Türkiye İD üyelerini almakta neden cesur?

GİRİŞ: 17.10.2019 09:23      GÜNCELLEME: 17.10.2019 09:23
Rasthaber -  Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fırat’ın doğusuna operasyonun önünü açtırmak için belki hapishaneler ve kamplarda tutulan İslam Devleti (İD) savaşçıları ve aile fertlerinin Türkiye’ye havale edilmesine razı oldu. Fakat Barış Pınarı Harekâtı başladıktan sonra İD üyelerinin kaçabileceği ve yeniden toparlanıp saldırıya geçebileceği endişesiyle Ankara da kucağında bulacağı belanın büyüklüğünü görmeye başladı. Bazı İD tutuklularının Türkiye’nin bombardımanı sırasında hapishanelerden kaçtıklarına dair iddialar hâlihazırda basına yansımış durumda.

Beyaz Saray’ın “Amerika yıllardır vatandaşlarının vergilerine büyük maliyetler getiren bu savaşçıları artık daha fazla tutmayacak. Bundan böyle kalan İD savaşçılarından da Türkiye sorumlu olacak” açıklaması epey şaşkınlıkla karşılandı. Hatta Kore Savaşı’ndan Afganistan ve Irak işgaline kadar kritik dönemlerde ABD’nin Türk ordusuna “ucuz maliyetli asker” olarak baktığı durumlar hatırlatıldı.

Türkiye’nin maliyetin ötesinde üstlendiği risk ile imkânsız görevler belli ki askeri harekât için gözünü karartmış Erdoğan için şimdilik es geçilebilecek şeylerdi. Ancak bu taahhüt etrafında bir dizi soru dönüyor. 

Avrupa başta olmak üzere pek çok ülke kendi vatandaşı olan İD üyelerini almaktan kaçınırken Türkiye ne tür bir hesapla bu işi için gönüllü oldu? İkinci mesele Türkiye’nin gerçekte ne kadarlık bir alanı kontrol edeceği ya da etmek istediğiyle ilgili. İD bakiyesinin büyük bölümü Türkiye’nin gözünü diktiği 32 kilometre derinliğin çok altında yer alıyor. 

10 bini Irak ve Suriyeli, 2 bini bölge dışındaki farklı ülkelerden toplam 12 bin erkek savaşçının önemli bir bölümü Haseke’deki hapishanelerde tutuluyor. Haseke, Türkiye’nin operasyonu başlattığı Rasulayn’a 90 kilometre uzaklıkta. Türkiye sınırındaki Kobani’den gidilecekse mesafe 82 kilometre. İD savaşçılarının ailelerinin tutulduğu en büyük kamp El Hol ise daha da uzakta. El Hol’e Rasulayn’dan gidilirse 140-150 kilometre, Kamışlı’dan gidilirse 96 kilometre. 

Her ne kadar Erdoğan Türkiye’deki sığınmacıların yerleştirileceği yer olarak Deyrizor ve Rakka’ya kadar inmekten söz edilse de ilk etapta öngörülen 480 kilometre boyunda 32 kilometre derinliğindeki bölge. Taahhütten sonra mesafenin önemi kavranmış olmalı ki Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Sınırdan 30 kilometre aşağısına ineceğim, 65 kilometre aşağısındaki DAEŞ’lileri ben alamam. Orayı kim kontrol ediyorsa onların sorumluluğundadır” deyiverdi. Kampları ve hapishaneleri kontrol eden Türkiye’nin savaş açtığı Suriye Demokratik Güçleri (SDG). 

Tutulanların kimlikleri ve aidiyetleri kadar kampların büyüklüğü de ciddi bir yüke işaret ediyor. SDG kaynaklarından aldığımız rakamlara göre El Hol Kampı’nda 55 farklı ülkeden 73 bin kişi tutuluyor. Bunların 62 bini Iraklı ve Suriyeli. Ana kamptan izole edilmiş bitişik alanda ise Suriye ve Irak dışından gelenler kalıyor. Sayıları 11 bin civarında. Kampta kalanların yüzde 94’ü kadın ve çocuklardan oluşuyor.

İD’in aile fertlerinin tutulduğu kamplardan biri de Ayn İsa’da. Burası Tel Abyad’dan karayoluyla 51 kilometre, havadan 35 kilometre mesafede. Türkiye’nin bir nevi güvenli bölgenin sınırı gibi tuttuğu M-4 karayolunun altında. 

Hemen sınırdaki Derik’te (Malikiye) bin 700 İD savaşçısının aile fertlerinin tutulduğu Roj Kampı var. İD savaşçılarının tutulduğu Rimelan’daki hapishane de 32 kilometre hattın içinde. 

Madem Türkiye’nin 32 kilometrenin altında gözü yoktu o hâlde Erdoğan neden İD bakiyesinin sorumluluğunu aldı? Bu konuda bir hesap varsa da bilen yok. Bilinen şu: Ankara, İD üyelerinin Kürtlerin elinde koza dönüştüğünü ve bu sayede uluslararası destek ya da tanınma imkanı bulduklarını belirtip buna son vermek gerektiğini düşünüyor. Çavuşoğlu, "YPG'li teröristler DAEŞ'liler ellerinde silah olarak tutuyor” sözleriyle bu konuya dikkat çekti.

Her konuda geri adım görüntüsünden şiddetle kaçınan Erdoğan, ortada hiçbir ön hazırlık olmamasına karşın İD üyelerini hapishanelerde tutma ve rehabilitasyon programlarından geçirme gibi seçeneklerden bahsetti. 

Erdoğan bugüne kadar çoğu yabancı 17 bin kişiyi İD ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle gözaltına aldıklarını, bunların yaklaşık 5 bin 500’ünü hapishanelerde tuttuklarını, ülkeye gelen 7 bin 600 kişinin de sınır dışı edildiğini belirtip Suriye’dekilerle ilgilenmenin de zor olmayacağını savundu. 

Uluslararası topluma bu konuda rahat olmaları konusunda güvence veren Erdoğan, yapılacakları üç başlıkta sıraladı: Cezaevinde tutulması gerekenler cezaevinde tutacak. Kabul edilenler kendi ülkelerine gönderilecek. Geride kalan kadın ve çocuklar bir ıslah programı çerçevesinde yeniden topluma kazandırılacak. 

Mültecilerden yakınan hatta Avrupa’yı “kapıları açar göndeririz” diye tehdit eden Erdoğan, yaklaşık 88 bin İD bakiyesinin yükünü gönül rahatlığı içinde üsleniyor. Üstelik bunlar suçlu ve sorunlu bir grubu temsil ediyor. Erdoğan’ın vaatlerinin kuşkuyla karşılanmasına neden olan bir dizi açmaz ya da sebep var.

Erdoğan’ın tutuklanan ve sınır dışı edilenlere dair sıraladığı rakamlara rağmen Türkiye’nin İD üyelerine toleransta adı çıkmış bir ülke olması da kuşkunun bir nedeni. Bizim de Suriye’deki kamplarda gördüğümüz şey, İD üyesi ve ailelerinin “rahat edebilecekleri” ya da “kolayca kurtulabilecekleri” umuduyla Türkiye’ye gönderilmelerini istemesiydi. Açıkçası pek çok insan, Türkiye’ye getirilecek İD üyeleri ve ailelerinin kısa sürede salıverileceği ve topluma karışacağından korkuyor. 

İD üyeleri Suriye ve Irak krizi boyunca Türkiye’de yerleşme, hareket etme, saklanma ve yardım bulma yeteneği kazandı. Türkiye’ye getirilenlerin bu ağlara dahil olma ihtimali yüksek. 

Eğer İD üyeleri Türkiye’ye transfer edilecekse şu soru önem kazanıyor: Son yıllarda artan tutuklama furyaları yüzünden hapishaneleri dolup taşan Türkiye bu kadar insanı nerede tutacak?

Şimdiye kadar 3.5 milyon sığınmacı içinde psikolojik desteğe ihtiyacı olan çok sayıda insana yönelik doğru düzgün program geliştirilmedi. Sığınmacılarla bile ilgilenmeyen devlet “suçlu” ya da “potansiyel suçlu” olarak görülen bir gruba ne kadar ciddiyetle ilgi gösterebilir? 

Avusturya ve Almanya gibi Avrupalı ülkeler radikalizmle mücadele çerçevesinde yıllardır farklı düzeylerde rehabilitasyon ve uyum programları hazırlarken Türkiye içinde bulunduğu sorunun büyüklüğüne karşın bu meseleyi ciddiye almadı. 

İslamcılığın yatay ve dikey yükselişte olduğu Türkiye’deki Diyanet ve dini eğitim kurumlarının, İD’in de dahil olduğu cihadi-selefi düşünceyle mücadele konusunda ciddiyet arz eden bir birikim ve tecrübeye sahip olduğu söylenemez. Sürekli olarak Kuran ayetleri, peygamberin hadisleri ve sahabelerin sözleriyle konuşan, inanmış ve adanmış bir karakter söz konusu. Mevcut dini müfredat, cami kürsülerindeki vaazlar, medya programları selefilerin kendi argümanlarında çok rahatça kullanabileceği içerikler taşıyor.

Eğer sığınmacılar gibi İD üyeleri de bir koz ya da şantaj aracı olarak düşünülüyorsa bu, Türkiye’nin onlarca ülkeyle farklı düzeylerde sorunlar yaşayacağı bir yolculuğa çıktığı anlamına geliyor. İD üyelerinin alınması konusunda Trump’ın ikna edemediği ülkeleri Erdoğan’ın nasıl ikna edeceği de bir diğer soru işareti. 

Bugüne kadar sınırlı sayıda ülke kendi vatandaşlarına ilgi gösterdi. Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kosova sessiz sedasız kendi vatandaşlarını teslim aldı. Rusya da bazı vatandaşlarını aldı ama özellikle Çeçenler Türkiye’ye gitmek istediği için teslim edilmedi. Avrupa’dan Belçika altı çocuğu, Norveç beş yetim çocuğu, Hollanda iki çocuğu, Fransa 18 çocuğu aldı. Almanya Irak’taki 10 çocuğu getirdi. Fransa 11 vatandaşını Irak yargısına bırakmayı tercih etti. İtalya bir İD savaşçısını alıp hapse gönderdi. İngiltere ve Danimarka İD’e katılanları vatandaşlıktan çıkarmayı tercih etti. Avrupa dışından Avustralya sekiz çocuğu, ABD 18 yetişkin ve çocuğu transfer etti.



Read more: https://www.al-monitor.com/pulse/tr/originals/2019/10/turkey-syria-united-state-can-ankara-handle-isis-fighters.html#ixzz62ad4sSWG

YORUMLAR

REKLAM