Kanal İstanbul Montrö’ nün Alternatifi mi?

GİRİŞ: 08.04.2021 14:41      GÜNCELLEME: 08.04.2021 14:41
Rasthaber -  Kısaca Montrö öncesi durum:


Montrö anlaşmasından önce yürürlükte olan ve Lozan’da kabul edilen Boğazlar Sözleşmesi’ne göre; Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği ile ilgili iki önemli kısıtlama vardı. Birincisi, Boğazlar bölgesine asker, askeri üs, birlik, askeri hava üssü, kontrol noktası, hava savunma ve topçu tahkim noktası ve askeri deniz limanı ve komuta noktası gibi her türlü askeri yapıdan arındırılarak sterilize edilmişti.

Kurtuluş savaşından büyük bir zaferle çıkmış olan bu milletin kendi askerini en önemli stratejik bölgesinde bulunduramaması Lozan’ın Boğazlar sözleşmesine göre yasaklanmıştı. Çanakkale zaferinde en güçlü savunma hattımız Çanakkale ve İstanbul boğazı bu sefer düşmanın en büyük kazanımı olarak savunmasız hale getirilmişti. Yabancı askerlerde buraya giremiyordu ama Türk askerinin kendi topraklarına giremiyor olması Ulusal Egemenliğimize aykırı bir zafiyetti.

Önemli bir diğer madde ise Başkanlığını Türkiye’nin yaptığı ortak bir Boğazlar komisyonu kurulmuş ve dokuz devlet bu komisyonda bir delege ile temsil ediliyordu. Boğazlardan savaş gemilerinin ve uçakların geçişini bu komisyon denetleyecek ve Türkiye sadece tek oy hakkı ile müdahale edebilecekti. Bu da diğer egemenlik sorunuydu. Elbette Türkiye’ye savaş açmış emperyalist devletlerin de lehine işleyen bir durumdu bu. Tüm bu uygulama ve Boğazlar Komisyonunun çalışmaları ikinci dünya savaşı sonunda dağılan Cemiyet-i Akvam ( Milletler Cemiyeti)’nin kontrol ve denetimine bırakılmıştı.

İzmir'in Kurtuluşundan sonra daha Lozan Antlaşması imzalanmadan Birleşik Krallık içinde 2 uçak gemisinin de bulunduğu donanmayı İstanbul'a göndermiştir. Aynı süreçte ABD de 13 yeni savaş gemisini Türkiye sularına göndermiştir. Ayrıca, Amiral Bristol komutasındaki USS Scorpion gemisinin istihbarat görevi de yapmak suretiyle 1908-1923 arası sürekli olarak İstanbul'da bulunduğu bilinmektedir.

Lozan’da yapılacak Boğazlar anlaşmasının daha sözleşme imzalanmadan varacağı nokta Emperyalist devletlerin bu hareketlerinden dolayı çoktan belli olmuştu.

Montrö Anlaşmasının imzalanma nedenleri:

Lozan’dan 13 yıl sonra Avrupa’da ekonomik buhran sonrası faşizmin yayılması Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerin saldırganlıklarının artması neticesinde silahlanma artmış ve Japonya Mançurya’yı işgal etmiş İtalya Habeşistan’a saldırmış ve 12 adaları silahlandırmış Almanya’da Hitler iktidara gelmişti. Bölgede savaş daha başlamadan Türkiye bu konuda bölgedeki gerginliği görmüş ve boğazlarda askeri tahkimat ve savunma yapamaması sebebiyle kendisini güvensiz hissetmiş ve bu sebeple Lozan’a taraf olan imzacı ülkeler nazarında bunu diplomatik yollardan dillendirmeye başlamıştı. Artık 1.Dünya savaşının stratejik ortamı geçen süreç içinde yavaş, yavaş değişmiş siyasi ekonomik jeopolitik açıdan farklılaşan dünyanın yeni konjonktüründe imzacı ülkeler farklı paktlarda ve kutuplarda yer almaya başladığından yapılan bu başvuru hemen hepsi tarafından olumlu karşılanmış ve kabul görmüştür. Türkiye’nin de başarı ile yürüttüğü diplomasi ve girişimler önce konferansa dönüşmüş netice itibarı ile Haziran 1936'da İsviçre'nin Montrö toplanılarak iki aya yakın süren görüşmeler sonucu bu anlaşma imzalanmıştır. 

Kısaca Montrö Anlaşması:

Ticari gemilere barış ve savaş durumunda sadece sağlık kontrolü dışında hiçbir şart olmadan geçmek serbest bırakılmış sadece savaş durumunda Türkiye’nin izni ile ve göstereceği yoldan ve gerektiğinde kılavuz almak şartına bağlanmıştı. Savaş gemileri için ise barış zamanında Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkeler için aynı anda tüm ülkelerin toplam bulunduracağı gemi ağırlıkları 30000 groston ile sınırlandırılmıştır.  Bu sınır ise Karadeniz’e kıyı olan ülkelerden en güçlü donanmaya sahip ülkenin toplam donanma ağırlığı 10000 groston geçerse diğer ülkelere buna eşitleyecek kadar artırma izni verilmiş ve bu da 45000 tonu geçmeme şartına bağlanmıştır.

Montrö Sonrası Durum:

Montrö sözleşmesi barındırdığı şartlar itibarı ile Türkiye’nin boğazlardaki haklarını kazanmasını sağladığı gibi Karadeniz ülkeleri açısından da güvenli bir ortamın oluşmasını sağlamış ve hemen ardından gelişen 2. Dünya savaşına hem Türkiye’nin katılmasını engellemiş hem de bölge ülkelerinin bu savaştan zarar görmesini büyük oranda engellemiştir.

Ancak savaşın son dönemlerinde Montrö sözleşmesine imza anında destek veren Rusya’dan büyük bir itirazlar gelmiştir. Sebep olarak da 2.dünya savaşında Rusya’nın gerekli tahkimatları daha geç yapmasına neden olduğu gerekli yardımların vaktinde ulaştırılamadığı ve savaş anında Rusya ve Karadeniz ülkeleri aleyhine ihlaller olduğu noktasında ciddi itirazları olmuş ve Montrö’de tadilat yapılması talepleri olmuş ve bir takım taleplerde bulunmuştur.

Bunlardan bazıları Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin savaş gemilerine kısıtlama getirilmesi, bunların dışındaki ülkelerin savaş gemilerinin kesinlikle Karadeniz’e girmemesi ve Rusya’nın boğazların güvenliği Türkiye ile birlikte sağlaması bunun için boğazlarda Rus üssü kurulması gibi taleplerde bulunmuş ve neticede bunu nota şeklinde Türkiye’ye bildirmiştir.

Bundan sonra uzun bir karşılıklı notalar ihtarnameler uyarı ve açıklamalar yapılmış. Başlangıçta Rusya’yı dikkate alan İngiltere Türkiye’yi Montrö de tadilat yapmaya davet etmiş fakat Türkiye’nin tavizsiz karşı çıkışları ve süreci iyi yönettiğini ve barışın tesisinden yana olduğunu ve asla 2.dünya savaşı sırasında ihlale izin vermediğini ısrarla anlatması neticesinde bu taleplerden vaz geçilmiş. Rusya ise geçen süreç neticesinde ABD’nin bütün dünyada artan askeri ve özellikle donanma üstünlüğünü gördükçe bu konuda ısrarının hatalı olduğunu anlamış ve aslında gelinen durumda bu anlaşmanın Karadeniz ülkeleri ile birlikte Rusya’nın da güvenliği açısından önemli olduğu anlamıştır.

Daha sonra gelişen olaylar özellikle Gürcistan ve Rusya arasındaki savaş ve Ukrayna Rusya krizleri neticesi bu sefer ABD çeşitli vesileler ile Montrö anlaşmasını delmeye çalışmış ama yine Türkiye’nin tavizsiz siyaseti neticesi bunda başarılı olamamıştır.

Netice itibarı ile bugünkü şartlar altında Möntre’i gereksiz bulan ve artık sözleşmenin iptal edilmesi gerektiğini çeşitli vesileler ile gündeme getiren ABD olmuştur.

Hatta 2016’da ABD meclisinde bu gündeme getirilerek Türkiye’nin bu konuda ikna edilmesi kararı alınmış bunun üzerine Türkiye’ye gelen elçi Erdoğan ile bir görüşme yapmıştır.

Netice itibarı ile Montrö Lozan’ın ağır ve kısıtlayıcı boğazlar sözleşmesine oranla Türkiye Cumhuriyeti için büyük bir kazanımdır. Gerek savaş dönemi gerekse barış dönemlerinde Türkiye boğazdan geçen her türlü gemi üzerinde denetim ve kontrol hakkı vardır. Barış durumunda savaş gemilerinin Türkiye’den önceden bildirim verip izin almak gibi şartı olması boğazdan geçecek gemilere ve Karadeniz’de aynı anda bulundurulacak yabancı gemi miktarına kısıtlamalar getirilmiş ve savaş durumunda ya da Türkiye’nin savaş tehdidi altında olduğu durumlarda ise Türkiye’nin insiyatifi ile geçişlerin engellenmesi hakkı verilmiştir. Bu boğazlar içinde tam bir hakimiyettir. Gerek T.C’nin gerekse Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin güvenliği açısından büyük fayda üretmektedir.   

Kanal İstanbul alternatif üretebilir mi?

Öncelikle ticari gemiler için muhakkak bir alternatif üretecektir. Türkiye açısından değerlendirildiğinde boğazlardan ücretsiz olan bu geçişlere tıpkı Panama ve Süveyş kanallarında olduğu gibi ücrete tabii yapacaktır. Buradan geçişler İstanbul gibi tarihi bir şehrin güvenliği açısından da ciddi kazanımlar sağlayacaktır. Ancak bu boğazlarda geçiş hala serbest ve kısıtlamalar şartlara dayalı iken Kanal İstanbul’un tercih edilmesi nasıl sağlanacaktır? Kanal İstanbul’un cazibesi neye dayanacaktır? Geçiş emniyeti, geçiş süresi ve maliyetlerinin daha düşük olması mümkün olacak mıdır? Her şeyden önemlisi iddia edildiği gibi açılan bu kanal neticesi Marmara Denizi ya da Karadeniz arasındaki su debisinde bir bozulma yada farklılaşma olabilecek midir? Boğaz’ın riskli akıntıları rağmen Kanal İstanbul’un akıntısı kontrollü olabilecek midir?

Kanal İstanbul ile birlikte yaklaşık 90 bin futbol sahası kadar bir alan 37 bin hektarlık bir alan inşaata açılacak ve ortalama maliyet 140 milyar dolar olacak ve 10 yıla yakın bir süre devam edecek. Bu çok büyük bir projedir. Bu kadar uzun bir süre ve çok geniş bir alanı kapsayan ve bu kadar maliyeti olan bir projenin getirisi acaba yapılan tüm bu emek uğraş ve masrafı karşılayacak mı? Boğazdan bedavaya geçen gemileri beş altı kat daha fazla bir ücretle Kanal İstanbul’dan zorunlu kılmadan geçirmek mümkün değildir. Eğer Erdoğan hükümeti bunun için boğazların güvenliği bahane edecekse istatistiklere göre son 15 yılda Boğaz kazaları %40’a yakın azalmıştır. Erdoğan sürekli Independenta gemisini ve İstanbul’a verdiği zararları hatırlatıyor. Kanal İstanbul projesi bittikten sonra gemileri buradan geçişe zorlamak için olası ciddi bir kazaya daha mı tanık olacağız acaba?

Her şeyden çok daha önemlisi 19 yıldır her yeri inşaat ile donatan ve Ekonomiyi tek bir inşaat sektörüne dayandırarak sürdürmek isteyen iktidarın daha önce Cengiz İnşaat gibi bir çok yandaş firmaya sağladığı avantaj ve imkanlar mevcut maliyeti kat be kat artıracağı ve yine kendi çevresindeki belli bir zümreyi zenginleştirip halka yansımayacağı endişesini taşıyan Türk halkı Kanal İstanbul’a sırf bu yüzden bile çekimser bakmaktadır. Kanal İstanbul vesilesi ile İstanbul Boğazını çoktan ele geçirmiş elit tabakanın alternatifi olarak AKP zenginlerine ve entelajansiyasına yeni bir elit yalı semti mi oluşturulmaya çalışılıyor? Yoksa Arap sermayesi ve Arap ülkelerindeki iktidarların baskılarından kaçıp Türkiye’de özellikle Adnan Kaşıkçı’nın akıbetinden sonra gizli bir yaşam sürdüren petrodolar zengini muhalif prens kral ve idareci sınıfın alternatif yaşam alanları mı oluşturulacak?

Bazılarının iddia ettiği gibi Kanal İstanbul belki o da çok zorlama yöntemlerle ticari gemiler için bir alternatif oluşturabilir. Ancak bunun için oluşturulabilecek cazibeler sınırlı ve muallaktır. Ama Kanal İstanbul’un jeopolitik durumu özellikle askeri gemiler için bir alternatif olma durumu çok mümkün görünmüyor! Ama elbette bu noktada durumun farklı muhatapları tarafından değerlendirilip zorlanacaktır. Montrö sözleşmesi Erdoğan’ın en son itiraf ettiği gibi gerçekten Türkiye’nin stratejik önemi için elzemdir ve güvenlik üretmektedir. Bunun kaybolmasını ne Karadeniz ülkeleri nede Türkiye istemez. ABD bunu çeşitli şekillerde aşmayı denedi ama sonuç getirmedi? Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden NATO’ya aldıkları Bulgaristan, Romanya, Ukrayna ve Gürcistan’ı Nato üyesi yaparak bir avantaj sağlayacağını düşünse de bu ülkelerin askeri açıdan zayıflıkları ve donanmalarını geliştirememeleri Montrö’nün özellikle tonaj kısıtlamalarını değiştirememiştir. Aynı zamanda Rusya’nın oluşturduğu çekinge bu ülkeleri süreç içinde Nato’nun eylemlerinden ve ABD’ni sürekli Karadeniz’de yaptığı tatbikat ve tonaj altında gemileri ile girerek oluşturduğu tacizlerden tüm Nato ülkelerini olduğu kadar Karadeniz’dekileri de rahatsız etmeye başlamıştır. Gürcistan savaşında ABD yardım adı altında Montrö’yü delmeye çalışmış Ukrayna ile Rusya’nın çatışmasın da yine aynı mücadeleyi vermiş olsa da bunda başarılı olamamıştır.

Netice olarak:

Montrö sözleşmeye taraf ülkelerden herhangi birinin ne de Türkiye’nin tek taraflı iptal edebileceği bir pozisyonda değildir. Yani bu hukuki olarak mümkündür. Uluslararası sözleşmeler karşılıklı rıza ile olur ve bu sözleşme metinleri her ülkenin kendi meclislerinde onaylandıktan sonra yürürlüğe girer. Montrö anlaşması da bu şekilde olmuştur. 20 Temmuz 1936'da BulgaristanFransaBüyük BritanyaAvustralyaYunanistanJaponya,            RomanyaSovyetler BirliğiYugoslavya ve Türkiye tarafından imzalanmış olmasına rağmen en son ülkenin meclisinde onaylandığı tarihten sonra 9 Kasım 1936 yürürlüğe girmiştir. 1936 da imzalanan sözleşme 20 yıllık süre içindi. Bu süre içinde sözleşmeyi yenileme ve değiştirme talepleri olmasına rağmen bir anlaşma sağlanmadığı için yenileme yapılamamıştır.. Yenilenmediği içinde eski sözleşme bu güne kadar geçerli sayılmıştır. Bu sözleşmenin iptal edilmesi üye ülkelerin meclis kararı ile çekildiklerini bildirmesi ile belki mümkündür ama bu uluslararası neticelerinin göğüslenmesinin zorluğu açısından hem de taraf diğer ülkeler nazarında kabul görmediği müddetçe mümkün değildir.  Mesela ABD’de bu sözleşmeyi tek taraflı red etse Türkiye ve Karadeniz ülkeleri iptal etmedikleri müddetçe aynı kurallar geçerli olacaktır. ABD’nin bu kuralları aşmaya çalışması sadece savaş sebebine dönüşeceğinden bunu göze almak çok mümkün değildir.

Montrö bu sözleşme imzalandıktan sonra TBMM’ sinde Atatürk’ün yaptığı konuşmada belirttiği gibi bir Egemenlik meselesiydi. Bu gün de gelişen konjonktürde T.C’inin egemenliğini çok daha pekiştiren ve sağlamlaştıran bir noktaya gelmiştir. Kanal İstanbul ise henüz projedir. Yani getirileri ve neticeleri henüz belli değildir. Bu yüzden Erdoğan’ın en son yaptığı konuşmada onu egemenlik meselesi olarak tanımlaması doğru değildir. Kendisinin de belirttiği gibi Montrö hala önemini korumakta ve bizim için bağlayıcılığı devam etmektedir. Ama yine aynı konuşmada belirttiği gibi bu Montrö’nün bir alternatifi olarak görmek siyasi bir zafiyettir. 

YORUMLAR

Kanal istanbul 1 ay önce
Tabiki lehine kardesim, misir, panama parayi goturuyo ozrunlu kilavuz hizmeti vererek. Turkiye mal mi bedavaya gemi gecirtiyo. Ulkenin en az 3-4 milyar dolari havaya gidiyor. Bir suru yeni is kapisi gelecek. Fakire de yarayacak
EBU HUSEYIN 1 ay önce
Kanal istanbul, Montrö anlaşmasına bir alternatif olamaz. çünkü Montrö şartları sadece istanbul bağlamıyor, marmara denizi, çanakkale boğazı ve istanbul boğazı bir butun. Aslında olmayan bir sorun, sorun olarak gösterilip, "Montröyü delinecek demek" milletin akli ve bilgisizliği ile oynamak ve milleti iki cepheye bölmektir. "Montröyculer" ve "karşıtlar" diye. Amiraller yaptığı sadece bilgi kirliliğidir. bilinçli olarak yapılmıştır. Hedef Kanal Istanbul yapılmasına karşı çıkmak ve iktidari yıpratmaktır, (her konu kendi kabuğuna içinde) ikinci olarak da Bayan Akşener çıkışı buda ayni hedef doğrultusunda yapılmıştır. Sorun Turkiyedeki iktidari sorunlar yumağı içine sokmak (kendisi girdi zaten diyenler olur, doğrudur) ama hariçtende onemli sorunlar eklemek iktidarın istediği olmuyabilir. Mesela ABD güdümüne girmek Rusya, Cin ve iran ile karşı pozisyonda yer almakla kalmayıp, Amerika'nın sabit yörüngesi olması. İktidarın kendine uygun (yanlış & doğru da olsa) bir denge politikası izliyor. Onu bile istemiyorlar. Ukranya'da, suriyedeki hata tekrarlansın isteniyor. Şeytan size kötülüğü hemen yaptırmaz, alıştıra alıştıra sizi çekerler her bir konu "Montröy Anlaşması" deliniyor, "Lozan anlaşması" berbat, "laiklik" elden gitti, "Ataturkçuluk" bitti, "diktatör" geldi, "demokrasi" yok oldu, vs.. tartisilmaya başlanır; ama birlik & butunluk için degil, bölünmekte & parçalamak için. Eğer bizlerde bunca yaşadıklarımızdan sonra tecrübe edinmemişsek başımıza geleni hak etmiş oluruz.
abdurrahman 1 ay önce
Özet olarak konuyu anlatmış ve anlaşılır bir değerlendirme. Ancak yine de kanal istanbul konusunda ikna olabilmiş değilim. Sanki yapılması ülkenin lehine gibi bir his var içimde.

REKLAM