Bu Türk’ün Varlığı, O Kürt’ün Varlığına Armağan Olsun – 3

GİRİŞ: 14.11.2020 19:37      GÜNCELLEME: 14.11.2020 19:37
Rasthaber -  İlk gün derse gelmişti, gördüm. Aradım ve bahçede beklediğimi söyledim. Kalbim ağzımda atıyordu. Planladığım tüm konuşmayı unuttum. Konuya direk girmeye karar verdim. Yanıma geldi. Biraz konuştuktan sonra lafı dolandırmadan direk sordum:

-Düşündüm ve karar verdim. Hayatımı birleştirmeye değecek biri çıkar mı karşıma diye endişelenirken siz çıktınız. Benimle evlilik maksadı ile tanışmayı kabul eder misiniz?

Yüzüm yerde bakamıyordum. Gözyaşlarımı zor tutuyordum. Bitmeyecek gibi gelen sessizlik…

-Ben nasıl diyeceğimi bilmiyorum, ama ben de sizi düşünüyordum. Yaz boyunca kurdum kafamda. Teklifinize “evet” demek en çok istediğim şey, ama…

Yutkundu. Gözleri dolmuştu. Sanki dokunsam ağlayacaktı. Etrafına bakındı. Derin bir nefes aldı. Bu sefer gözlerimi kaçırmadım. Merakla bekledim.

-Ama?!

-Ama ben. Ben, tatil sürecinde çok değiştim. Elbette birden bire olan bir şey değil. İdeolojik anlamda kendinize yakın hissettiğiniz Fırat değilim belki de.

-Anlamadım.

-Ben içinde bulunduğum camiadan ayrıldım. Biliyorsunuz ben kürdüm ve Kürtlere yapılan haksızlıkları sürekli dile getiririm.

-Biliyorum. Bu, size yaptığım teklifi iptal etmez.

-Büyük Kürdistan için hayaller kuruyor olsam bile mi?

-Evet, böyle olsanız bile.

 Bu cümle, düşünmeden ağzımdan çıkmış değildi. Kürtlerin bir kısmının bunu savunma sebebini biliyor ve onları anlıyordum. Onları buna iten şeyi…  Çünkü etki tepki meselesiydi vakıa. Biraz konuşulsa o da değişir, durumu fark eder ve bunun ancak emperyalistlere yarayacağını görürdü. Bu konuda ona doğru kıstası sunabilirdim. Ona olması gereken perspektifi sunabilirdim. O, bunu anlayacak biriydi.

-Emin misiniz?

-Devrimciliğim kadar eminim.

Gülümsedi. Boynundan poşusunu çıkardı. Gözlerime baktı.

-Sol yanımın emanetçisi olur musun devrimci kadın?

Gözyaşlarıma beynimin sözü geçmiyordu artık. Kafamı salladım. Poşuyu boynuma doladı.

-Beni onurlandırdığın için teşekkür ederim Zeynep.

Ailelerimize haber ettik hemen. Uzatmak istemiyorduk. Hiçbir birikimimiz yoktu, ama halletmenin kolay yolunu bulduk. Fırat’ın bekâr evine ihtiyacımız olan eksik eşyaları bir spotçudan alıp hallettik. Fırat’ın yarı zamanlı işinden aldığı 2 bin liranın 700 lirası ile kiramızı ödeyip kalanıyla masraflarımızı çıkaracağız diye planladık. Sade bir nikâh ile masraf etmeden halledecektik düğünü. Her anının antikapitalist olmasına söz verdiğimiz için gelinlik yerine beyaz bir elbise, damatlık yerine şalu – şipik diktirmeye karar verdik. Düğüne dört ay kala ben de yarı zamanlı bir iş buldum. Günlük üç saat kütüphanede çalışıp aylık 350 lira alıyordum. Bizim için sorunsuz geçen süreç, çevremize dert oluyordu. Sayısız insan/şeytan, sürekli fısıldayıp duruyordu. Fırat’ın Kürt olmasından tutun da evimize, düğünümüze kadar laf edip duruyorlardı. Kapitalizmin hem gönüllü kölesi hem gönüllü reklam ajansıydı bazı insanlar. Ailem yanımda olmasa belki de kaldıramayacağım bir yüktü. Fırat’ın kulağına ise mezhepçilik vesvesesi fısıldıyorlardı. Ailesi, Şii olmam sebebiyle çokça sıkıntı çıkarsa da dayanıyorduk. Önemli olan ikimizin ne düşündüğüydü sadece.

Fırat ile farklı düşündüğümüz Kürdistan fikrini uzun uzun konuşmaya ikimiz de çekinsek de ben bazen bunun üzerine konuyu açıp ufak ufak fikrimi anlatmaya çalışıyordum.

-Sizin ötekileştirilip faşizmin saldırılarına maruz kaldığınızı biliyorum. Ülkenin yetimleri olduğunuzu, anadiliniz üzerinde olan baskıları biliyorum. Üniversitelerde bile rahat bırakılmadığınızı, ırkçılık ile yaşam standartlarınızın düşürüldüğünü… Dahası psikolojik olarak ne denli şiddete maruz kaldığınızı… Hep mazlumsunuz. Ama bin kez mazlum olsan bile bir kez zalim olmaman gerekir. Büyük Kürdistan için size yardım edecek olanlar, bugüne kadar hayrına bir şey yapmadı, biliyorsun. Emperyalizmin babası, size bir ülke vaat ediyor, ama bunun karşılığında sizden üs isteyecekler. Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi, Irak’ı karıştırmak için sizi kullanacaklar. Belki sizin hayat standardınız yükselecek, özgür olacaksınız, baskılar bitecek; ama bunun için başka insanların hayatını mahvetmek üzere ülkelerini karıştırıp sizi kullanacaklar. Bu, seni düşündürmüyor mu? Üstelik biliyorsun, Kürt ırkçıları da var. PKK var. Bunlar kullanışlı maşa iken…

-Halkımın çığlığı, arşa ulaştı Zeynep. Vergisini verip askerliğini yaptığım ülkenin sosyal olarak vatandaşı sayılmıyor ve dilimden mahrum ediliyorum. Kürt, bir küfür olarak kullanılıyor bu coğrafyada.  Bütün bunlar olurken herkes nerede? Bizi kim düşünüyor, birkaç vicdan ehlinden başka? Neden ülkelerin yurttaşları, bize yapılana itiraz etmiyor. Irkımın adına bile tahammül yok. Bizi savunmayanlar için biz de kayıtsız kalırız. Hem, bunun olacağı kesin de değil. Belki sadece topraklarımın nimetlerinde ortaklık etmek isteyecek.

- Buna inanıyor musun? Tavizsiz bir iyiliğe? Dahası kansız bir bölünmeye?

Çoğu zaman bu kadar konuşup kalıyorduk. İlerlese ne olacağından korkup sessizliğin güvenli limanına sığınıyorduk. Günler geçiyor, sevgimiz güçleniyordu. Eylemleri, mitingleri, çalışmaları, hiçbir zaman ihmal etmiyorduk. Beraber çıktığımız her meydan, bizi daha da bağlıyordu birbirimize. Ama bir gün hayatımın akışını değiştireceğinden haberim bile olmadan Fırat’ın bir arkadaşı ile tanıştım; Perviz. Masanın sessizleştiği bir zamanda Perviz, aniden elindeki telefondan başını kaldırıp şöyle dedi:

-Lanet faşistler, yine bir Kürt’ü katletmiş.

Fırat, telefonu eline aldı, haberi okudu ve yüzü kasıldı.

-Ne olmuş Fırat?

-Sana sonra anlatırım canım. Yok bir şey.

-Nasıl yok bir şey Fırat! Ver, Zeynep de okusun haberi. İran’ın molla rejiminin yediği haltı görsün.

Durumu anlamıştım. Perviz, ortalığı karıştırmaya gelmişti kesinlikle. Bu durumu önceden ayarladığına şüphe yoktu.  Durumu en yumuşak şekliyle toparlamaya çalıştım ve söze şöyle devam ettim:

-Faşizm, kimden olursa olsun kabul edilemez. Zalimin de mazlumun da mezhebi ve ırkı olmaz. Vatandaşın yanlışını yönetime mal edemezsiniz. Rejim ne demek bilseniz, İran için böyle bir tanımlama yapmazdınız sanırım. İnkılabî bir yönetim, faşist olamaz. Zaten zalime karşı yapılmış bir devrimden bahsediyoruz. Ha, eğer ülkedeki anadilde eğitim, eşit yurttaşlık haklarına rağmen bölücülük yapanlardan bahsediyorsanız, faturayı bölücü olana kesmelisiniz; İslam Devrimi’ne değil! Ayrıca hükümetler yanlış yapabilir; sorun, denetleme kurumunun işlememesidir. Demek istediğimi anlıyorsunuz diye düşünüyorum.

-Anlaşıldı gelin hanım. Mutlak bağlılık, mutlak zafiyet doğurur, bilirsiniz.

-Durumun bağlılıkla ilgisi yok. Medya, kimi zalim, kimi mazlum gösterirse ona inanıyorsunuz. Dikkat edin, o haber ajansını kimin fonladığını herkes biliyor.

-Sakin ol Zeynep!

Fırat’ın bu çıkışına bozulmuştum. Haklıya haklı demek, vazifesiydi. Uyarılması gereken ben değildim.

-Fırat! Beni, en çok haksızlığa susuşun üzer. Kimi, neyi, kıstas alacaksın unuttun sanırım.

Ayağa kalktım. İçtiğim çayın parasını masaya koydum. Bu ufak bir protestoydu. Fırat anlayacaktı.

-Sakin ol Zeynep! Nereye?

Ses tonu, bana olan kızgınlığını açık ediyordu. Yüzündeki öfkeyi, ilk kez görüyordum. Fırat gitmiş, başka biri oturmuştu o masaya.

-Bilirsin canım. Ben size yapılan zulmü de lanetlerim, PKK’yı da Kürt ırkçısını da. Batı Asya’da hangi ülkede olursa olsun haklı, ister sağcı olsun ister solcu, ister Türk olsun ister Kürt, ayırt etmeden haklı derim. Savunurum. Susmam. Susulmasını ise, dilsiz şeytanlık bilirim.

Perviz, iyice hadsizleşmişti. Zırvalarına devam etti. Delilsiz konuşuyor, Amerikan ağzı yapıyordu. Fırat ise, tek kelime etmiyordu.

-Artık susun Perviz Bey. Eğer bir delil ile gelirseniz, söz veriyorum sizi dinleyeceğim. Ve Fırat! Sen de hangi masada oturacağına karar ver ya da delillendir ki susuşunda haklısın diyeyim.

Hızlıca eve gittim. Peşimden gelmedi, aramadı bile. Bahsedilen haberi Farsça aradım. Öldürülen kişi, bir Kürt ırkçısıydı. Haberi bir kez de İngilizce aradım. Öldürülen kişinin sicilinden bahsetmiyor, sadece ırkına vurgu yapıyordu. Olay, zaten bir mahalle kavgasıydı. Devletle alakası yoktu bile. Ama tabi ki Perviz, bu haberden girip konuyu İslam Cumhuriyeti’ne getirmişti. Hükümetin eksiklik ve yanlışları elbette vardı bazı noktalarda ve bu, onlara mahsus değildi. Tüm yurttaşlara dönüktü. Yaşam standartları noktasında eşit yurttaşlardı. Psikolojik baskı yoktu. Fırat, tüm bunları göremiyor muydu? Acaba o Kürt, bu Türk için feda olur muydu? Artık şüpheliydim. Bir kez haksızlığa susana artık nasıl itimat edebilirdim ki?

Devam edecek…

YORUMLAR

REKLAM