Kandırma ve istismar siyasetiyle nereye kadar?

GİRİŞ: 20.05.2019 10:52      GÜNCELLEME: 20.05.2019 10:52
Rasthaber -  Siyasette dini referans alan Milli Görüş hareketine bağlı partilerin ülkede ulaştığı en yüksek oy oranı yanılmıyorsam 1997 seçimlerinde Refah Partisi’nin aldığı yaklaşık yüzde 22 oydu.

Refah Partisi kapatılıp ardından kurulan Fazilet Partisi de kapatılınca Tayyip Erdoğan da bu hareketle yollarını ayırdı.

Bir grup arkadaşıyla beraber kendi partisini, yani AK Parti’yi kurdu.

Yukarıda da dediğim gibi geleneğe ait partilerin aldığı en yüksek oy oranı yüzde 22’ydi.

Bu gelenekten gelen siyasetçilerin daha fazla oy alabilmesi için yeni bir siyasete, yeni bir yaklaşıma ihtiyaçları vardı.

Bu ihtiyaca binaen çıkıp “Biz artık Milli Görüş gömleğini çıkardık”, “Dindarların partisi değiliz”, “İnanç başka siyaset başka” diyerek bir anlamda artık laikliği benimseyen bir parti olduklarını söylediler.

Yani tarihlerinde ilk defa ancak inanca dayalı siyaseti terk ederek yüzde 34 oy oranına ulaşabildiler.

Sadece söylemde kalmadılar, bunu davranışlarıyla da gösterdiler.

Mesela AK Parti ilk kurulduğu yıllarda farklı kesimlerden insanları bünyesine toplaması, Tayyip Erdoğan’ın Ramazan’da Avrupa başkentlerinden birine yaptığı seyahatte oruç tutmaması, tutmadığını gösterme ihtiyacı duyması, dahası özel uçağında beraberinde götürdüğü gazetecilere içki servisinin yapılmasına müsaade etmesi… Bütün bunlar AK Parti kadrolarının topluma “Biz sandığınız kadar dindar değiliz” deme ve bunu gösterme çabasıydı.

Yoksa başka türlü oylarını artırmalarına imkan yoktu.  

Sadece bunlar da değil. Erdoğan’ın her akşam bir yoksulun evinde iftar açması, TBMM’nin açıldığı ilk gün “Halkımız gecekondularda yaşarken bizler lojmanda oturamayız” diyerek milletvekili lojmanlarını satacaklarını duyurması, hatta satması, yıllarca başbakanlık konutuna taşınmayıp bir başbakan olarak Ankara’da kirada oturması…

Ve gelinen son nokta hepimizin malumu.

Yoksul sofralarından kalkmayan, başbakan olduğu halde yıllarca kirada oturan, “Ben artık demokratım, özgürlükçüyüm, dahası laikliği de çok önemsiyorum” diyerek toplumun farklı kesimlerine ulaşan, neredeyse yarısının oyunu alan, yüzlerce sanatçıyı, gazeteciyi, akademisyeni kendine hayran bırakıp taraftar yapan o insan nasıl ve niçin böyle bir insana dönüştü sorusu sanırım kimsenin zihnini meşgul etmiyor.

Peki şimdi durup dururken tüm bunları niçin anlattım?

Son dönemde muhalif kesimdeki kimi siyasetçilerin dine, dindarlığa gereğinden fazla vurgu yapması, dine uygun bir yaşam sürdürdüğunu gösterme çabası, iftar sofralarından fotoğraf paylaşma yarışı…

Bütün bunları eleştirdiğimizde, yani, “Değerler siyaset malzemesi yapılmamalı, popülizme dayalı bu tür siyaset  70’li, 80’li yıllardan kalma siyaset anlayışının ürünüdür. Türkiye artık bunları aşmalı ve yeni bir siyaset anlayışına kavuşmalı ” dediğimizde şöyle tepkiler alıyoruz: “Ama halk böyle şeylerden hoşlanıyor, böyle şeylere değer veriyor.”

Sadece vatandaşlar değil, etrafımda dostum, arkadaşım birçok sanatçı, yazar, aydın, akademisyen de benzer tepki veriyor.

“Toplum böyle şeylerden hoşlanıyor” diye yaygın bir görüş var ülkede ve birçok kimse buna teslim olmuş.

Bu görüşü benimseyenlere bir çift itirazım var.

Diyelim ki toplum gerçekten de böyle şeylerden hoşlanıyor, toplumun hoşlandığı şeyleri yapmak ne zamandan beri doğru, gerekli bir siyaset olarak görülüyor?

Peki toplum daha berbat şeylerden hoşlansaydı, mesela Cübbeli Ahmet gibi birini başbakan olarak görmek isteseydi bu durumda ne yapacaktık?

Oy almak için inancın, mezhebin, yaşam tarzının kullanılmasına, sahicilikten, gerçeklikten, samimiyetten uzak ‘kandırma’yı esas alan söz ve davranışlara “Halk bundan hoşlanıyor” diye onay vermek?

Bu bana pek sağlıklı bir yaklaşım olarak gelmiyor.

Diğer taraftan inancın veyahut bazı değerlerin siyasette malzeme yapılmasının, toplumun bir kesimini kandırmaya dönük politikanın, yoksulluğun istismarı gibi popülizme dayalı siyasetin nelere mal olduğunu gördüğümüz halde farklı bir siyasetçinin benzer bir yöntemi kullanmasını mazur görecek, gösterecek, onu bu konuda daha da teşvik edecek bir yaklaşım kabul edilir bir şey mi?

Kaldı ki “Toplum böyle şeylerden hoşlanıyor” görüşü bana göre gerçekçi de değil.

Bugünkü iktidarın oluşturduğu algıya dayalı bir anlayış o.

Nereden mi çıkarıyorum bunu?

2000 yılında dindar siyasetçiler oy almak için laik olduklarını gösterme ihtiyacı hissetti.

Onlarca yıldır yüzde 22’nin üzerine çıkaramadıkları oy oranlarını “Biz dindar değiliz” diyerek, bar, pavyon ziyaretleri yaparak önce yüzde 34’lere, AB yolunda mesafe kat ettikçe, sağlık ulaşım gibi bazı alanlarda gözle görünür işler yaptıkça yüzde 50’lere çıkardılar.

O günden bu güne toplumun daha da dindarlaştırdığını gösteren tek bir araştırma yok elimizde.

Tam tersine dindarlığın giderek azaldığını, deizmin arttığını, dahası dindarların arasında bile inancın siyaset malzemesi yapılmasından artık ikrah edenlerin olduğunu gösteren onlarca araştırma var.

Hal buyken “Toplum böyle şeylerden hoşlanıyor” demek iktidarın oluşturduğu algıya teslim olmaktan başka bir şey değil.

Kaldı ki dindarlık oy vermede önemli bir etken olsaydı her kesimin beğenerek takip ettiği Saadet Partisi’nin oyları bir milim artardı.

Peki dine, inanca, yaşam tarzına, sembollere bakarak oy verenler yok mu?

Elbette var ama büyük bir çoğunluk değil onlar.

Daha doğrusu Türkiye’de iki kesim var.

Bir kesim, siyasette evrensel değerleri benimseyen, saygıya, nezakete kıymet veren, siyaseti sorunları çözecek bir alan olarak gören bundan dolayı da liyakati esas alıyor.

Bir anlamda ülkenin üreten, eğitimli ve nitelikli çoğunluğu bunlar.

Bu kesimin içinde dindar da var ateist de. Solcu da var sağcı da. Atatürkçü de var milliyetçi de. Kürt de var farklı etnik kökenden olanlar da.

Bir diğer kesim ise dinin, mezhebin, ideolojinin, kimliğin siyasette belirleyici bir faktör olmasını istiyor ve siyasi tercihini bu değerlere bakarak belirliyor.

Burada da dindar da var ateist de, Atatürkçü de var solcu da,  Kürt de var Türk milliyetçisi de.

Bu toplum kesimi ise siyasi tercihini daha çok önemsediği bu tür değerlere bakara belirliyor.

Türkiye’deki bütün siyasi partiler ne yazık ki ikinci grubu esas alarak politika belirliyor.

Birinci grupta olan seçmenler bir anlamda farklı partilere kerhen oy vererek durumu idare etmeye çalışıyor.

Siyasetçiler birinci grubun daha etkin, daha çoğunluk olduğunu ya fark edemediği ya da o insanların ihtiyaçlarına cevap verecek türden bir siyaset üretemediği için daha kolayına gelen ikinci gruba yöneliyor.

Halbuki ülkede çok ciddi bir eğitim sorunu var. Her üç gençten biri işsiz. Korkunç bir yoksulluk dalgası var.

Adalet, eşitlik, özgürlük, nezaket, saygı, dürüstlük gibi değerlerin yokluğunun neden olduğu tahribat ortada.

Şu anda ülkedeki en büyük toplumsal kesim “Çocuğumun geleceği ne olacak?”, “Ülkemiz bu şekilde nereye varacak?”diyenlerdir.

Bu insanların, sorunları çözecek, gerçekten demokrat, eşitlikçi, özgürlükçü, adil bütün değerlere, yaşam tarzlarına saygılı, ayrımcı değil birleştirici, liyakat esas alınarak oluşmuş bir kadroya ve o kadronun sorunların çözümüne dönük sahici politikalarına ihtiyacı var.

Yoksa dindar olsun, filan mezhepten olsun, filan sembole devamlı atıfta bulsun diye beklemiyorlar.

Yani din, kimlik, mezhep bu insanların birinci önceliği değil.

En azından konferans için 40’a yakın şehre gitmiş biri olarak benim gözlemlerim bu yönde.

Türkiye bu enkazdan din, kimlik istismarına dayalı eski siyaset anlayışıyla, popülizme dayalı bir siyasetle çıkamaz.

Toplumun bir kesimini kandırmayı değil, sahici, gerçekçi, eşitlikçi, özgürlükçü, adil, herkese saygılı liyakati esas alan yeni bir siyaset anlayışına ihtiyaç var.

Bu anlayış da din, mezhep, kimlik, yaşam tarzı gibi değerler ön plana çıkarılarak oluşturulamaz.

Toplumu alıştığı, ülkeye zarar veren bu anlayıştan çekip çıkaracak dirayetle, cesaretle ve anlayışla sürdürülecek bir siyasete ihtiyaç var.

YORUMLAR

REKLAM