ABD'nin stratejik hedefleri İran'a karşı bir savaş olmadan gerçekleştirilemez

GİRİŞ: 23.09.2019 08:59      GÜNCELLEME: 23.09.2019 08:59

Rasthaber -  Amerika Hazar Havzası'ndaki ve Basra Körfezi'ndeki stratejik enerji rezervleri üzerinde dizginsiz egemenlik ileri sürmeyi ve böylece ABD emperyalizmini, başlıca rakiplerinin, özellikle de Çin'in gerek duyduğu petrolü ve doğalgazı karneye bağlayacak bir konuma yerleştirmeyi amaçlıyordu. Bu stratejik hedef, İran'a karşı başka bir savaş olmadan gerçekleştirilemez.


Trump, İran'a yönelik savaş planları için güvenlik konseyini topladı
 
ABD Başkanı Donald Trump, 20 Eylül günü, ABD Savunma Bakanı Mark Esper'in ve Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford'un İran'a karşı askeri bir saldırı için önerilerini dinlemek üzere Ulusal Güvenlik Konseyi'ni topladı.
 
New York Times'a konuşan üst düzey bir yönetim yetkilisine göre, ordu kurmaylarının, “seçeneklerin alt kısmında” askeri saldırı düzenlemeyi tavsiye etmesi bekleniyor. Bunlar, İran'ın, insansız hava araçlarını (İHA) ya da güdümlü füzelerini fırlatma kapasitesine sahip olduğuna inanılan askeri tesislerine ve bu tür silahların konulduğu tesislere yönelik saldırıları kapsayacak.
 
Olası hedeflerin “daha üst kısmında”, İran'ın rafinerileri, diğer petrol tesisleri ve İslami Devrim Muhafızları'nın askeri üsleri bulunuyor
 
Trump, daha önce, geçtiğimiz Haziran ayında, İran'ın kendi toprakları üzerindeki bir ABD casus İHA'sını vurup düşürmesinin ardından böyle bir teklifi onaylamıştı. Daha sonra, kendi açıklamasına göre, bombalar ve füzeler ateşlenmeden sadece 10 dakika önce saldırıları iptal etmişti. ABD başkanı, o zaman, bunu İranlıların yaşamlarını kaybetmesinin orantısız olacağı için yaptığını iddia etmişti. Gerçekte ise Washington, İran'ın ABD'nin saldırılarına bölgedeki ABD gemilerini ve üslerini vurarak karşılık vereceğini ve bunun da çok sayıda Amerikalı askerin ölümüne yol açacağını hesaplamıştı. Görünüşe göre Beyaz Saray, bu kez böyle bir bedeli kabul etmeye hazır.
 
ABD'nin emperyalist saldırganlık eylemleri önerisinin bahanesi, Suudilerin petrol tesislerine 14 Eylül'de düzenlenen saldırılardır. Bu saldırılar, krallığın petrol üretimini yarıya düşürmüş ve piyasalarda işlem gören petrol fiyatlarını Pazartesi günü yüzde 20 arttırmıştı.
 
Şimdiye kadar Washington, bu saldırılardan İran'ın sorumlu olduğu suçlamasını ispatlayacak tek bir kanıt sunmuş değil. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, kim tarafından yapıldıkları hakkında hiçbir şey bilinmeden, daha Suudi tesislerinde yangın devam ederken saldırılardan İran'ı sorumlu tutmuştu.
 
“Büyük yalan” tekniğine başvuran ABD'li yetkililer, bunların, emperyalist savaş için eleştirisiz bir propaganda kurumu işlevi gören şirket medyası tarafından tekrarlanacağının rahatlığı içinde, iddialarını durmadan yineliyorlar.
 
ABD'nin iddialarının bütünüyle asılsız olduğu, yönetimden üst düzey yetkililerin sunduğu anlatının değişmeye başlamasıyla giderek daha açık hale geldi.
 
Yönetim içindeki önde gelen İran karşıtı sertlik yanlısı Pompeo, başlangıçta İran'ın suçlu olduğunu ilan etmiş ve Yemen'deki Husilerin sorumluluğu üstlenmesini, bu tür saldırıları düzenleyebilecek teknik beceriden yoksun olduklarını söyleyerek reddetmişti.
 
Fakat Pompeo, Çarşamba günü Suudi Arabistan'dayken, Husilerin Suudi Arabistan genelindeki hedefleri vurabilecek İHA'lara sahip olduğunu saptayan Birleşmiş Milletler raporu ile ilgili soruları bir kenara itti: “Bu önemli değil. Bu bir İran saldırısıydı. Dünyadaki küresel enerji tedarikinin yüzde beşine zarar verilmesi işini taşerona verip, kendinizi sorumluluklardan arındıramazsınız.”
 
Bu çizgi, Perşembe günü, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence tarafından yinelendi. Pence, bir muhabire şunları söyledi: “Bu füzeleri ve İHA'ları ateşleyenler ister Yemen'deki vekilleri olsun isterse bizzat kendileri, onları sorumlu tutarak İran'a cezalandırıcı yeni yaptırımları uyguluyoruz.”
 
Bu hiç de önemsiz bir mesele değildir. Husiler, İran'ın “vekilleri” değiller. Yemen'deki Suudi destekli rejime karşı, kendi gerekçeleriyle ve Tahran'ın desteği olmadan bir isyan yürütüyorlar. Daha önce başka hedeflere yaptıkları saldırılar da dahil olmak üzere Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını, son dört buçuk yıldır Yemen halkına karşı soykırımsal bir savaş yürüten Suudi monarşisine karşı meşru müdafaa eylemleri olarak savunuyorlar. Bu savaş, yaklaşık 100.000 Yemenlinin yaşamına mal oldu ve 8 milyon kişiyi açlıktan ölümün eşiğine getirdi.
 
İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, İran'a yönelik herhangi bir ABD ya da Suudi saldırısının “topyekün savaşa” yol açacağı uyarısında bulundu.
 
Zarif, CNN'e verdiği röportajda, “Çok ciddi bir açıklama yapıyorum: Bir askeri çatışmaya girmek istemiyoruz. Ama topraklarımızı savunmaktan da kaçınmayız,” dedi.
 
Pompeo bu açıklamaya sarıldı ve Suudi Arabistan'ın eli kanlı fiili hükümdarı Veliaht Prens Muhammed bin Salman ile görüşmesinin sonunda şunları söyledi: “İran dışişleri bakanı topyekün savaş ve Amerika'yla sonuna kadar savaşma tehdidinde bulunurken, bizler barışa ve barışçıl çözüme ulaşmayı amaçlayan bir koalisyon kurmak için buradayız.”
 
Ne safsata ama! Basra Körfezi'ndeki yıkıcı savaş tehlikesinden bütünüyle Washington sorumludur. Tahran ile BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi ve Almanya arasında 2015'te yapılmış olan nükleer anlaşmayı geçtiğimiz yıl tek taraflı ve yasadışı bir şekilde yırtıp atan Trump yönetiminden başkası değildi. Washington, acımasız yaptırımları yeniden uygulamaya koydu ve tırmandırdı. Bunlar, İran'ın petrol ihracatını sıfıra düşürmek ve İran halkını açlıktan boyun eğmeye zorlamak üzere tasarlandı ve ABD'li yetkililer tarafından bir “azami baskı” kampanyası olarak tanımlanıyorlar. Sadece İran'ı değil ama İran'la iş yapan her şirketi hedef alan bu yaptırımlar, bir ekonomik ablukaya, bir savaş nedenine denktir.
 
Suudi Arabistan'ın Yemen'deki katliamı sürdürmesine olanak veren olmazsa olmaz askeri desteği sağlayan da yine Washington'dır. Suudi rejimi, savaş uçakları, bombalar ve cephane, lojistik destek ve ABD Donanması'nın Yemen kıyılarındaki ablukaya desteği olmadan, bu canice savaşını asla sürdüremezdi.
 
Trump, Pompeo ve Pence, İran'ın sözde suçları hakkındaki tüm yalanlarının gerisinde, bir emperyalist saldırganlık ve onlarca yıldır geliştirilen bir rejim değişikliği politikasını izliyorlar.
 
Washington, 1953'te ... Başbakan Muhammed Musaddık'a karşı CIA tarafından düzenlenen bir darbeyle iktidara getirilen İran Şahı'nın kanlı diktatörlüğünün 1979'da devrilmesini hiçbir zaman kabullenmemiştir. Şah, İranlı kitleleri kıyasıya bastırırken, bölge genelinde ABD emperyalizminin başlıca jandarması işlevi görüyordu.
 
İran, Şah'ı deviren devrimden beri sürekli olarak, bir “kötülük ekseni”nin parçası, ABD'nin benzersiz hasmı ve sözüm ona kaçık düşmanı olarak sunulmuştur. İran'a yönelik yaptırımlar, İran'ın milyarlarca dolarlık varlığına ABD hükümeti tarafından el konulduğu Carter yönetimi dönemine kadar gitmektedir. 1984'te, Washington İran-Irak savaşında Irak'ın arkasına geçtiği için, silah satışlarını ve ABD yardımını yasaklayan yeni yaptırımlar uygulamaya konmuştu. 1996'da ise, Clinton yönetimi, İran'ın petrol sektörüne yatırım yapan hem Amerikan hem yabancı şirketleri hedef alan yaptırımlar getirdi. ABD'nin askeri saldırganlık planları, hem Demokrat hem Cumhuriyetçi yönetimler döneminde geliştirilmiştir.
 
İran'ın jeostratejik önemi, onu İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ABD'nin emperyalist entrikalarının bir odak noktası yapmıştır. İran, dünyanın en büyük dördüncü petrol rezervlerine ve en büyük ikinci doğalgaz rezervlerine sahip olmasının dışında, Basra Körfezi'nin doğu kıyısının tamamını kaplamaktadır ve Pakistan, Afganistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Türkiye ve Irak ile karadan sınırı bulunmaktadır. Hazar Denizi'nin kıyılarını Kazakistan ve Rusya ile paylaşmaktadır. Aynı zamanda, 83 milyonluk nüfusuyla ve bölgedeki en gelişmiş ekonomilerden biri olarak kazançlı bir pazar oluşturmaktadır.
 
ABD emperyalizmi, geçtiğimiz 18 yılda, İran'ın doğusundaki Afganistan'da ve İran'ın batısındaki Irak'ta, “terörle mücadele” ve “kitle imha silahları” bahaneleriyle iki savaş yürütmüştür. Her iki savaş da, Hazar Havzası'ndaki ve Basra Körfezi'ndeki stratejik enerji rezervleri üzerinde dizginsiz egemenlik ileri sürmeyi ve böylece ABD emperyalizmini, başlıca rakiplerinin, özellikle de Çin'in gerek duyduğu petrolü ve doğalgazı karneye bağlayacak bir konuma yerleştirmeyi amaçlıyordu. Bu stratejik hedef, İran'a karşı başka bir savaş olmadan gerçekleştirilemez.
 
ABD şirket medyası, Trump'ın savaş istemediği ya da herhangi bir askeri eylemin, önümüzdeki hafta yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısının sonrasına kadar erteleneceği hakkında spekülasyon yapıyor. Bu tür tahminlerin hiçbir değeri yoktur.
 
Washington'ın BM'de ciddi bir destek toplaması pek olası görünmüyor. Onun Batı Avrupa'daki ve Asya'daki eski müttefikleri, ABD çıkarları uğruna dünyayı yıkıcı sonuçlarla tehdit eden bir savaşın içine çekilmeye isteksizler. İran'ın suçlu olduğuna ilişkin yeni bir Colin Powell tarzı “kanıt” sunumunun, birçok hükümetin tavrını etkilemesi bu kez hiç mümkün görünmüyor.
 
Trump'a gelince; onun İran'ı “son seçenek” ile tehdit etmek ile bir savaşı önlemek istediği iddiası arasında gidip gelmesi, ABD egemen çevreleri ve ordu-istihbarat aygıtı içinde çatışan kesimlerin onun üzerindeki basıncını yansıtmaktadır.
 
Bununla birlikte, savaşa doğru gidiş, nesnel olarak kapitalist sistemin çözümsüz çelişkilerinden ve bizzat ABD içinde büyüyen –Amerikan egemen sınıfının bir askeri şiddet patlamasıyla dışarıya yönlendirmeye çalıştığı– toplumsal gerilimlerden ve sınıf mücadelesinden kaynaklanmaktadır.


YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM