İki İslam

GİRİŞ: 07.07.2020 09:06      GÜNCELLEME: 07.07.2020 09:06
Rasthaber -  Bir zamanlar Merhum İmâm Humeynî ABD tarafından tasarlanmış "Ilımlı İslâm" projesi için "Amerikancı İslâm" tanımlamasını yaptığında bazı çevreler, "İslâm İslâm'dır, böyle tanımlama mı olurmuş?" türünden itirazlarda bulunmuşlardı. Elbette İslâm İslâm'dır, fakat İslâm düşmanları ve İslâm'ın özünü bilmeyen/ tevhidî değerden habersiz bir takım âlim müsvetteleri İslâm adına öylesine saptırıcı bir din anlayışını insanlara empoze etmişler ki hak-batıl birbirine karışmış vaziyette.. Ve ne yazık ki Müslümanım diyen insanların çoğu bu yanlış din anlayışına angaje olmuşlar. İnsanlara İslâm diye zerk edilen dinin ismi İslâm fakat öz itibariyle kendisi İslâm değil. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Özellikle İslâm coğrafyalarındaki iktidarların sunduğu İslâm anlayışında da bu farklılıkları rahat bir şekilde görebilmekteyiz. İktidar bazında bu süreç, yani eksen kayması "Sakife" ile başlamış olsa da biz bunu en net ve en belirgin bir şekilde Muâviye yönetimindeki Emevî İslâm (!) Devleti'nde görmekteyiz. Muâviye saltanata dönüştürdüğü yönetim anlayışının ismini İslâm koymuştu. Yani Allah Resulü'nün tebliğ ettiği katışıksız dinin ismi İslâm olduğu gibi, Muâviye'nin halka dayattığı dinin de adı İslâm olmaktadır. Bildiğiniz üzere Muâviye İmâm Ali tarafından behemehâl Şam valiliğinden azledilince etrafına topladığı çapulcu sürüsünden müteşekkil bir ordu hazırlayıp merkezî hükümete ve bu hükümetin başında bulunan İmâm Ali'nin şahsına savaş açmış ve üç buçuk ay süren bu savaşta on binlerce sahabe ve tabiinin ölümüne sebebiyet vermişti. İmâm Ali'nin şehadetinden sonra ise çok daha büyük bir ordu hazırlayarak İmâm Hasan'ın üzerine yürümüştü. Muâviye'nin niyeti Sıffin'de döktüğü kanın çok daha fazlasını dökmekti. Yapılan mütareke ile Muâviye'nin hevesi kursağında kalmış fakat şeytanî hinliklerinden vaz geçmemişti. İmâm Hasan'ı zehirleterek şehid etmiş ve iktidarını pekiştirmişti. Daha sonra aklı kıt sarhoş olan oğlu Yezid'i veliaht ilân ederek despotizme dönüştürdüğü İslâm'a bir de saltanat sistemini eklemlemiş oldu. İslâm'a saltanat (monarşi) sistemini sokan Muâviye'dir. Ve bu sistem Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı'da tartışılmaz bir şekilde devam etti. Bu nedenledir ki, "İslâm = saltanat" algısı insanların zihninde yer etmiş oldu. Emevîlerle başlayan saltanat sistemi "İslâm = saltanat" algısı tarihe de damgasını vurmuş oldu. Onların elindeki İslâm elbette ki öz Muhammedî İslâm değildi. Biz despotizm ve saltanat sistemi ile İslâm'ı nasıl bir tutabiliriz?

Sormak lazım, bu durum karşısında biz nasıl olur da hiçbir tasnifte bulunmadan "İslâm İslâm'dır" deyip işin içinden çıkabiliriz?

Bakınız, ilk zamanlar birçok âlim Emevî ve Abbasîlerin dayattığı İslâm anlayışını kabul etmediği için zindanlara tıkılmış, işkencelere maruz kalmış ve kimileri de katledilmişlerdi. Bildiğiniz gibi Ebu Hanife işkencelere uğramıştı. İmâm Malik ise işkence edilerek katledilmişti. Fakat daha sonraları bu mümtaz şahsiyetler adına oluşturulan ekol ve mezhepler Hicrî 285 yılında Harun Reşit tarafından absorbe edilerek ılımlı, (rejime yönelik tehlikesiz) hâle getirilmiş ve halk nezdinde içselleştirilmişlerdi. İşte saltanat sahipleri tarafından iğdiş edilmiş fakat halk tarafından kanıksanmış bu dinin adı da ne yazık ki İslâm olmaktadır. Çünkü bu dinde de içki, kumar, zina haram; bu dinde de namaz oruç hac ve zekât ibadetleri var. Bu durumda Müslüman halkın aklı karışmasın da ne olsun? Dinin içerisinde İslâm'a ait bir takım edim ve ritüeller olduğu görülünce elbette bunun da adını İslâm koyacaklardı. Bu menfî gelişmeler karşısında belirsiz ve flû bir durum ortaya çıkmış ve bu hâl hâlâ devam etmektedir...

Kerbelâ kıyamında ise durum tamamen farklı! Öyle ki, Ney Nevâ çölünde kimin öz Muhammedî İslâm'ı temsil ettiği, kimin batıl İslâm'ın peşinden gittiği bariz bir şekilde belli olmaktadır. Çünkü Kerbelâ kıyamı bizzat Peygamber vasîsi olan İmâm tarafından yapılmıştır. İmâm Hüseyin öz Muhammedî İslâm'ın temsilcisi olarak Kerbelâ kıyamı ile bütün Müslümanlara ve hatta dünya insanlığına yeryüzünde ontolojik/varlık sebebimiz adına bir algoritma, bir yol haritası sunmuş bulunmaktadır.

Fakat Yezid gibi zalim yöneticiler tarih boyunca iktidarlarını korumak adına öz Muhammedî İslâm'ın temsilcilerini katliam ve baskılara uğratmışlar, olmadık iftira ve tezviratlarla bidat ehli olarak tanıtmışlar. Sonuçta kendilerinin sunduğu din anlayışının İslâm olduğu sanılmış. Ve bu algı ne yazık ki günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. Hatta iş o raddeye varmış ki, sırf sahabe olduğundan dolayı Muâviye'yi temize çıkaran, onun İmâm Ali'ye karşı içtihad yaparak savaştığını, içtihadında hatalı olmasına rağmen bir sevap kazandığını iddia edenlere rastlamaktayız. Çünkü "Muâviye İslâm'ı" dediğimiz din anlayışında temel prensip olarak içtihadın zorluk ve meşakkatini çeken kişi isabet ederse iki sevap, yanlış yaparsa bir sevap kazanmaktadır! Muâviye'nin kapıkulu uleması Sıffin'de yapılan katliamı böyle temize çıkarmaktadır. Bu mantık İslâm dünyasının büyük bir kesiminde hâlâ geçerlidir. Allah Subhanehu ve Teâlâ Kûr'ân-ı Kerim'inde "Taammüden bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir ve taammüden bir insanın öldürenin yeri ebedi cehennemdir." (Mâide:32; Nisâ:93) diyecek ama siz bu ayetleri ayaklarınızın altına alıp, "yok efendim 'Benim sahabelerim gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysanız sizi doğru yola götürür' safsatasını hadis diye baş tacı edecek ve katil Muâviye'yi temize çıkaracaksınız! Ve bu sapkın inancınızın, bu sapkın dininizin ismini İslâm koyacaksınız! Yuh artık!

Hiç kimse kusura bakmasın, biz zalimlerin, katillerin dininden değiliz, biz zalimleri temize çıkaranların dininden beriyiz. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: "Zalimi sevme, zalime meyletme yoksa sana da ateş dokunur." (Hûd:113)

Bakınız, bugün de devlet bazında zalimlere meyleden, zalimlere itaat eden Müslümanların başındaki yöneticileri görüyoruz. Bunlar zalim emperyalist güçlere itaat ederek bir taraftan yönettikleri halklarına diğer taraftan komşu ülkelere zulmetmektedirler. Halklar da maatteessüf ki bu zalim yöneticilere itaat etmektedir. Halkına hem zulmeden, hem ihanet eden bu zalim yönetimlerin başında Suudi Arabistan gelmektedir. Kendilerini "hadim'ül harameyn" olarak tanıtan ve İslâm dinin temsilcisi olduklarını iddia eden bu alçak, bu nesebi gayri sahih haramilerin İslâm'la ne alâkaları olabilir? Sırf ABD'nin buyruğu üzerine yedeğine aldığı (kendisi gibi zalim) 9 Arap ülkesi ile birlikte 5 küsur seneden beri mazlum Yemen halkını bombalamaya devam etmektedir. Yemen kent ve köyleriyle bütün yerleşim birimleri adeta enkaz yığınına dönmüş vaziyette. Şehirlerin alt yapıları da tahrib edilmiş durumda. İçme suları yok. Açlık ve sefalet had safhada. Her dakika açlıktan çocuklar ölüyor. Tifo, tifüs ve kolera gibi salgın hastalıklar her tarafı sarmış vaziyette. Bombardumanlarda ölen insanların sayısı belli değil. Ve bu zalimlere dur diyen yok. Direniş cephesinin bir kolu olan  Ensarullah bütün zorlu koşullara ve orantısız şartlara rağmen zalimlerin saldırılarına karşı direnmeye devam ediyor. Bir tarafta öz Muhammedî İslâm'ı temsil eden direniş cephesi, diğer tarafta Amerikan İslâm'ını temsil eden katil kırk haramiler.

Yani biz "İslâm İslâm'dır" desek bile çok bariz bir şekilde iki tür İslâm'ın varlığı bütün etkisi ve hak-batıl temsiliyeti ile kendisini göstermektedir...

Yine aynı şekilde bugün bu topraklardaki cemaatlerin, tarikatların, ekol ve mezheplerin durumuna bakın, her birinde farklı İslâm anlayışı mevcut! Birinin helâl dediğine diğeri haram diyor. Birinin müfsit dediğine diğeri mubah diyor. Oysa doğru bir tanedir. İki doğru olmaz. Ama bunların hepsine hak diyenler var.

Evet, farklılıklar arz etse de, herkesin anlayışına göre şekillendirilse de bugün tedavülde olan iki din var ve bu iki dinin de ismi İslâm! Siz hangisindensiniz? "İşte efendim bizim büyüklerimiz, babamız, dedemiz, atalarımız şu mezheptendi, şu tarikattandı, şu din anlayışındandı biz de onların takipçileriyiz!" demeniz sizi temize çıkarmaz. Böylesi tutum sergileyenler hakkında Yüce Rabbimiz şöyle bir ikazda bulunuyor: "Ya ataları doğru yolda olmayan kişiler idiyseler!" (Bakara:170)

İnsanların din anlayışlarının farklılığına rağmen hak bir tanedir, doğru bir tanedir, hakiki din bir tanedir. O da, Ehl-i Beyt imâmlarımızın temsil ettiği öz Muhammedî İslâm'dır. Sevgili Peygamberimiz nübüvvetin devamı olan velâyet bayrağını Hicrî 10'ncu yılın 18 Zilhicce'sinde İmâm Ali'ye teslim etmiş bulunmaktadır. O gün Gadir-i Hum'da söylenenleri hatırlayalım: "Ben kimin sahibi/mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır. Benden sonra Ali'ye itaat edin. Ali benim vâsîmdir. Ali hak iledir, hak Ali iledir. Ali ne tarafa yönelse hak o taraftadır. Ali Kûr'ân-ı natıktır. (Ali konuşan Kûr'ân'dır.) Ali yaşayan Kûr'ân'dır. Ben ilmin şehriyim, kapısı da Ali'dir. Bana o kapıdan gelin. Ey ashabım size Ali'yi vasiyet ediyorum. Ey ashabım, benim Ehl-i Beyt'im Nûh'un gemisi gibidir. Ona sığınan kurtuluşa erer. Yüz çeviren helâk olur. Ey ashabım benden sonra yanlış yollara sapmayasınız diye size iki ağır emanet bırakıyorum bunlardan ilki Allah'u Teâlâ'nın kitabı olan Kûr'ân-ı Kerim, ikincisi ise Kûr'ân-ı Kerim ile benim sünnetimin muhafızı ve müfessiri olan îtretim/Ehl-i Beyt'imdir. Benim Ehl-i Beyt'im ve Kûr'ân cennette kevser havzı başına gelene dek birbirinden ayrılmazlar. Benden sonra Ehl-i Beyt'ime nasıl davranacağınıza dikkat edin. Ya Rabbi Ali'ye dost olana dost ol, düşman olana düşman ol."

Şimdi sormak lâzım, Sevgili Peygamberimiz bu vasiyetini yaptıktan üç ay sonra ahirete irtihâl etmesinin akabinde bu ümmet Ehl-i Beyt'e nasıl davrandı? Yok efendim, "Fatıma validemizin kapısı yakıldı mı, yakılmadı mı?" tartışması yerine, Ehl-i Beyt'in ismet ve mahremiyeti hiçe sayılarak evine baskın yapıldığına dair Sünni kaynaklarda bolca veri var. Merak edenler araştırsın lütfen.

Tarih boyunca zaman zaman toplumsal değişim ve dönüşümler esnasında manipülatif karşı girişimler olmuştur. Bu tür hareketlere "karşı devrim" diye bir tanımlama yapılmaktadır. Ne yazık ki, Ben-i Said'in çardağında yaşananlar bundan başkası değildi. Bu gelişme ile ilintili olarak orada "dine karşı din" devreye sokulmuş oldu. Fakat insanların çoğu ilk üç halife dönemini içselleştirip kanıksadığı için Allah Resulü'nün insanlara sunduğu İslâm ile o üç şahsın uyguladığı İslâm aynı görüldü. Muâviye döneminde ise "öz Muhammedî İslâm" ile "Muâviye İslâm'ı" belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Ancak ne yazık ki tarihî süreç içerisinde "Muâviye İslâm'ı" da ümmetin büyük çoğunluğu tarafından kanıksanmış oldu. "Muâviye İslâm'ı"nın bugünkü temsilcisi Suudi Arabistan ve onun türemesi olan vahabî tekfirci gruplardır. Bunların üst aklı ise Amerika Birleşik Devletleri'dir. Bu nedenledir ki, Merhum İmâm Humeynî kuklayı değil, kuklacıyı işaret ederek çok isabetli ve yerinde genel bir değerlendirme yapmış ve öz Muhammedî İslâm'ın dışında olan tüm yapı ve unsurları "Amerikancı İslâm" diye tanımlamıştı.

Tarih boyu iktidar için iç çatışmalarda kullanıldığı gibi dış düşmanın da Müslümanları birbirine kırdırmak için kullandığı hep "İslâm'a karşı İslâm" retoriği olmuştur.

Sonuç olarak tekrar edecek olursak, geçmiş tarihte bunun adı "Muâviye İslâm'ı" olurken, günümüzde de "Amerikancı İslâm" olmaktadır. Ayrıca buna günümüz tabiriyle , "Paralel İslâm" adını da verebiliriz. Çünkü öz Muhammedî İslâm'ın karşısında olan her yapılanma "paralel" kapsamındadır. Velev ki onun da adı İslâm olsun...

YORUMLAR

REKLAM