Meselesiz Varoluşlar

GİRİŞ: 30.12.2019 08:51      GÜNCELLEME: 30.12.2019 08:51
Rasthaber -  Dünyanın ve insanlığın, yapay ve patolojik bir şekilde, ırkçı ve ideolojik mülahazalarla ikiye bölünmesiyle birlikte, maddi ihtiraslara ve şeylere dayalı tahakküm üreten, kötülük üreten, sömürgecilik üreten bir dünya ile; tahakküme/kötülüğe ve sömürgeciliğe maruz kalan bir başka dünya oluştu, oluşturuldu. Tahakküme, kötülüğe ve sömürüye maruz kalan mağlupların/madunların ve mağdurların dünyası, şeyleri dünyası karşısında İslami dünya görüşü ve hayat tarzı temelinde, İslami ahlak ve değerlerle bir kendilik ve kimlik oluşturmuş ise de, bu kendilik ve kimliki zamanla, kabilecilikler ve fırkacılıklar, aile/kabile/hanedan iktidarlarının, kişi kültlerinin kurumsallaşması sebebiyle, büyük ölçüde zaafa uğramıştır.

Kabilecilikler ve fırkacılıklar, aile/kabile/hanedan iktidarları, kişi kültleri, kendi kendilerini kutsallaştırarak, aşılması mümkün olmayan egoizmler ve narsizmler oluşturarak, İslami evrenselliğe kendi tercihleriyle son verdiler. İslami bütünlük ve evrensellik bilincinin hakim olduğu ilk dönemlerde, İslam ailesi (ümmet) bünyesinde çok seslilik, çeşitilik, bunlar arasında müzakere-müşavere-dayanışma İslami ufku ve sınırları genişletiyor, zenginleştiriyordu. Kabileciliklerin, fırkacılıkların, mezhepçiliklerin, kişi kültlerinin belirleyici olmaya başlamasıyla birlikte, İslam toplumlarında tek boyutlu, tek sesli, tekdüze taşlaşmalar etkili bir geleneğe dönüştürülerek meşrulaştırıldı.

Bugün, İslam ailesi, kabileci, fırkacı, mezhepçi rekabetler, aile-kabile-hanedan iktidarlarının sefil ve sefih bencillikleri sebebiyle, gerçek tarihe dönemiyor, gerçek tarih üzerinde yoğunlaşamıyor, gerçek tarih üzerinde nasıl etkili olunabileceğini bilemiyor. Gerçek tarihe uyanamadığımız, gerçek tarihle ilgili nitelikli çalışmalar yapamadığımız için, ya geçmişin tarihine ya da tahakküm/kötülük/sömürgecilik üreten galiplerin tarihine maruz kalıyoruz. Geçmişe, geleneğe, hamasete, romantizme mahkûm olan bir toplumun ve kültürün yeni bir tarih inşa edemeyeceğini idrak edemiyoruz. Mevcut olanı, olguları, tanımlamak-tartışmak ve yorumlamakla meşgul olduğumuz için, mevcut olmayanı mümkün kılabilecek hiçbir çözümleme yapmıyoruz, yapamıyoruz. Olup bitenler hakkında sınırsız spekülasyonlar yaparken, olması gerekenler hakkında derin bir sessizlik ve suskunluk içerisinde bulunuyoruz.

Tahakküm/kötülük/sömürgecilik üreten dünya, farklı’nın, öteki’nin insani varoluşunu imkansız kılarken, İslami bünye içerisindeki kabilecilikler/ırkçılıklarda, maalesef utanç verici bir şekilde, kendi içlerinde rakip varoluşsal durumlar icat etmeye, üretmeye çalışıyor. İslami varoluş ve bilinç, hiç kimsenin bir diğerinden daha fazla ve daha az insan olamayacağını, hiçbir varoluşun diğerinden daha üstün ve daha aşağı olmadığını öğrenmekle başlar. Allah’ın (c.c.) sınırlarını gözetenler, insanlığın sınırlarını gözetmiş olurlar.

İslam toplumları, İslami varoluş ve bütünlük bilincine yabancılaştıkları için, bugün, ahlak/anlam/değer/bilgelik sistemini göreceli hale getirerek değersizleştiriyor, bu nedenle de şeylerin dünyasına aie, maddi-dünyevi-saltanat-ayrıcalık ve ihtiraslara ulaşabilmek için yapılıyor. Ölüm gerçeğine yabancılaştıkça, ihtiraslarımız sınır tanımaz hale geliyor. İhtirasların hizmetine giren bir bünye için, hiçbir referans çerçevesi hiçbir şey ifade etmiyor, her şey mubah sayılabiliyor. İktidar ayrıcalıklarını koruyabilmek için, iman ve adalet ertenebiliyor.

Günümüz Müslüman topluluklarının, İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatının; İslam’la tarihi  yeniden başlatan, evrensel bir iman-ahlak-anlam-bilgelik ve değer sisteminin; kabilecilikler, fırkacılıklar, mezhepçilikler, milliyetçilikler, hanedan-aile iktidarları, kişi kültleri arasında cereyan eden bayağı-ucuz rekabetler, karşıtlıklar, çatışmalar ve bağnazlıklar sebebiyle, kendi kendilerini nasıl tarihin taşrasına sürüklediklerini ibretle hatırlamaları gerekir.

Sorumsuzluklarla, idraksizlik ve cehalet arasında çok yakın bir ilişki olduğunu hatırlamak/hatırlatmak önemlidir.

Umudun temelleri ancak bilinç ve cesaretle atılabilir.

Umuda giden yol, konfor ve iktidar alanları dışında düşünmeye cesaret ettiğimizde açılabilir. Bu cesarete sahip olamayan bir kültür ya da topluluk, tarihin gidişatına İslami anlamda hiçbir şekilde mücadele edemez.

Bizlerin, bugün halen, özellikle de Türkiyede yaşayan Müslümanlar olarak bizlerin, fiilen tecrübe ettiğimiz referans çerçevesinin bize zorla dayatılan referans çerçevesi olduğunu hatırlaması, İslami umudun hangi ölçüde mümkün olabileceğinin bilinmesi açısından büyük bir önem taşıyor.

İçi boş iyimserlikler, her zaman dikkat ve bilinç aşınmasına neden oluyor. İçi boş iyimserlikler, düşünsel/felsefi/entelektüel derinliğe sahip olmayan, bu tür derinliklere yabancı toplumlarda daha çok etkili olabiliyor. Bir toplumda kullanılan dilin içeriğine bakarak ilgili toplumun, hangi ölçüde kültürel niteliklere sahip olduğunu anlayabiliyoruz. Aynı şekilde, bir devletin hangi ölçüde adil olup olmadığını anlayabilmek için de muhalif unsurlara nasıl davrandığına bakarak karar vermek gerekiyor. Bugün, içerisinde yaşadığımız dikkat ve bilinç aşınması, düşünsel/entelektüel yüzeysellik sebebiyle, İslami referans sistemine bütünüyle yabancılaştığımızı, bu sistemi, bireysel/özel dindarlık alanı dışında, tecrübe etmediğimizi, tecrübe etme iddiasına ve iradesine sahip olmadığımızı bile görmüyor, bunun anlamı üzerine düşünmüyoruz.

Toplumlarımıza dayatılan, seküler/liberal/kapitalist referans sisteminin, yapısal bir bağımlılık/teslimiyetçilik oluşturduğunu görmek ve tartışmak istemiyoruz. Gündemimizde yalnızca romantik bir antikapitalist söylem var. İslami referans siteminin, İslami kategorilerin bütünüyle değersizleştirildiği, bu kategorilerin terör’le eşitlenebildiği, madunların ve mazlumların insanlığına karşı kör ve sağır olan, madunları ve mazlumları hayatın dışında tutmaya çalışan, bunun için toplama kampları açan, madunların ve mazlumların hayata katılabilmeleri için asimilasyona tabi tutulmaları gerektiğine inanan, asimilasyonu reddeden unsurların soykırıma tabi tutulmasını isteyen/isteyebilen bir dünyada, İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatının öncelikle, hangi konuları İslami gündeme almaları gerektiğini yeniden değerlendirmeleri gerekir.

İslam dünyası toplumlarında, genç kuşakların bilinci ve ufku, muhafazakar/romantik/hamasi iyimserliklerle kapatıldığı için, bu kuşaklar, bugünün gerçekliğiyle nasıl yüzleşebileceklerini bilmiyor. Dijital kölelik çağında, dijital köleliği büyük bir mutluluk ve heyecanla içselleştiren bir çağda, genç kuşakların bu kölelik kendi tercihleri olduğu için, “hayır” deme yeteneğine ve iradesine sahip olmayacakları kolaylıkla görülebilir. Dijital-elektronik ilişkilerin anlamsızlığı-soğukluğu, sıcak insani ilişkilerin sonuna geldiğimizi gösteriyor. Dijital sosyal dünyaya mahkûm olan genç kuşaklar bu yolla düşüncesizlikleştirildikleri için, kendi kendilerini, kendi referansları doğrultusunda oluşturamazlar. Herhangi bir toplumun, kültürün, ideolojik tahakkümle karşı karşıya bulunduğu, bu tahakküm doğrultusunda tanımlandığı halde, kendi referans sistemini özgürleştirmemesi, bu yolda entelektüel bir irade oluşturamaması kabul edilebilir bir durum değildir.

Dünyevi-maddi statü ve çıkarlarına mahkûm olanların hakikati temsil yolunda sorumluluk almaları beklenemez. Dünyevi-maddi statü ve çıkara mahkûm olmak insani yanımıza zarar verir, insani yanımızı, ahlaki yanımızı güçsüzleştirir. İktidara sadakatin ödüllendirdiği derin cehalet, derin kültürsüzlük, yapısal taşralılık, büyük çöküşün telafi edilemez bir noktaya geldiğini gösterir. İnsani yanımız, ahlaki yanımız aşındıkça bundan en çok umutlarımız zarar görür, umutlarımız kırılgan hale gelir.

Gerçek umutlar için, gerçek-sahici-onurlu kimlikler, şahsiyetler ve karakterler gerekir. Umudu temellendirebilmek için, ahlak bilinci, vicdani bütünlüğü, sorumluluk, dayanışma ve cesareti hep birlikte harekete geçirmek hayati önemi olan bir konudur. Statü ve çıkara mahkûm olmak, ahlaki sorumluluk gerektirmeyen, bedel ödemeyi gerektirmeyen, çok ucuz ve çok kolay bir mahkumiyet yoludur. Statülerine ve çıkarlarına mahkûm olanlar ahlaki bir parçalanma, bir karakter parçalanması yaşadıkları için, bağımsız kişiliği/onuru hep ertelerler ve büyük anlamlara, anlamlı ilişkilere ihtiyaç duymazlar. Statülerine ve çıkarlarına mahkûm olanların her durumda kullanışlı nesneler olmaktan başka hiçbir misyonları yoktur. Onlar, varoluşsal bir anlamsızlığı temsil ederler ve hiçliğe katlanırlar.

Meselesiz varoluşlarla, umut üzerinde konuşulamaz ve umut inşa edilemez.

Modern bütün disiplinlerin partizan bir ideolojiye dönüştürülebildiği bir dünyada, gerçeğin gerçekdışı bir noktaya gelebildiği bir zamanda, her yorum boşlukta kalıyor. Sosyal bilimlerin, sosyal-toplumsal altüst oluşlarla belirsizliklerle ilgili yapabileceği hiçbir çözümleme yok. Irkçı tahakkümün, ideolojik tahakkümün, resmi tahakkümlerin, mezhepçi tahakkümlerin, çoğulculukları, imkansız kılarak toplumsallaşabildiği bir dönemde, halklar, sağcı-popülist-faşizan eğilimlere yöneliyor.

islamanaliz

YORUMLAR

REKLAM