Sevgi İlahi Bir Lütuftur

GİRİŞ: 29.01.2021 08:38      GÜNCELLEME: 29.01.2021 08:38
Rasthaber -  Yüce Rabbimiz'in biz insanoğluna bahşetmiş olduğu en güzel ve en önemli duygulardan biri de sevgi olsa gerek. Zira sevgisiz bir hayat anlamsızdır ve bunalımlarla doludur. İnsan her şeyden önce hayata, hayatın sahibine ve hayatı anlamlı kılan değerlere karşı sevgi dolu olmalıdır. İnsan, sevginin ilâhî nevhasına sahip olursa aile bireylerini/yakınlarını, tabiatı, canlılar âlemini ve (dünyanın öbür ucunda da olsa) erdem sahibi insanları da sever. Hayat sevgi ile anlam kazanır. İnsan; hayata, hayatın sahibine ve hayatı anlamlı kılan değerlere sevgi ile yaklaştığı oranda mutlu bir yaşama kavuşmuş olur. Zira huzur ve mutluluğun kaynağı sevgidir. Bu yüzden sevgi ilâhî bir lütûftur. Bakınız, dünyanın en bedbaht kişileri sevgi yitimi yaşayan, sevgiden mahrum kalan insanlardır. Sevgi yitimi yaşayan insanlar bedbahtlıklarını ya debresif bir hayata gark olarak yaşarlar veya hayatlarını şiddet sarmalına dönüştürürler. Başka bir ifadeyle, bu tip insanlar ya debresif bir şekilde hayata küsün yaşarlar veya çevrelerine zarar verecek şekilde şiddete teşne yaşarlar. İster kadim tarihlerde olsun, ister günümüzde olsun kalbinde/yüreğinde sevgi taşımayan insanlar "etkin güçlerine göre" hem kendilerine hem çevrelerine veya toplumlara zarar vermişlerdir. Özellikle siyasî gücü ellerinde bulunduran bazı yöneticiler sevgiden mahrum oldukları için merhametten de uzak bir şekilde hükmettikleri halklarına hep zulmetmişlerdir. Geçmiş tarihte Firavun ve Yezid bunların  en somut örneğidir. Firavun'un yapmış olduğu zulümleri Kûr'ân üzerinden her Müslüman az çok biliyordur. Yezid'in yaptığı zalimlikler bilinmekle birlikte bazı sübjektif/tarafgir davranan tarihçiler ve bazı sözde âlimler tarafından adeta üstü örtülmüş. Bir takım kişiler ise şöyle bir serzenişte bulunabilir: "Açma kapanan yaraları, ne bilenler üzülsün, ne bilmeyenler." Oysa bu yara ümmetin bağrında 1400 seneden beri kanıyor...
Konumuz sevgi olması hasebiyle biz bu olayı da sevgi olgusu üzerine ayet ve hadislerle tahlil etmek istiyoruz.
Sevgiden söz ederken, hayatın sahibinden ve hayatı anlamlı kılan değerlerden söz etmiştik.. Şu hâlde hayatın sahibinden başlayalım. Bir Müslüman olarak bizde Allah sevgisi her şeyin üstünde olmalı değil mi? Yüce Rabbimiz bizi "ehsen-i takvîm" (en güzel bir sıfatla) yaratmış, bize hayat vermiş, bize sonsuz nimetler bahşetmiş. Biz nasıl Rabbimize müteşekkir olmayalım, biz nasıl Rabbimiz'i sevmeyelim? Bu mümkün mü? Rabbimiz'in sıfatlarından biri de "El-Vedûd"tur. Yani Allah'u Teâlâ'nın sıfatlarından biri de "sevgi"dir. Ve biz kullarına bu vasfından lüfetmiş. Ama sınav bu ya, insanların çoğu yaratıcısından yüz çevirince otomatikman sevgiden de mahrum kalmışlar. İşte bu nedenle, Âdem aleyhisselamın çocuklarından birinin yaşadığı sevgi yitiminden dolayı şiddet ve kan dökmeler başlamış ve tarih boyu devam etmiştir. Yezid'in de yaptığı bundan başkası değildi. Yezid babası gibi Müslüman olduğunu söylüyordu. Bu nasıl bir Müslümanlık anlayışı ki, Allah Teâlâ'nın "sev" dediklerini Sıffin
ve Kerbelâ çölünde lime lime doğradılar.
Bakınız, Yüce Rabbimiz ne buyuruyor: "Ey Resûlüm de ki: 'Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin." (Al-i İmrân:31) Sevgili Peygamberimiz de buyuruyor ki: "Benden sonra yanlış yollara sapmayasınız diye size iki emanet bırakıyorum, bunlardan ilki Allah Teâlâ'nın kitabı Kûr'ân-ı Kerim, diğeri ise Kûr'ân-ı Kerim ile benim sünnetimin muhafızı ve müfessiri olan Ehl-i Beyt'im. Benden sonra Ehl-i Beyt'ime nasıl davranacağınıza dikkat edin." Yukarıdaki ayetten anlaşıldığı üzere, "Peygambere itaat Allah sevgisinin tezahürüdür. Peki, Muaviye, Yezid ve avanesi Peygambere itaat etti mi? Bu hususu isterseniz ayetle somutlaştırmış olalım: "Ey Resulüm de ki: 'Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum, ancak Ehl-i Beyt'ime sevgi-meveddet göstermenizi istiyorum." (Şûra:23) Ayette geçen "meveddet" kelimesi sevgi ile birlikte ihtiram, hürmet, saygı ve en önemlisi "siyasî rehberlik" anlamlarına gelmektedir. Elbette işin önceliğinde ve temelinde sevgi vardır. Onun için kutsal metinlerimizde, "Ehl-i Beyt'i sevmek imândandır." denilmekte. Haklı olarak bir kısım insanlarımız da şunu soruyor: "Sahi, Sevgili Peygamberimiz ahirete irtihâl ettikten sonra bu ümmet Allah Resûlü'nün emaneti olan Ehl-i Beyt'i sevdi mi, yoksa Kerbelâ çölünde hunharca ve en vahşi şekilde lime lime doğradı mı? Allah Teâlâ "onları sevin, onları sayın" dedi, "onları katledin" demedi ki. Eğer, "katledin" deseydi ancak bu kadar yaparlardı. Ama Allah "sevin" dedi.
Bu nasıl bir vicdansızlık, bu nasıl bir merhametsizlik böyle? Bir de bu vahşeti sergileyen zalimleri ve o zalimlere zemin hazırlayan kişileri temize çıkarmaya çalışan  âlim müsvettesi bir güruh var ki, bunların tutumu akla ziyan! Demek oluyor ki, bu güruhun içinde Ehl-i Beyt sevgisi oluşmamış. Bunların imânları da, yapıp ettikleri ameller de berhava olmaktadır. Bu nedenle sevgiden mahrum kalmışlar. Zira ön şart olarak Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: "İmân edip iyi işler yapanlara gelince, Rahman onlar için bir sevgi var eder." (Meryem:96)
Demek oluyor ki, bu kimseler Allah Teâlâ'nın lûtfedeceği sevgiye istihkak kazanmamışlar.
Ahitlerini bozarlarsa elbette ki, sevgi yitimi de yaşarlar.
"Onlar ki, ahitlerine sadık kalmazlar, verdikleri sözden dönerler, sürdürülmesini taahhüt ettikleri ilişkileri keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnızca onlardır." (Bakara:27)
Sevgili Peygamberimiz ise şöyle bir ikazda bulunuyor: "İmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe imân etmiş olamazsınız." Mesele bu kadar açık ve net. Allah Resûlü bir keresinde İmâm Ali'ye şöyle diyor: "Ya Ali seni ancak münafık ve nesebi gayri sahih olan sevmez." Bazı sahabeler ise, "Biz münafık kimseyi Ali'yi sevmemesi ile tanırdık." derlerdi.
Aslında konuyu şuraya getirmek istiyorum: Günümüz Müslümanları olarak biz Allah'ı, Peygamberi ve Ehl-i Beyt'i ne kadar seviyoruz? Ne kadar öğretilerine sahip çıkıyoruz? Ne kadar itaat ediyoruz? Az önce Yezid ve avanesi için aktarmış olduğumuz ayeti Ehl-i Beyt'e karşı bigâne ve kayıtsız olan her Müslümanlık iddiasında bulunan kişi okumalıdır: "Onlar ki, ahitlerine sadık kalmazlar, verdikleri sözden dönerler, sürdürülmesini taahhüt ettikleri ilişkileri keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. İşte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnızca onlardır." (Bakara:27)
Yani hiyerarşik yapı içerisinde itaat edilmesi gerekenler muhkem ayetlerle bize bildirilmektedir. Bundan kaçış yok. Kaçanlar zaten kıblelerini de değiştirmiş olmaktadırlar.
“O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek; ‘Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım! Eyvah! Keşke falancayı kendime veli edinmeseydim! Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi Allah'ın buyruğundan beni saptırmış!’ İşte şeytan insanı böyle çaresizlik içinde yapayalnız bırakır.” (Furkan:26-29)
Sonuç itibariyle, ister bireysel, ister ümmet bazında olsun dinî bir kural olarak Müslümanlar arasında birbirlerine karşı (hukukî anlamda) velayet bağları vardır. "Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridirler." (Tevbe:71) İnsan  sosyal bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu nedenle Yüce Rabbimiz'in buyrukları, aile yapımıza ilişkin olmakla birlikte toplumsal insicam ve sosyal adalet adına her bireyin sorumlu kılındığı kamusal alana taallûk eden hukuk normlarının da muhatabıdırlar. Bunun tahakkuku için ise yine sevgi temeline dayalı şer'i zeminde, yani ilâhî buyruklar muvacehesinde hiyerarşik bir yapı oluşturulmuş bulunmaktadır..
İmâna taalluk eden temel kural şu: "Allah'a itaat edin, Resûl'e itaat edin ve sizden olan ûlû'l emre de itaat edin." (Nisa:59)
Bunun sevgi ile ilintili boyutu ise, daha önce vermiş olduğumuz şu ayet: "Ey Resulüm de ki: 'Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana itaat edin ki Allah da sizi sevsin." (Al-i İmrân:31)
Sevgili Peygamberimiz'in Ehl-i Beyt'i ve İmâm Ali'nin vasiliği ile ilgili her fırsatta dile getirdiği birçok sözleri var. Ehl-i Sünnet ve Şia kaynaklarında bunlar büyük bir yekün tutmasına rağmen ümmetin kahir ekseriyeti bu buyruklara karşı kayıtsız ve bigâneler, ne yazık ki..
Bakınız Sevgili Peygamberimiz ve ashabı hac ibadetlerini yerine getirdikten sonra Medine'ye dönerken, Zilhicce ayının 18'nci gününde "Gadir-i Hum" denilen yerde şu ayet nazil oluyor: "Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan elçilik vazifeni tamamlamamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez." (Mâide:67)
Allah Resûlü bu ilâhî buyrukla muhatap olunca kafileyi durduruyor. Önde gidenlerin geri dönmelerini söylüyor. Geriden gelenler bekleniyor ve herkes hazır olunca yüksekçe bir yere çıkıp İmâm Ali'yi yanına çağırıyor ve o meşhur hutbesini irad etmeye başlıyor. Hutbesinin ilk cümlelerinde 23 yıllık tebliğinden ve o güne kadar risalet adına yapıp ettiklerinden söz ediyor. Akabinde Allah Teâlâ'nın ve kendisinin Müslümanlar üzerindeki velayetini hatırlatıyor: "Ey insanlar Allah Teâlâ hepimizin mevlâsıdır. Bir elçi olarak ben de sizin mavlânız ve velinizim. (Men kuntu mevlâ fe haza Aliyyun mevlâ.) Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsı ve velisidir. Ali benim vasimdir. Benden sonra ona itaat ediniz.. Allahım! Onu sevenleri sev, ona düşman olanlara düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onunla savaşanı kahret. Burada hazır bulunanlar, hazır bulunmayanlara da bu söylediklerimi iletsinler."
Allah Resûlü bu sözleri söyledikten sonra insanlar henüz dağılmamışken şu ayet nazil oluyor:
"Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim." (Mâide:3)
Sonuç itibariyle, İslâm ümmetinin birliği, dirliği ve insicamı için Ehl-i Beyt'e sadakatle bağlılığı (akidevî olarak) zorunlu kılan o kadar çok ayet ve hadis olmasına rağmen Müslümanların ezici çoğunluğu ne yazık ki büyük bir kayıtsızlık ve aymazlık içerisindeler. Oysa sevgi birliğin kopmaz bağıdır. Sevgi Yüce Allah'ın lütfûdur. Bu lütûftan istihkak kazananlara ne mutlu..

Hazım Koral

YORUMLAR

REKLAM