Türkiyeli Şiilerin Hakları ve Maslahatçı Yorum ve Duruşlar

GİRİŞ: 07.02.2021 18:58      GÜNCELLEME: 07.02.2021 18:58
Rasthaber - Türkiye’de Cuma kılmama akımı vardı bir zamanlar Radikal dinciler deniyordu, şimdilerde bunların bir çoğu selefileşti. Bu kişiler Türkiye’nin Daru’l-Harp olduğunu, ya da Peygamber’in (s.a.a) Hicreti öncesi Mekke’deki siyasi güçsüzlüğünde Cuma namazı kılmadığı durumla özdeşleştiğini bu yüzden Cuma’nın farziyetinin düştüğünü söylüyorlardı. Cuma namazı Siyasi bir namaz olması sebebiyle, ancak Ulul Emir (İslami Devletin Halifesi) tarafından ya da onun izin verdiği birisi tarafından kıldırılmasının gerektiğini söylüyorlar, bu nitelikte kimse olmadığından Cuma namazına gitmiyorlardı. Akımın etkilendiği fikir babası konumundaki Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet adıyla kaleme aldığı iki ciltlik fıkıh kitabında, Cuma kılmama gerekçesini Ebu Hanife’nin fetvalarına dayandırıyordu. Ebu Hanife’ye göre bir yerde Cuma namazının kılınabilmesi için o yerin şehir olma şartı varmış. Şehrin tanımı ise nüfusa göre değil, yönetim ve yargılama şekline göreymiş. Nüfusu ne olursa olsun eğer bir yerleşim yerinde İslam ahkamına göre hükmeden bir yönetici (vali) ve ona göre hükmeden kadı (hakim) varsa orası şehir olurmuş. Türkiye Laik yönetim olduğundan burada hiçbir yerleşim yeri şehir statüsünde sayılmaz dolayısıyla Cuma kılınmazmış.

Daha sonra bu akıma paralel bir akım çıktı. Halkla bütünleşmek ve halktan kopmama kaygıları baş gösterdi. Cumayı tümden terk etmek uygun değildi. Ancak devletten bağımsız mekanlarda ve bağımsız İmamlarca kılınması gerekiyordu.

Devlet de boş duracak değil tabi ki bunları legaliteye çekmek için güç dahil her yöntemi uyguladı. 28 Şubat sürecinde, devletin gözetimi dışındaki tüm cami ve mescitleri cemaatlerin tebliğ ve propaganda mekanlarından çıkarttı. Tümüyle Sünni olan camialarda yapıldı bu işler. O süreçte başlayıp hala devam eden uygulamalara göre, hangi cemaate ait olursa olsun, 20m kadar bir oda bile olsa mescid olarak kullanılan her yere Diyanet tarafından İmam atandı. Diyanetin bu memuru tarafından o mekanlar kontrol altına alındı. Tarikat ve cemaatler de kendi kurslarında kendi hassasiyetleri doğrultusunda yetiştirdikleri din görevlilerini, devletin okulları olan İmam Hatip liselerine ve İlahiyatlara gönderip dışarıdan okumak suretiyle diploma almalarını sağladı. Bu diplomalarla yine Diyanetin açtığı İmam-Hatiplik sınavlarında İmam olmayı hak edenler, özel cemaat mescid ve camilerine diyanetin ataması suretiyle gelip tebliğilerini sürdürdüler. Cemaatler bu yolla sorunu çözmüş oldular. Çünkü Sünni fıkıhta Şia’da olduğu gibi devletten maaş almak adaletten düşürmüyor,  zaten böyle bir adalet şartı da yok cemaat imamı olmak için. Artık kalp ve akıl olarak cemaate, cep ve itaat olarak devlete bağlı imamlar, zaten devletle didişmeyi caiz ve gerekli görmeyen Sünni cemaatlerle geçinme konusunda da sorun yaşamamakta.

Ancak Şii Camiada böyle değil. Her ne kadar adlarına Caferi deyip resmi ve toplumsal arenada, 4 mezhebin yanında bir mezhep gibi durmaya çalışsa da Şiiler fıkıhlarındaki kurallar nedeniyle sık sık bu konuda sorun yaşıyorlar. Şia fıkhına göre  siyasi otoriteden maaş alan bir imam adaletten düşerek cemaate namaz kıldırma ehliyetini kaybeder. Arkasında da cahil birkaç kişi dışında namaz kılacak cemaat bulamaz. Gerek bu korku gerekse dini inançları nedeniyle Şii Camiada hocalar kolay kolay diyanete bağlı olamaz, olsa da bunu ifşa edemez.

Şii hocaların maaşları Humus sisteminden ödenir, bu konu ise Müctehidlerin kontrolüyle yürür. Şia tarihi boyunca tebliğ ve temsil görevlilerine yönelik bu bağımsız ekonomik düzenleme sayesinde özgür bir mektep olmayı başarmıştır. Her ne kadar siyasi otorite tarih boyunca  sürekli olarak onları maaşa bağlayıp kontrol altına almaya çalışsa da bunda istisna ve bireysel örnekler dışında başarılı olamamıştır.

Şia’nın Masum 12 Ehlibeyt İmamları (a.s) vasıtasıyla Peygambere kesintisiz olarak bağlandığı, oradan da Allah’a dayandığı şüphe götürmez bir gerçektir. Allah da bu ilahi İmamet sistemini, Gadir-i Hum’da son kez ilan ettirerek dinin artık yıkılmaz, satın alınamaz, bozulmaz İmamet sistemiyle kıyamete kadar yaşayacağını buyurmuştur. (bkz Maide 67, 3)

12 Ehlibeyt İmamı (a.s)’ın siyasal tavırları ve toplumsal konumlarına baktığımızda zamanın tağutlarıyla sürekli gerginlik yaşadıklarını, onları asla meşru görmediklerini görüyoruz. Zamanın iktidarları İmamlara (a.s) her tür ekonomik ve toplumsal ambargoyu uygulamışlardır. İlk ekonomik ambargo İmam Ali (a.s)’ın mutahhar eşi Fatıma (s.a)’nın elinden Fedek’in alınması yoluyla olmuştur. Halife Ebubekir, Ehlibeyt’in her tür giderlerinin hilafet bütçesinden bizzat kendisi tarafından karşılanacağını söylemesine rağmen, Fedek’e el konulmasını kabul etmeyen Hz. Fatıma (s.a) Halifeyle köprüleri atmış ve yaşamı boyunca onunla konuşmamıştır.

Ehlibeyt İmamlarından zamanın halifelerini ve siyasal düzenini meşru görecek, onları övecek, benimsemeyi emredecek bir söz görülmüş duyulmuş değildir. Tersine Şiilerini şiddetle tağuti yönetimlerden uzak tutmuşlar onun hükümlerine muhtaç olmayacakları bir toplumsal yaşam geliştirmenin mücadelesini vermişlerdir.

Şii Müctehidler de bu tavrı eksiksiz olarak örnek aldılar ve sürdürdüler. Bu yüzden bir çoğu tıpkı 12 Masum (a.s) gibi şehit edildiler. Şia’yı korumada tam yetki ve otorite sahibi Masumlarla Müctehidler (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) böyleyken aynı onurlu tavır, Şii alimler tarafından da tam olmasa da takip edildi denilebilir. Ancak Türkiye’de son yıllarda kabul edilemez sebeplerden (siyasilerle ve otoritenin  emrindeki kurumlarla içli dışlı olmak vb) dolayı bu saf, net çizgiyle uyuşmayan  bazı örneklere maalesef  tanık olunmaktadır.

Her ne kadar Diyanetten maaş almamanın sebebi olarak özgürlüğün kısıtlanması ve siyasal otoriteye muhtaç kalınması gösterilse de hali hazırda bazı Şii cami hocaları genellikle yersiz ve kabul edilemez korku ve kaygılarla zaten otoriteyle gönüllü olarak iç içe girmiş bulunuyorlar.

Görevleri olmadığı halde halka otoriteyi  kutsal göstermek, ırkçılığa teşvik, vatan millet bayrak gibi simgeleri dini değerler olarak kabullendirmek, kutsal saymak bakımından Sünni ulemadan hiç de farklı değiller.

Tanık olunan gidişatın  tehlikeli olan yanı ise, bu kişisel basiretsiz duruşların maslahat adı altında  camiaya  dinin, mezhebin görüşüymüş gibi lanse edilmesi ve  masum imamların  duruşunu hatırlatanların  fitneci, asi olarak  tanımlanmasıdır.

Sünni camiada devleti eleştiren ve yöneticilerin icraatını yanlış bulanların bizzat din adamlarının dilinden, cami minberlerinden  vatan haini ilan edilerek susturulma siyaseti,  Şii camiada da takındıkları tavırların gelecekteki  sonuçlarını göremeyen  bazı hocalar aracılığıyla  denenmektedir.

Bu sakat gidişatın tezahürlerinden biri de  seçim dönemlerinde kendini ortaya koyar. Hocalardan bazıları sanki dini  vecibeymiş gibi adayları kabul eder,  onların vaatlerini dinler,  toplumun sözcülüğüne soyunur,  daha kötüsü bazı bölgelerde ise sanki mezhebin varlığı  şucu veya bucu parti adayının kazanmasına bağlıymış gibi oy toplama seferberliği başlatırlar. Halbuki bizden diye  meclise  gönderilen milletvekili kendi partisinin emrinden dışarı çıkamaz ve bir defa olsun yukarıda  açıklanan temel dini kaygıları anlatma, açıklama zahmetine bile katlanmaz. Buna rağmen  bir dahaki seçimde yine aynı terane aynı çevrelerce tekrarlanıp durur.

Hal böyleyken kişisel, grupsal didişmeler nedeniyle bir Şii molla diyanete bağlanmaya kalksa o zaman önceki uzlaşmacı duruşlar unutulur ve  Şii camiada,  Şia geleneğinde bu olmazmış, yok bu alimin özgürlüğünü elinden almakmış,  yok din adamı devletin tekeline siyasal otoritenin güdümüne giremezmiş! Bunlar kesinlikle doğru duruşlar, kimse buna itiraz edemez. Pekala seçimlerde  farklı partilerle işbirliğine girmek Şia geleneğinde var mıymış? Hukuki, anayasal bir hakkı  kendi çerçevesinde çözmek varken  güçlülere, siyasilere tevessül etmek, ilgisiz kurumlara koşmak var mıdır? Yoksa bazıları  mezhebi, mektebi kendi maslahat anlayışlarına göre mi  tefsir ediyorlar?

 

Ali Mert

YORUMLAR

El Hamdi Fakiri Aleviyan 9 gün önce
Güzel bir yazı. Yüreğinize sağlık Ali Mert...

REKLAM