ABD, Suriye’nin petrolünü çalmak için askeri yığınak başlattı

GİRİŞ: 28.08.2020 08:49      GÜNCELLEME: 28.08.2020 08:49

Rasthaber -  Şimdi ABD, ülkedeki petrolü kontrol edip sömürme amacıyla Suriye'de kalmaya devam ediyor. Bu, ABD'nin Ortadoğu'da İran ve Pentagon'un “büyük güç” rakipleri olarak tanımladığı Çin ile Rusya zararına kendi yeni sömürgeci egemenliğini dayatma yönündeki daha kapsamlı askeri harekâtının bir parçasıdır.


ABD ordusu geçtiğimiz hafta boyunca Irak sınırından Suriye'ye konvoylar gönderdi. Bu, savaşın harap ettiği ülkedeki ABD müdahalesinde önemli bir artış gibi görünüyor.

 
Suriye'deki kaynaklara göre, konvoylar, El Tanf kavşağında görüldü. ABD ordusunun, Irak, Suriye ve Ürdün arasındaki bu üçlü sınırın yakınında bir garnizonu bulunuyor. Ardından Suriye'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor ve Haseke illerinde bulunan ABD üslerine doğru yol aldılar. Görgü tanıkları, konvoylarda tank, zırhlı araç, petrol tankeri ile silah ve lojistik malzeme taşıyan kamyonlar olduğunu söylediler.
 
ABD kuvvetlerinin Fırat Nehri'nin doğusundaki takviyesi, Washington'ın, yeni çıkmış bir Amerikan petrol şirketi olan Delta Crescent Energy LLC ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında bir anlaşma imzalanmasını tertiplediğinin açığa çıkmasının ardından geliyor. Esas olarak Suriyeli Kürt YPG milislerinden oluşan SDG, Washington'ın ülkedeki vekil kara gücü işlevi görüyor.
 
ABD ordusu tarafından kamyonla taşınan teçhizat arasında, şirketin Suriye petrolünü çıkarıp pazarlamasına yardımcı olacak iki modüler rafinerinin parçaları olduğu sanılıyor.
 
Bu anlaşma, işgal edilen bir ülkenin doğal kaynaklarının işgalci yararına sömürülmesini yasaklayan Cenevre Sözleşmeleri'ne göre bir savaş suçu oluşturmaktadır. Suriye'deki ABD işgali örneğinde, bu, daha da açık bir uluslararası korsanlık eylemidir; zira ABD'nin ülkedeki askeri varlığı Suriye hükümeti ya da Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmış değildir.
 
Delta Crescent Energy ile Pentagon'un Kürt vekilleri arasında Washington'ın arabuluculuğuyla yapılan anlaşmanın varlığı, ilk kez 30 Temmuz'da Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham tarafından bir Senato Dış İlişkiler Komitesi toplantısı sırasında açığa vurulmuştu.
 
Graham, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'ya, Suriyeli Kürt güçlerinin Mazlum Kobani olarak bilinen komutanının kendisini “kuzeydoğu Suriye'deki petrol sahalarını modernleştirme” anlaşması hakkında bilgilendirdiğini ve Trump yönetiminin bunu destekleyip desteklemediğini sorduğunu söylemişti.
 
“Destekliyoruz,” yanıtını veren Pompeo şöyle devam ediyordu: “Anlaşma umduğumuzdan biraz uzun sürdü ve şimdi uygulama safhasındayız; bu çok güçlü olabilir.”
 
O zamandan beri, James Cain'in de Delta Crescent Energy şirketinin sahipleri arasında olduğu ortaya çıktı. Cumhuriyetçi Parti'nin Kuzey Carolina yetkilisi ve ABD'nin Danimarka eski büyükelçisi olan Cain, ABD'li asker Chelsea Manning'in idam edilmesini talep ederek kötü bir şöhret kazanmıştı. Manning, ordu savaş günlüklerinden ve diplomatik yazışmalardan oluşan yüz binlerce belgeyi WikiLeaks'e sızdırarak ABD'nin Afganistan ve Irak'taki savaş suçlarının ifşa edilmesinde oynadığı rol nedeniyle hapse atılmıştı. Şirketin yönetim kurulunda ayrıca James Reese bulunuyor. Eski bir Delta Force subayı olan Reese, ordudan emekli olduktan sonra özel güvenlik danışmanı ve Fox News yorumcusu oldu.
 
Şirketin bir siyasi yandaşlık ilişkileri içinde kurulduğundan şüphelenmek için her türlü neden mevcuttur. Haberlere göre anlaşma, ABD Merkez Komutanlığı'nın (CENTCOM) başındaki General Kenneth McKenzie'nin himayesi altında “sonuca bağlanırken”, ABD ordusu anlaşmanın uygulanmasını kolaylaştırıyor.
 
Pompeo'nun, bu anlaşmanın “güçlü” olduğunu kanıtlayabileceği iddiasına gelince, Suriye'nin dünya petrol rezervlerinin sadece yüzde 0,1'ini oluşturduğu düşünüldüğünde, bu kesinlikle onun küresel ekonomik önemi ile ilgili değildir. Anlaşma, daha çok, Suriye hükümetini ve halkını neredeyse on yıllık bir savaşın ardından yeniden inşa için son derece ihtiyaç duyulan kaynaklardan yoksun bırakmanın bir aracı olarak hizmet ederken, aynı zamanda ABD'nin devam eden askeri işgali ve ülkenin parçalanması için bir bahane sağlıyor.
 
Anlaşma, Trump'ın geçtiğimiz yılın Ekim ayında başlattığı ABD taktiklerindeki değişikliğin sonucudur. Trump, o zaman, Türkiye'nin kuzeydoğu Suriye'yi istila ederek Washington'ın Kürt müttefiklerini sınırdan uzaklaştırmasına yeşil ışık yakmış; Washington'ın “ebedi savaşları”na son verme ve bütün ABD askerlerini Suriye'den çekme konusunda epey demagoji yapmıştı.
 
ABD ordusu ve istihbarat aygıtı içinden eleştiri yağmuruna tutulan Trump, “petrolü almak” için Suriye'de bir ABD gücü bırakacağını açıklayarak geri adım atmıştı.
 
Trump o zaman yaptığı açıklamada şunları söylemişti: “Her zaman söylemişimdir: eğer giriyorsan, petrolü al. Biraz paraları olsun, nakit akışları olsun diye Kürtlerle beraber çıkaracağız. Belki büyük petrol şirketlerimizden birini götüreceğiz ve bu işi düzgün bir şekilde yapacağız.”
 
Petrol anlaşmasının duyurulması, Suriye hükümetinden sert eleştirilere yol açtı. Suriye'nin Birleşmiş Milletler Temsilcisi Beşar Caferi, geçtiğimiz hafta Güvenlik Konseyi önündeki konuşmasında, Washington'ı “Suriye petrolünü çalmak ve Suriye devletini ve halkını, insani durumu iyileştirmek, geçim ihtiyaçlarını ve yeniden inşayı sağlamak için gereken temel gelirlerden mahrum etmek” ile suçladı. Caferi ayrıca hem ABD'yi hem de Avrupa Birliği'ni, “özellikle korona pandemisi ve vahim etkileri göz önüne alınacak olursa, Suriyelilerin temel gıda, ilaç ve tıbbi donanım ihtiyaçlarını edinmelerini engelleyen” bir yaptırım rejimi uygulamakla itham etti.
 
Devlet Başkanı Beşar Esad'ın Şam hükümetinin başlıca müttefikleri olan İran ve Rusya da ABD'nin petrol anlaşmasını Suriye'nin ulusal egemenliğinin çiğnenmesi olarak kınadı. Anlaşmayı kınayanlar arasında, Suriye'deki işgali ve fiili ilhakı devam etmekte olan Türk hükümeti de vardı.
 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, Washington'ı ikiyüzlüce “uluslararası hukuku hiçe sayan, Suriye'nin toprak bütünlüğüne, birliğine ve egemenliğine kasteden” bir adıma destek verdiği gerekçesiyle kınayan bir açıklama yaparken, petrol anlaşmasının “terörizmin finansmanı” kapsamına girdiği suçlamasında bulunmuştu. Ankara, YPG'yi, Türkiye'deki Kürt ayrılıkçı hareketi Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir kolu olarak görüyor. PKK, hem ABD'nin hem de Türkiye'nin “terör” örgütleri listesinde yer alıyor. Erdoğan hükümeti, Suriye sınırı yakınlarında Kürtlerin kontrolündeki herhangi bir oluşumun sağlamlaşmasını Türkiye'nin ulusal güvenliğine bir tehdit olarak görüyor.
 
Petrol anlaşması, kuzeydoğu Suriye'deki tehlikeli gerilimleri yoğunlaştırmış durumda. Burada ABD, Rusya, Türkiye, Suriye ve YPG güçleri ile IŞİD'den geriye kalanlar, yakın bir mesafe içinde faaliyet gösteriyor.
 
18 Ağustos günü, aynı gün içinde, Suriye'nin –şu anda Amerikan ordusunun ve onun Kürt vekillerinin kontrolü altında bulunan– Deyrizor'da bulunan Conoco petrol sahası yakınlarındaki ABD üssü ilk kez roket saldırısına uğrarken, bir Rus tümgeneral el yapımı bir patlayıcıyla öldürüldü.
 
Pentagon, roket saldırısından İran'ı ve İran'la bağlantılı milisleri sorumlu tutarken, üst düzey Rus subayın öldürülmesinden başlangıçta IŞİD sorumlu tutuldu. Durumun böyle olduğuna dair bir kanıt yok ve Rus generalin öldürülmesinin Washington ve onun Kürt vekillerinin işi olabileceğine dair bir hayli spekülasyon yapıldı.
 
Ondan bir gün önce, 17 Ağustos'ta, bir ABD konvoyu, Haseke'deki bir kontrol noktasında Suriye hükümeti güçleriyle silahlı çatışmaya girerken bir Suriyeli asker öldü, ikisi de yaralandı. ABD'nin ve Suriye'nin olaya ilişkin açıklamaları birbiriyle çelişiyordu. Pentagon, konvoyun kontrol noktasını geçtikten sonra kimliği belirsiz unsurların saldırısına uğradığını iddia ederken, Suriye hükümeti, konvoyu durdurmaya çalışmalarından sonra ateş açıldığını söylüyordu. Olay sırasında ABD'nin zırhlı araçlarına Apache helikopterleri eşlik ediyordu.
 
ABD ordusu yetkilileri, Amerikan ve Rus askerleri arasındaki karşılaşmaların neredeyse gündelik bir olay olduğunu bildiriyorlar. Rusya, Türkiye sınırındaki Kamışlı havaalanındaki üssünü kuvvetlendirip oraya saldırı helikopterleri getirerek, bölgedeki kuvvetlerini takviye etmiş durumda. Bu arada Rusya, bir ABD üssüne yaklaşık bir kilometre uzaktaki Mazlum köyüne yirmiden fazla tank ve zırhlı araç konuşlandırdı.
 
ABD emperyalizmi, 2011'de rejim değişikliği operasyonunu başlatmasından beri Suriye'de savaşta. CIA destekli İslamcı milislerin vekil olarak kullanıldığı bu operasyonun amacı, Esad hükümetini devirmek ve Şam'da ABD kuklası bir hükümeti kurmaktı. ABD daha sonra hem Suriye'de hem de Irak'ta, önceden silahlandırıp finanse ettiği İslamcı milislerden ortaya çıkan IŞİD'le mücadele bahanesiyle doğrudan askeri müdahale başlattı. Bu müdahaleler, yüz binlerce insanın ölümüne yol açtı ve milyonlarcasını yerinden etti.
 
Şimdi ABD, ülkedeki petrolü kontrol edip sömürme amacıyla Suriye'de kalmaya devam ediyor. Bu, ABD'nin Ortadoğu'da İran ve Pentagon'un “büyük güç” rakipleri olarak tanımladığı Çin ile Rusya zararına kendi yeni sömürgeci egemenliğini dayatma yönündeki daha kapsamlı askeri harekâtının bir parçasıdır.
 
Bu hedefler, bizzat ABD içindeki ekonomik ve toplumsal kriz eliyle yönlendirilen derin siyasi istikrarsızlıkla birleştiğinde, Suriye'de artan askeri sürtüşmelerin hem bölgesel hem de büyük güçleri içine çekecek daha geniş bir savaşa dönüşmesi tehlikesini arttırıyorlar.
 
Bill Van Auken
WSWS

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM