İslam'da Fıkhın Önemi

GİRİŞ: 23.08.2019 10:40      GÜNCELLEME: 23.08.2019 10:40
Rasthaber -  Dini hassasiyet sahibi her Müslüman fıkhî kurallara göre edim ve ibadetlerini tanzim etmeye ve yerine getirmeye çalışır. Hassasiyet sahibi mütedeyyin bir Müslümanın yemesini-içmesini, giyimini-kuşamını, maişet ve ticaretini fıkıh kuralları belirler. Kısacası bir mü’min için nass olmayan hususlarda helâl-haram, mubah-müfsit, meşru-gayrimeşru ne varsa tespit edip ortaya çıkaran fıkıh kriterleri referanstır. Yuva kurarken, evlenirken yapılacak tercih de buna bağlıdır. Abdestin şekli, namazın rükünleri, zekatın miktarı, haccın menasıki ve orucun zamanı da hakeza..
Peki, Müslüman birey bu fıkhî kuralları kimden ve nereden öğrenmek durumundadır? Verilecek cevap: “Elbette ki müntesibi olduğu mezhepten, veya bağlı bulunduğu mezhebin imamlarından” olacaktır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.a) ahirete irtihâl ettikten kısa bir süre sonra yüze yakın mezhep türemişti. Zamanla birçok mezhebin müntesibi kalmayınca bu sayı bir hayli aşağılara çekilmiş oldu. Harun Reşit ise kendi  döneminde mevcut mezhepleri tek tek tahlil ettirip saltanatına tehdit oluşturmayan, saltanatına muhalif olmayan dört mezhebi legal ilan etmişti. Öte yandan Ehl-i Beyt’e düşmanlığından ve onları tehdit unsuru olarak gördüğünden dolayı bu ekolü illegal olarak tanımlıyor. Ehl-i Beyt ekolü, İmâm Hüseyin’in kıyamında görüldüğü üzere tarih boyunca saltanat sistemlerini meşru görmedikleri ve muhalif bir tavır içerisinde oldukları için hep baskılara maruz kalmışlardır. Ehl-i Beyt müntesipleri Emevîler’den beri zulüm ve baskılara maruz kaldıklarından dolayı birçok dönem takiye yaparak kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Bu baskılardan dolayıdır ki, Ehl-i Beyt ekolü ümmet nezdinde pek bilinmeyen bir mezhep olarak varlığını sürdürmüştür...
Her ne kadar İmâm Malik ve İmâm Hanife dönemin zalim yöneticileri tarafından zindanlara atılmışlar ve zindanda şehid olmuş olsalar da (Bazı kaynaklarda İmâm Hanife zindandan çıktıktan sonra öldüğü rivayet edilmekte) daha sonra bu mezheblerin müntesibi olduğunu söyleyen İmâm Yusuf ve İmâm Muhammed gibi alimler (!) saraylara yerleşerek, “zalim de olsa, fasık da olsa yöneticilerinize itaat ediniz” türünden fetvalar vererek bir taraftan saltanat sistemlerini meşrulaştırmışlar, diğer taraftan da saltanat sahibi zalim sultanlar (yukarıda belirttiğimiz gibi) bu mezhepleri meşrulaştırmışlardı. Reaya  (halk) ise manipüle edilerek Kur’an ve Sünnet’e mugayir fetvalara rağmen bu mezheplere kanalize edilmişlerdir. Kısacası Harun Reşit tarafından dört ile sınırlandırılan bu mezhepler, helal-haram, mekruh-müfsit konularında bütün farklılıklarına ve çelişkilerine rağmen “Ehl-i Sünnet” adı verilerek bir tek ekole dönüştürülmüştür.
Ehl-i Sünnet’in ekseri alimleri bu dört mezhebi “hak” diğerlerini ise “bidat ehli” veya “batıl” olarak tanımlamaktadır...
Allah Resulü (s.a.a) hayatta iken Müslümanlar her türlü müşkülünü bizzat Resulü Ekrem Efendimiz’e söyler ve cevabını alırlardı. Birinci ve ikinci halife döneminde ise insanlar yine halifelere sorup cevap almaya çalışırlardı. Gerek fıkhî sorunlara verilecek cevaplarda veya bizzat yönetimle ilgili hükümlerde halifeler ya kendi görüşlerine göre hareket eder veya işin içerisinden çıkamadıklarında İmâm Ali’ye müracaat ederlerdi. Bu nedenledir ki, İmâm Ali’ye “halifelerin başdanışmanı” veya “halifelerin kadısı” ünvanı verilmiştir. Elbette ki, İmâm Ali’ye (a.s) müracaat edilmesinin nedeni ayetlerin nüzul sebebini, helal ve haramı en iyi bilmesindendi. Yine şu da bir gerçek ki, hiçbir sahabe İmâm Ali’nin (a.s) ilmî seviyesinde değildi. 23 yıllık risalet dönemi boyunca Allah Resulü’nün (s.a.a) dizinin dibinden ayrılmamış, her inen ayetin mutlak mı, mukayyet mi, muhkem mi, muteşabih mi, nasuh mu, mensuh mu olduğunu Resul-ü Ekrem Efendimiz’den  öğrenmişti. Yani hiçbir sahabe İmâm Ali (a.s) kadar Allah Resulü (s.a.a) ile teşrik-i mesai içerisinde olmamıştır. İmâm Ali’nin (a.s) ilmini, zekasını, belagatını, şecaatini, fıkha olan vukufiyetini zühd ve takvasını zaten hiçkimse tartışmamıştır. İmâm Ali’nin (a.s) hasmı olan Muâviye bile bu gerçeği defalarca dile getirmiştir. Kısacası dost-düşman herkes İmâm Ali’nin (a.s) liyakat ve ilmi yüceliğini itiraf etmekteydi. Hatta birinci ve ikinci halife fıkhî konularda işin içerisinden çıkamayıp İmâm Ali’ye (a.s) müracaat ettiklerinde, aldıkları mutmain edici cevaptan sonra, “Ali’ye danışmasaydım helâk olmuştum” itirafında bulunmuşlardı. (Bu itiraflar Ehl-i Sünnet kaynaklarında sarih bir şekilde geçmektedir.) 
Şu hâlde yeri gelmişken vahyin dili ile bir soru sormuş olalım: “Kendilerine doğru yol gösterilmediği sürece, doğruyu bilemeyen mi uyulmaya kayıktır, doğruyu bilen mi uyulmaya kayıktır?” (Yunus:35) Bir başka ayet-i kerimede Rabbimiz buyuruyor ki: “İşi ehil olana verin.” (Nisa:58) Evet, dünyanın bütün halkları nezdinde gerçek olan ehliyet ve  liyakattir. Fıkıhta da bu böyledir...
Bizim bu satırlarda ifade etmek istediğimiz o ki, eğer fıkıh olgusu Ehl-i Beyt hattında yoluna devam etseydi, ümmet nezdinde Ehl-i Beyt refere edilmiş olsaydı bugün bu keşmekeşlikler yaşanmaz, birinin helâl dediğine diğeri haram demezdi. Bugün bakıyoruz: Dört hak mezhep dedikleri Ehl-i Sünnet ekolünün fıkhı birbirleriyle çelişik helâl-haramlarla dolu. Birinin helâl dediğine diğeri haram diyebilmekte ve bu tenakuzları rahmet ve zenginlik olarak görebilmektedirler. En basit misal: “Allah adı anılmadan kesilen hayvanın eti bir mezhebe göre haramken diğerine göre helâl. Bari biri mekruh dese! O da değil. Yani işin içerisinde taban tabana zıtlık var, fakat ikisine de “hak” diyebiliyorlar! Bu bir tenakuz, bu bir çelişki değil midir? Bir şey ya helâldir, ya haramdır.
“İmam Malik bu konuda içtihadı hayli ağırdır: Kasten veya unutarak dahi olsa, Allah’ın adının anılmadan kesilen hayvanın etini yemeyi haram saymıştır. İmam Şafii, keserken özel olarak Allah’ın adını anmak şart değildir, demiştir.” (Kur’an Dersleri Meal & Tefsir, c.3, s. 218: Ali Bulaç)
Fıkıh aslında sadece edim ve ritüel ibadetlere taalluk eden davranış biçimi değil, hayatı kuşatan, hayata yön ve şekil veren bir yol haritasıdır. Haram-helâl, mekruh-müfsit veya mubah olan her davranış kalıbını belirleyen fıkhî kaidelerdir. Şu hâlde, öbür âlemde hesabını veremeyeceğimiz bir yanlışa düşmemek için bu âlemde yanlış yapmamalıyız. Yanlış yapmamak için tercih edeceğimiz fıkhî ekol çelişkilerle, tenakuzlarla değil, kalbimize itminan verecek nitelikte olmalıdır.
Tarih boyu, insanların bu konudaki en önemli açmaz ve handikapı “halef-selef” mantığı ile hareket etmeleridir. Tarihsel mirasa bağnazca sarılmak, körü körüne geleneklere bağlanmak vs.. Yani “biz babamızdan, biz atalarımızdan böyle gördük, babamın takip ettiği fıkıh ekolü benim için de bağlayıcıdır” demektedirler. Rabbimiz buyuruyor ki: “Ya ataları doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” (Bakara:170) 
Kısacası takip ettiğimiz fıkhi ekolü, takip ettiğimiz meşrep ve mezhebi iyi tahlil edip sorgulamak zorundayız. Kendimizi doğru yol üzere zannedip de, yanlış üzere edim ve ibadetlerimizi yapanlardan olmayalım. Şu hakikati bilmiş olalım ki, Rabbimizin namütenahi bir denge üzerine yaratmış olduğu kozmik âleminde bir çelişki göremediğimiz gibi inzal etmiş olduğu dininde de bir tenakuz bulmak mümkün değildir. Yalnız din adına ahkam kesen liyakatsiz bir takım alim müsveddelerinin tezvirat içerikli yorumlarıyla yüce dinimizi çelişkiler yumağına dönüştürmüşlerdir. Bunların bir çoğu TV’lerde boy gösterip din tacirliği yapmaktadır. Birinin helâl dediğine, diğeri rahat bir şekilde haram diyebilmektedir. Din bu mudur? Kur’an’ın özüne mugayir yapılan içtihatlar ve verilen fetvalar büyük sapmaları ve büyük veballeri de beraberinde getirmektedir. Arı duru olan dinimiz ne hâle getirilmiş? Din “yanılabilir” insanların insafına terk edilemez...
Ahzab Suresi’nin 33’ncü ayetinde belirtildiği üzere Ehl-i Beyt imâmları mutahhar olmaları hasebiyle beyanatları ictihad değil, nass hükmündedir. Ve Hak Teâlâ nezdinde bağlayıcıdır. (Nisa:59) İslâm ümmetinin büyük ekseriyeti ne yazık ki bu bağlayıcılıktan fersah fersah uzak bulunmaktadır. 
Ne üzücüdür ki bugün Irak ve Suriye’de IŞİD, el-Kaide ve el-Nusra gibi terör örgütlerinin insanlık dışı yöntemlerle işledikleri cinayetlerin temelinde içtihadlar sonucu oluşturulmuş fıkhi kurallar yatmaktadır. Bu kuralların gereği olarak o cinayetleri işlemektedirler. Allah Teâlâ’nın dini ancak bu kadar ters yüz edilir! Allah Teâlâ’nın dininden ancak bu kadar uzaklaşılır. “Onlara kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu.” (A’raf:175)
Bugün İslam ümmeti, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da, Pakistan’da ve daha nice beldelerde fıkhi yönlendirme ve manipülasyonlarla her biri birer ruh hastasına dönüşmüş terör örgütü mensuplarıyla karşı karşıyayız. Kur’an’ın özüne mugayir verilen fetvalarla beyinleri çamura bulanmış gençler tekbirler eşliğinde dünyanın en vahşi yöntemleriyle cinayetler işlemekte, katliamlar yapmaktalar...
Fıkıh deyip geçemeyiz, fıkıh bir Müslüman için en önemli parametre, en önemli yol haritasıdır. Alemlere rahmet Sevgili Peygamberimiz (s.a.a), “Dininizi kimden öğrendiğinize iyi bakın” diyerek ümmetini defaatle uyarmıştır. “Ben ilmin şehri isem kapısı da Ali’dir. Bana Ehl-i Beyt’imin kapısından gelin.” demiştir. Yine Ehl-i Sünnet kaynaklarında da meşhur olan bir hadiste, “Benden sonra sapmayasınız ve dalalete düşmeyesiniz diye size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların ilki Kur’an’dır, diğeri ise Kur’an ile sünnetimin muhafızı ve müfessiri olan Ehl- i Beyt’imdir.” 
Atalarımız boşuna dememiş: “Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” Günümüzde iş o raddeye varmış ki, yanlış aktarım, yanlış eğitim kişiyi sadece dinden etmiyor bir canavara dönüştürebiliyor. Bu durum sadece savaş ve çatışmaların olduğu bölgelere de has ve özgü değildir. Bakınız yaşamış olduğumuz bu topraklarda, başta kadınlara olmak üzere her Allah’ın günü şiddet olaylarına tanık olabiliyoruz. Gazete ve TV haberlerine bakın! Her gün envai çeşit cinayet haberleri ile karşılaşıyoruz. “Kopya çekerken yakalanan hukuk öğrencisi, kendisine kırık not veren bayan stajyer hocayı korkunç bir şekilde önce bıçaklıyor, sonra silahla öldürüyor.” Bu olaylar insanların Allah’tan nasıl korkup haşyet duymasını öğreten fıkıh kurallarından uzaklaşmış olmaktan kaynaklanmaktadır. Fıkıh “insan hayatı için yol haritası ve parametredir” demiştik.  Bu aynı zaman da insan ile Allah, insan ile insan, insan ile tabiat-çevre ilişkilerini belirlemektedir. Fıkıh insanı yüksek ahlâkî değerlere domine etmek için vardır. Fıkıh insanın şiddete teşbe yönünü törpüler, dizginler ve kişinin haddini bilmesini sağlar. Fıkıh ahirete endeksli, ilâhî rızaya uygun bir hayat nasıl yaşanır, onu öğretir. Fıkıh, insan hayatını disipline eder, insanı edepli kılar, ar ve us sahibi yapar. İnsan doğru fıkıh ile insicama kavuşur, arı duru bir hayatı kuşanır. Kısacası insan doğru fıkıh ile “Sırat-ı Müstakim” üzere bir hayat yaşar. 
Şu hâlde sonuş olarak ifade edecek olursak Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.a) aktarmış olduğumuz uyarılarını dikkate alarak din hükümlerini, İslâm fıkhını kimlerden öğrendiğimize dikkat edelim...

YORUMLAR

Nazım 4 gün önce
Gerçekten kapsamlı bir makale yüreğine saglik

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM