Tayder'le Ziyaret ve Gözlemlerim

GİRİŞ: 11.10.2019 14:57      GÜNCELLEME: 11.10.2019 14:57
Rasthaber -  "Allah'ım beni her zaman kendine minnettar kıl." şimdi olduğu gibi.. 
Düş değil, gerçeğin kendisiydi. Yıllar sonra elime kalem aldıran, minnettarlığımdı. Benim bu yetersiz kelimelerim boylarından büyük işlere kalkışmış, yaşadığım eşsiz anılardan bahsetmek istiyorlar. 
Sanırım bir sona yaklaşıyoruz görünürde fakat bu daha çok bir başlangıç gibi. İmam Rıza(as) 'nın pak hareminin bulunduğu o güzel şehirden yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Bu ilk uzaklaşışım değil fakat bu tarifsiz avuntu hissi ilk. Artık bu uzaklaşmanın yalnızca maddi mesafelerle ilgili olduğu düşüncesindeyim. İmam(as) hayatımın tam içinde. Aldığım kararlarda, okuduğum kitaplarda, yaptığım seçimlerde, kurduğum dostluklarda..
"Her neyim varsa sendendir." çünkü. 
Dönüp yaşadığım son 10 güne bakıyorum şimdi. Ellerim o kadar dolu ki yazı yazamıyorum. Ellerimi güzel hediyelerle dolduran da bu cömert ev sahibi. Yolculuğun daha ilk anlarından halimizi hatrımızı sormaya başlamıştı bile. O(as) 'nun sevenleri her durakta bizi ağırladılar ta ki O(as)' na ulaşana kadar. Daha ilk durakta şunu duyduk : "Rahatça yolculuk etmeniz için elimden geleni yapacağım, hizmet ettiğim kişi hatrına." 
Sonra bazı yollar vardı aşılması gereken ama kimse yola bu gözle bakmadı. Güzel dostluklar ve yeni keşifler vardı bu yolda çünkü. Yolun uzunluğu artık mesele değildi. Yol uzun bile değildi ki artık. O küçük mekan, yani otobüs kimi zaman bir fikir paylaşma ortamı , kimi zaman kitap okunan bir kütüphane kimi zaman İmam Huseyn için bir eza meclisi oluyordu. Yani hiçbir durağa ihtiyacımız olmadan yol kendi başına bile birçok yere dönüşebiliyordu. Anılar ve birikimler insan farketmeden oluşuyor bazen. Yolun bize kattıklarını kim bilebilir? 
Güzel yolculuklar güzel duraklara götürür. İlk mekanımız bir eza meclisiydi. En mühim iş buydu çünkü. Bu meclis bize önceliklerimizi hatırlattı. Önceliğimiz Huseyn(as)'dı. Biz demiyor muyduk meydanlarda "Her gün aşura, her yer Kerbela" diye. Mühim olan slogan değil farkındalıktı. Yaşamaktı. Her şeyden önce eza meclisinde bulunmak bu sözden ötürüydü belki de. 
Bir diğer hatırlatma Hz. Zeynep' tendi. "Her gün Aşura, her yer Kerbela ise dünyada güzellikten başka bir şey yoktu." Zeynep Kerbela'da güzellikten başka bir şey görmemişti. Biz de bu yolculuk boyunca öyle yapmalıydık.
Çünkü yol devam ediyordu. 
Duraklardan bir diğeri Tebriz Üniversitesi' ydi. Sanırım beni her zaman hayrette bırakan şey, İran'da ister dini bir programa katılalım ister resmi bir kurumda olalım misafirsek her zaman farklı bir misafirperverlikle muamele ediliyoruz. Kapıyı çaldığımızda arkada bekleyen kişi bizi içeriye öyle güzel buyur ediyor ki oradan minnettar ayrılıyoruz. Aslında hayret etmemem gerekiyor artık. Bizi en başta evlerimizden davet eden İmam(as) her yerde mihribanlığını gösteriyordu. Her şeyden razı olalım diye. 
Şimdi başka bir yere gidiyoruz ki bu yer kalbimi öylesine ısıtıyor ki bu sıcaklığı tarif etmem imkansız. 
Kevser Müessesesi. 
Kapıdan içeri giriyoruz Şehid künyeleri karşılıyor bizi. 
Bir kez daha önceliklerimizi hatırlıyoruz, güne Ziyaret- i Aşura ile başlıyoruz. Dualar ve mersiyeler daha ilk tanışma anımızdan kalplerimizi yakınlaştırıyor. Bahçeye çıkıyoruz çok ince düşünülmüş ikramlar, hediyeler, güler yüzler ve kaynağını bulamadığım bir huzur kaplıyor etrafımızı. 
Minnettarlıktan ne yapacağımızı şaşırıyoruz ve oradan asla ayrılmak istemiyoruz. Gitme vaktimiz gelecek diye korkuyoruz, halbuki bir sonraki durağın etkileyiciliğinden ve öğreticiliğinden habersiziz. 
"İslam'da Kadın" konusunda bakış açımızı değiştirecek ve farkındalık oluşturacak güzel bir konferanstan sonra oradan tatlı bir hüzünle ve büyük bir minnettarlıkla ayrılıyoruz.

Ve hayatın bir başka yönünü görmeye gidiyoruz. Dinlemeye dahi tahammül edemediğimiz yaşanmışlıklara şahitlik etmeye: İbret Müzesi'ne. 
İsmi anlatıyor olmalı kendisini. Birçok şey görüyoruz ibret alınacak. 
Bunca zulüm nasıl yapılabilir diye sorgularken gözyaşlarımıza hatta hıçkırıklara engel olamıyoruz. Gözyaşı en güzel şahit oluyor o mekana. Bu gözyaşları farkındalık pınarlarına kavuşturmak istiyor, inşallah. 
Ali Şeriati'nin yalnızlık sözlerinin şahidi oluyoruz bir yerde, Murtaza Mutahhari'nin esaret günlerinin.. Ve daha kimler, kimler.. 
En çarpıcı yanı ise tüm bunları bizzat yaşayan kişilerden dinliyor olmamız, yaşayan şehidlerden..
Şehid'i zikretmişken bir sonraki durak geliyor : Beheşt-i Zehra
Zehra'nı Cenneti, cennet kokusundan bu dünyada nasiplendiriyor. İki cennet genci ile tanışıyoruz orada, Kemal Kızılkaya ve Hüseyin Ali Muhammedi. 
İki kızıl gül. İki güzel yürek. Nasibimiz ne de büyük. 
Sonra Şehid Çamran çağırıyor bizi. Gün batıyor, O'nun sözleri ile onun mezarının dibinde. Bir ara Şehid İbrahim Hadi'nin mezarının başında onunla sohbet eden birkaç gence takılıyor gözüm. Nasıl da mutlular. Şehidlerini ziyarete gelmişler. Elleri boş dönmeyecekler, kalpleri mutmain. 
İnsan cennete girdiği zaman, çıkmak istemiyor. Fakat bir sonraki durağın güzelliği avuntu oluyor. İmam Humeyni'nin yanına gidiyoruz. O'na selam olsun. O parlak Güneş 'e. 
Yollar karşılıyor bizi ve huzura götürüyor. Masmavi kubbesi ile Cemkeran Mescidi oluyor bir sonraki durağımız. Gidenler bilirler. Orayı tarif etmek çok zor. O atmosferden bahsetmek için başka bir sözlüğe ve başka kelimelere ihtiyaç var. Yine de size bir kelimeden bahsedebilirim burada : "Huzur"   
Vardığımız her durakta,  misafirperverlikle minnettar kalıyorduk fakat sonunda kendi evimize geliyoruz: Hz Masume (as) 'nin haremine. "Hoşgeldiniz" diyor. "Yorulmayasınız, dinlenin kendi evinizde." 
Bu yüce hanımefendiden İmam'ının yanına gitmek için izinler alınıyor ve oradan da ayrılıyoruz. Bu ayrılık maddi bir mesafe koyuyor aramıza yalnızca. Hz Masume bizden uzak olmayacak biliyoruz. 
Bir evimizden başka bir evimize doğru yola koyuluyoruz ve yol da bize güzellikler vermeye devam ediyor. 
Sonunda evimize yani Meşhed'e varıyoruz ve İmam tüm mihribanlığı ile karşılıyor bizi. Evine davetliydik, bizi çağırdığını biliyorduk fakat hürmet lazımdı, önce kapısını çalıp izin istiyoruz ve O geniş yüreğiyle buyur ediyor içeriye.
 Bir akşam, güzel sofrasını açıyor bize. Biz biliyoruz ki İmam'ın evinde sofra açıldığında O'nunla beraber herkes otururdu o sofraya ve herkes  başlamadan O yemeğe başlamazdı. Böyle büyük bir sofrada oturuyoruz biz de. 
O günlerde haremine büyük bir hüzün vardı İmam(as) 'ın ve bu ziyaret aslında bir başsağlığıydı. Haremin matem havası bir kez daha hatırlattı önceliklerimizi bize.. İmam Huseyn(as) ne yaşamıştı da bunca meclis bunca hüzün ve bunca gözyaşı karşılıyor bizi? 
Neden bu kadar mühimdi? 
Herkes neden ayaktaydı? 
Bize düşen neydi? 
Önceliklerimizi hatırlattı tüm bunlar yeniden ve yeniden.. 
"Neredeydi Kerbela'nın intikam alıcısı? "
İşte bize düşen buydu. Bunu sorgulamaktı. Herkesin kendi değerini ve sorumluluklarını bilmesi gerekiyordu. Üstad H. Çiniçiyan bundan bahsetmişti o öğretici konuşmasında. 
Sorumluluk konusunda farkındalık oluşturan bir diğer konuşma İmam Humeyni Yardım Kurumu'ndaydı. Artık biliyorduk, hepimizin elinden bir şeyler değil birçok şey gelirdi. Küçük küçük yardımlar bir araya gelir dağ gibi olurdu. Küçük küçük gözlere kocaman umutlar verirdi. İmam Ali(as) 'nin omzunda taşıdığı yardımlardan kaldıracağımız kadarını yüklenmek lazımdı. 
Ve biz bu farkındalıklarla dönüyorduk ellerimiz dopdolu. Bizim yaptığımız bir şey yoktu, ev sahibi cömertti. Bize kardeşliği tattırdı ve nasıl "biz" olunacağını öğretti. Birçok abimiz, ablamız, kardeşimiz ve dostumuz oldu. Kan bağına kimsenin ihtiyacı yoktu. Gönül bağı bizi çoktan bağlamıştı.  Ben bu imkanların ve insanların varlığına minnettarım. Emeği geçen ve yüreğini ortaya koyan herkese teşekkürü ve haklarında edilecek duayı borç biliyorum. Şimdi bize kalan onların özlemi. Allah var etsin, bu yoldan ayırmasın.

YORUMLAR

REKLAM