ABD Hezimet Yaşıyor

GİRİŞ: 02.06.2019 18:12      GÜNCELLEME: 02.06.2019 18:12
Rasthaber -  Miladi 12 Ekim 1492 yılında, Cenovalı (Ligurya-İtalya) kaşif Kristof Kolomb İspanya'nın Katolik Kralları himayesinde Atlas Okyanusu'nu aşarak Amerika’yı keşfetmişti. Bu keşiften sonra başta İspanya, Portekiz  ve İngiltere olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinden akın akın Amerika’ya gidilmeye başlandı. Tabiri caizse ipini koparan Amerika’nın yolunu tutuyordu. Bu metafor aslında abartılı değil! Zira o dönemde her türlü suç işine karışmış kanun kaçağı insanlar ve hapishane firarileri bir şekilde yolunu bulup kapağı  Amerika’ya atıyordu. Hatta kaçakları taşıyan gemiciler bu işin ticaretini yapıyordu. 
Amerika’ya yerleşen bu haydutlar sürüsü zamanla orada koloniler oluşturmaya başladılar. Bu kanun kaçakları genel olarak şiddete ve çalıp çırpmalara teşne olmaları hasebiyle bu çirkin geleneği oralarda da sürdürdüler. Elbette farklı bir hayat ve macera aramak için de oraya gidenler vardı. Bu amaçla gidenlerin çoğu yoksul insanlardı. Buralara yerleşen bu insanlar, henüz sanayi alanında bir gelişme olmadığı için tarımla uğraşıyor ve sığır çobanlığı yapıyorlardı. Sığır çobanı anlamına gelen “kovboy” belinde çifte silah taşımakla meşhurdur. Kovboylar için geniş arazilere ihtiyaçları vardı. Fakat bu araziler de boş değildi. Bu topraklarda yaşayan yerli halk yani Kızılderililer vardı. Kızılderili yerli halk paylaşımcı ve konuksever insanlardı. Ancak bu topraklara yerleşmek isteyen Avrupalı eşkiya sürüsü paylaşımdan yana değildi ve bu yüzden “benim olsun” mantığı ile Kızılderilileri ateşli silahlarla ve uzun menzilli tüfeklerle öldürmeye ve katletmeye başladılar. Hatta sadece onları öldürmekle kalmıyorlar, ekili arazilerini yakıyorlar, bizonlarını da öldürüyorlardı; kısacası yerli halkın bütün geçim kaynaklarını kurutup yok etmeye çalışıyorlardı. Tarihi kayıtlara göre uzun zaman dilimindeki bu süreç içerisinde 70 milyon Kızılderili katledilmiş. İstatistiklere göre ise bu soykırım yapılmasaydı bugün Amerika’da 400 milyon Kızılderili yaşıyor olacaktı...

Kızılderililere soykırım uygulayarak ele geçirdikleri bu topraklarda yerleşik düzene geçen gaspçı eşkiya sürüsü koloniler hâlinde yaşıyordu. Bu koloniler uzun yıllar boyunca İngiltere’nin sömürgesi olarak kaldı.
4 Temmuz 1776 yılına gelindiğinde ise İngiltere sömürgesine son verilip 13 eyaletten müteşekkil Amerika Birleşik Devletleri kurulmuş oldu. 1959 yılına ise bu eyaletler 50’ye ulaştı. Şu an 52 eyaletten ibaret...ABD özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgeci İngiltere’nin yerini almaya başladı.   

Başkan Harry S. Truman döneminde (1947) önerilip 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe giren ve Dışişleri Bakanı George Marshall doktrini olarak bilinen “Marshall Plânı” Türkiye’nin de içerisinde olduğu 16 Avrupa ülkesinede uygulanmaya başlanmıştı. Bu plân ile ABD söz konusu 16 ülkeye nüfuz ediyor.. Avrupa ülkeleri neyse de, asıl olarak bu plân Türkiye’yi adeta ABD’nin müstemleke ülkesi hâline getirmişti. Süt tozu yardımı adı altında bu ülke insanının genleri ile oynandı... Bizim üretime geçmiş olan uçak ve silah fabrikamızın kapılarına kilit vurup kendi uçaklarını ve silahlarını bize satmaya başladılar.. Uçakların kod ve yazılım sistemleri de onların elindeydi.. Sanai yatırımlarımızı akamete uğratıp kendilerine bağımlı hâle getirdiler. Tarım ve ziraatimize de müdahale ettiler.. Verdikleri borç paraları nerelerde kullanacağımızı dikte ettiler.. Ülke halkı olarak hâlâ bunun ceremesini çekiyoruz...

Öte yandan ABD, 1953 yılında, İran’da petrolü millileştiren Musaddık hükümetini bir darbe ile devirip, kukla olmaya son derece elverişli olan M. Rıza Şah’ı iktidara 
getirmişti. Türkiye ve İran bu tarihten sonra adeta ABD’nin sömürgesi olmuştu. ABD bu iki ülkenin birçok bölgesine üsler yerleştirerek tahakkümünü pekiştirmişti.
ABD aynı zamanda bu tarihten itibaren işgalci İsrail’in hamisi görevini üstlenerek etkin bir şekilde Ortadoğu’yu kanla, işgalle, yıkımla dizayn etmeye koyuldu.
Amerika Birleşik Devletleri başta Vietnam, Kamboçya, Japonya, Kore, Afganistan ve Irak olmak üzere dünyanın birçok ülkesini tarumar etmiş yerkürenin en kan dökücü devletidir. 

6 Ağustos 1945’te Hiroşima’ya ve 9 Ağustos 1945 tarihinde Nagazaki’ye attığı atom bombalarının düştüğü yerde hâlâ ot bitmiyor. Bu zalim ABD her iki şehirde katlettiği insan sayısı 250 bin dolayında..

ABD emperyal amaçla deniz aşırı alanlara çıktığında beri kan dökücülüğü ile dünya halklarına korku salmaktadır. Birçok ülkenin başındaki siyasi lider ABD’nin hışmına 
uğramaktan korkmaktadır. Müslüman ülkelerin başındaki liderlerden pek çoğu buna dahildir. Ancak biz Müslüman halklar ABD’den asla korkmamalıyız. Başımızdaki siyasilere de bu telkini yapmalıyız.

Biz elbette ki ABD’nin korkulmaması gereken bir şer güç olduğundan söz ederken tarih boyu yapıp ettiği kötülükleri, zulümleri, melanet ve entrikaları gözardı edelim demiyoruz. Ancak biz İslâm ümmeti olarak basiretle güç birliğine gidersek ABD bize hiçbir şey yapamaz. Nitekim merhum İmâm Humeynî, “ABD hiçbir halt edemez” derken Allah Teâlâ’ya tevekkül ederek İslâm’a dayanmamızı ve güç birliğine gitmemiz gerektiğini vurguluyordu...

ABD ancak ve ancak sahipsiz ve gücü olmayan halk ve milletlere zulmetmeyi maharetle becerir ve ancak onları korkutur. Ayrıca ABD, Suudi rejiminin başındaki sünepe kralları korkutup haraca bağlar. “Sizi korumasak iki hafta ayakta duramazsınız” diyerek koruma bedeli ister. Onlar da zillet içerisinde istenen bedeli fazlasıyla öder. Olmadı yetmez deyip 480 milyar dolarlık silah satar. (İsrail’e karşı değil, mazlum Yemen halkına karşı kullanılsın diye.)

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, ABD bulunduğu topraklara henüz yerleşme aşamasında 70 milyon Kızılderili’yi katlederek dünyanın gelmiş geçmiş en büyük soykırımını gerçekleştirmişti. Sonrasında köle ticaretine girişerek Afrika’dan milyonlarca zenciyi “yüzen tabut” denilen gemilerle getirip bir o kadarını da yol esnasında telef etmiştir... Ne kadar büyük bir barbarlık. Mazlum Afrika insanını ailesinsen ve doğup büyüdüğü topraklardan koparıp köle olarak alıp satmak..
Sonraları ise başta Güney’deki komşuları olmak üzere dünyanın öbür ucundaki Japonya, Vietnam, Kamboçya ve Kore onun hışmına uğramıştı. Akabinde Afganistan, Irak, Libya, Sudan ve Somali onun gazabına uğradı. Şimdilerde de Suriye ve Yemen’i kan gölüne çevirmiş vaziyette. ABD dur durak bilmeden uzanabildiği her yere ölüm ve kan götürmüş ve götürmeye devam etmektedir. ABD bütün bunları yaparken müsait fiziki ortam ve müsait zeminden faydalanıyor. Fiziki ortam müsait olmasa ABD aslında hiçbir halt edemez. ABD’ye saldırı ve tahakküm fırsatını veren bölge rejimleridir. ABD dev cüssesi ile şeytanın yandaşı olan rejimleri korkutmaktadır. “Şeytan ancak (tahakküme rıza gösteren) kendi yandaşlarını korkutur. Eğer mü’minlerseniz onlardan korkmayın. Yalnızca benden korkun.” (Al-i İmrân:175) 

Eğer halklar ve rejimler evrenin yegâne sahibi Yüce Allah’a tevekkül etmiş olsalar ABD onlara hiçbir şey yapamaz. Müşahhas örnek görmek isteyenler 40 yıllık geçmişiyle dimdik ayakta duran İran İslâm Cumhuriyeti’ne baksınlar! İran halkı 78 yaşındaki bir mollanın çağrısına “lebbeyk” diyerek bi iznillah İslâm Devrimi’ni gerçekleştirince ABD ve Siyonist İsrail başta olmak üzere tüm emperyalist devletlerin talan yapan elleri o topraklardan kesilip atılmış oldu. Bu ülkeyi öteden beri en çok sömüren ABD olması hasebiyle, bu ülkenin devrimci halkına en fazla husumet ve düşmanlık besleyen de ABD oldu. İran coğrafyasında tekrar sömürü düzenini kurmanın tek yolu İslâm Devrimi’ni çökertmek olduğunu çok iyi bilen ABD devrimin ilk gününden beri mütemadiyen, yani dur durak bilmeden sinsi saldırı, entrika ve tuzak peşinde koşmaktadır. Bu uğurda milyarlarca dolar harcamaktadır..

Bilindiği üzere Tahran’daki ABD elçilik binası (tüm ülkelerde olduğu gibi) casusluk yuvasıydı. Devrimden sonra bir grup üniversite öğrencisi ani bir baskınla ABD elçilik binasını ele geçirmiş ve orada çalışan ABD vatandaşlarını rehin almıştı. En önemlisi de ofislerdeki bütün evraklara el konulmasıydı. Gerçi o hengâmede evrakların pek çoğu kağıt kesme makinası ile imha edilmeye çalışılmış fakat uzun uğraşlar sonucunda bu kesik evraklar birleştirilerek birçok bilgilere ulaşılmıştı...
Kısacası ABD, İran coğrafyasında vuku bulan İslâm Devrimi ile çok büyük bir darbe yemişti. ABD İslâm Devrimi ile yemiş olduğu darbeden öylesine sarsılmıştı ki, adeta  deprem yaşamıştı. 444 gün süren elçilik baskını ve rehine krizi ABD için artçı deprem olmuştu. Fakat iş bununla bitmemiş ve artçı depremler peş peşe gelmeye başlamıştı. ABD, elçilik binasında rehin tutulan casuslarını kurtarmak için 25 Nisan 1980 tarihinde donanımlı bir komando birliği ile hem havadan, hem kargadan Tebes Çölü’ne bir çıkarma teşebbüsünde bulunmuştu. (Ne tevafuk, bugün de 25 Nisan) Fakat bir mucize olarak Allah Teâlâ’nın göndermiş olduğu kum fırtınası ABD birliklerini helâk etmeye yetmişti. Ölen askerlerinin cesetlerini bile almaya muvaffak olamamışlardı. Tebes Çölü hezimeti ABD için bir başka artçı deprem olmuştu. Bu tarihten 22 Eylül 1980 tarihine kadar ABD İslâm Devrimi’ni çökertmek için her türlü entrika ve şeytani plândan geri durmadı. Nihayet bu işi fiilen başaramayacağına kanaat getiren ABD maşa kullanma yöntemiyle 22 Eylül 1980 tarihinde Saddam rejimini devreye sokmuş oldu. Saddam’ın ordusunu her türlü silah, mühimmat ve kimyasallarla donatarak İran’ın üzerine salmıştı. Bu tahmili savaş 8 yıl sürmüş fakat ABD yine de İslâm Devrimi’ni çökertme noktasında emeline ulaşamamıştı... 
ABD’nin bir başka hezimeti de Lübnan topraklarında olmuştu. İşgalci İsrail 15 Eylül 1982 sabahı Batı Beyrut'u işgal etmişti. Bu karar İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Şaron tarafından alınmıştı. Bu işgalin iki gün sonrasında Filistin mülteci kamplarına giren Siyonist askerler Sabra ve Şatilla’da binlerce savunmasız çocuk, kadın ve her yaştan insanı (Falanjistlerle iş birliği yaparak) katlettiler. Bu vahşet apaçık bir soykırımdı. Nitekim Birleşmiş Milletler, 16 Aralık 1982'de bu katliamı mahkûm etti ve bir soykırım olduğunu onayladı. 

O tarihte Lübnan açıklarında demirleyen ABD’nin 6’ncı filosu, Suriye askerlerinin ve FKÖ militanlarının mevzilerini bombalamaya başlamıştı. Bu bombalamalar bir müddet denizden devam ettikten sonra 1983 yılının Eylül ayında ABD deniz piyadeleri işgalci İsrail’e karada lojistik destek sağlamak ve fiilen işgale yardımcı olmak maksadıyla Lübnan Havalimanında konuşlandırıldı. Bu esnada ABD’nin hesabını yapamadığı bir deprem daha sarsıcı darbesini indirmek üzereydi. 23 Ekim 1983 saat 06.20 sıralarında havalimanına kargo taşıyan bir kamyon görüntüsünde, 5400 kg TNT yüklü bir kamyonet dur ikazlarına aldırış etmeden ABD deniz piyadelerinin havalimanındaki kışla nizamiyesinden içeriye giriyor ve barikatları geçerek doğrudan deniz piyadelerinin kaldığı binanın içerisine kamikazi dalışı yapıyor. Bu öyle bir dalış oluyor ki, o zamana kadar yeryüzünde görülen en şiddetli konvansiyonel patlama meydana geliyor ve Amerikan deniz piyadelerinin konuşlandığı karargâh binası havaya uçuruluyor. Patlamada 274 ABD deniz piyadesi cehenneme zümera oluyor. 100’e yakın kişi ise yaralanıyor. Bu olaydan 20 saniye sonra 3 km uzaklıktaki Fransız kışlası saldırıya uğramış ve 6 katlı bina tamamen enkaz yığınına dönüp yer ile yeksan olmuştu. Bu saldırıda ise 79 Fransız askeri yine cehenneme zümera.. 50’ye yakın kişi ise yaralanmıştı. Bu patlamalardan 10 dakika sonra Fransız Haber Ajansı AFP’yi telefonla arayan bir militan, “Operasyon İran Devrimi’nin dünya’daki emperyalist güçlere yönelik savaşının bir parçasıdır” ifadesini kullanmıştı. Bazı yerel Lübnan radyoları da saldırının İran tarafından plânlandığını iddia etmişti. 
Bu olayların akabinde ABD ve Fransa birlikleri apar topar Lübnan topraklarını terk etmişti. İslâm Devrimi’nin bölgedeki demir yumruğu Hizbullah ise işgalci İsrail birliklerine karşı gerilla savaş yöntemiyle mücadeleye girmiş ve süreç içerisinde tam donanımlı muharrib bir güç olarak  18 yıl savaşarak Siyonist işgalcileri 25 Mayıs 2000 yılında Güney Lübnan topraklarından kovmaya bi iznillah muvaffak olmuştu. Açıkçası ABD’nin 23 Ekim 1983 tarihinde İslâm Devrimi fedaileri tarafından yediği darbe ile Lübnan’ı da İran’a teslim etmek zorunda kalmıştı. ABD’nin en büyük hezimetlerinden biri de budur. İslâm Devrimi’ni İran coğrafyasında çökertmeyi veya en azından o coğrafyada devrimi izole etmeyi plânlayan ABD emeline ulaşamadığı gibi bölge ülkelerinde de inisiyatifini tek tek yitirmeye başlamıştı. İslâm Devrimi’nin etkin gücü her gün genişleyerek kendisine yeni yeni teritoryal alanlar açmaktadır.
 
“İran bugüne kadar ABD askerlerine ve işgalci Siyonistlere bir taş attı mı?” diye soran aklı evvellere ithaf olunur! Ayrıca Trump’ın İslâm Devrimi Muhafızlar Ordusu’nu terör listesine almasındaki gerekçeli kararında “600 dolayında askerlerinin bu ordu tarafından öldürüldüğünü beyan etmesi” düşük yoğunlukta da olsa bu iki ülke arasındaki fiili bir savaşın varlığını itiraf etmiş olmuyor mu? Bu beyanatlar da mı bir şeyler anlatmıyor aklı evvel dostlarımıza?!
Büyük şeytan ABD’nin Ortadoğu’daki karakol bekçisi olan işgal çetesi Savunma Bakanı ve Knesset sözcüleri açık açık “Biz Gazze’de İran’a karşı savaşıyoruz. Bize doğrultulan silahların ve bize atılan füzelerin hepsi İran yapımı” demiyorlar mı? Sosyal medyada dolaşımda olan Donalt Trump’ın feveran eden beyanatlarına bakın ne diyor?: “İran Gazze'de İslâmî Cihad ve Hamas'a ağır silahlar veriyor. Bu son derece gelişmiş modern silahlara çok az devlet sahip. Gazze'de savaşan teröristlere 70 bin, evi yıkılanlara 30 bin dolar veriyor. İran Gazze'de problem.

İran Suriye’de problem. İran Irak’ta problem. İran Yemen’de problem.
İran Suudi Arabistan’da problem.”
Evet; Trump’a göre İran bütün dünyada problem! Çünkü Trump’a göre İran sadece Ortadoğu ülkelerine değil başta Venezuela olmak üzere bütün Güney Amerika ülkelerine de lojistik destek sağlıyor ve traktör fabrikası görünümü altında oralara silah fabrikaları kuruyor. Nitekim İran yıllar öncesinden Afrika’ya da el atmış ve Sudan’da silah fabrikası kurmuştu. Bilindiği üzere ABD Hava Kuvvetlerinin uçakları 1998 yılında Sudan’daki ilaç fabrikasını, kimyasal silah üretim merkezi olduğu gerekçesiyle vurmuştu...

İran Bosna’daki savaş yıllarında bir demir-çelik atolyesinde silah ürettiğini biliyor muydunuz? İran Bosna cihadında hem savaş eğitimi vermiş hem silah yardımında bulunmuştu. Silah yüklü bir gemisine ise NATO’ya bağlı iki Türk fırkateyni tarafından el konmuş ve gemi İtalya - Otranto sahilinde bulunan NATO’ya ait limana çekilmişti. (O yıllarda İsviçre’de konuşmacı olarak katıldığım bir konferansta, bu konuyu teessürle dile getirdiğimde, Diyanet görevlisi bir hocaefendi konferans sonrası NATO uşaklığını yapanları savunup bize sitem etmişti.) 

Bir ironi yapacak olursak; ABD Başkanı Trump’ın feveran edercesine her fırsatta İran’a çatmasını ve sürekli yeni ambargoları gündeme getirmesini, ayrıca Hizbullah’ı, Hamas’ı, Kudüs Ordusu’nu ve şimdilerde Devrim Muhafızları Ordusu’nu aklı sıra terör listesine alması kendi açılarından gayet yerinde ve makûl bir tavırdır! Sen okyanus ötesinden getirdiği çok özel, çok seçkin ve son derece eğitimli 600 komandosunu öldür yani cehenneme gönder, olacak iş mi? Ayrıca senin karasularına yanlışlıkla girmiş olan ABD gemisine operasyon çek ve mürettebatı esir alıp enselerine silah dayayıp dünyaya şov yap, ABD’nin imajını yerin dibine geçir, hiç olacak iş mi? (Sosyal medya paylaşımlarında başlarına çuval geçirilmiş Türk askerlerinin resmi ile enselerine silah dayanmış ABD askerlerinin resimleri altına “intikamınızı aldık” yazması anlamlı bir jestten ibaretti.)

İran 40 yıldan beri sürekli olarak ve her alanda ABD’nin tekerine çomak sokmakta ve sömürü plânlarını akamete uğratmaktadır. ABD’nin bölgeye yönelik plân ve projeleri İran sayesinde artık tutmuyor. Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen buna en somut örnektir. Adam İran’a düşman olmasın da kime düşman olsun? İran bütün bunları yaparken elbette ki bir takım bedeller ödüyor. 40 yıldan beri sürdürdüğü direniş hattında nice şehidler verdi. Bazılarının dediği gibi, “İşte efendim ABD İran’a Irak’ı altın tepsi içinde armağan etti!” Adama “hadi ordan” derler. İran mücadele ederek, direniş cephesinde savaşarak ve nice bedeller ödeyerek bugünlere geldi. İran birçok cephede ve çok yönlü bir strateji içerisinde ABD’ye karşı savaşmaktadır. Önemli olan İslâm ümmetinin bir şekilde bu cephede yer almasıdır. Hatta sadece İslâm ümmeti değil, tüm anti emperyalist ülke ve halklar da bu cepheye destekçi olmalıdır. 

Bakınız ABD uzun bir süreden beri, yani Hugo Cavez döneminden beri hatta daha öncesinden Venezuela’daki rejimi yıkma çabası içerisinde. En sonuncusu da dahil olmak üzere bütün darbe girişimleri akamete uğradı. Trump en son verdiği beyanatta Venezuela’daki direnişçilerin arkasında İran ve Hizbullah’ın olduğunu iddia ediyor... Şu bir yadsınamaz gerçek ki, büyük şeytan ABD hezimet sürecine girmiş bulunmaktadır. Türkiye halkı olarak biz bu hezimeti çok müşahhas bir şekilde 15 Temmuz 2016 tarihinde gördük. Bu tarihteki darbe girişiminin, gözü pek halkımız tarafından akamete uğratılması ABD’ye vurulan okkalı bir şamardan başkası değildi. Bu hain kalkışmanın hemen ertesi sabahı, İçişleri Bakanı Sayın Süleyman Soylu’nun, “Bu kanlı darbe girişiminin arkasında ABD var” demesi, ABD’nin cürm-ü meşhud (suçüstü) yakalanmasının ilamından başkası değildi. Mütekabiliyet esasına göre hiçbir devletin, bir başka devletin içişlerine karışmaya ve müdahale etmeye hakkı yoktur. Ama ABD kendisini dünya jandarması olarak gördüğü için öteden beri dünyanın birçok ülkesinin içişlerine burnunu sokarak askeri darbelere ön ayak olmuştu. Ancak ABD hezimete doğru gittiği için ne Türkiye’de, ne Katar’da ve ne de Venezuela’da şeytani hedefine ulaşamamıştır. ABD, Türkiye’nin Soçi, Astana ve Nursultan zirvelerine katılmasına engel olamamıştır. ABD Türkiye ve Avrupa’nın İran’la ticaretine ket koymayı başaramadı. Ambargo işe yaramadı. ABD, S-400’lerin alımına engel olamadı. ABD, Kore’de kaybetti. ABD, Arap NATO’sunu İran’ın üzerine salamadı. “Muvaffak olamayacakları bir işe giriştiler.” (Tevbe:74) ABD, enerji hatlarının Türkiye üzerinden geçmesine engel olamadı. ABD, Afrin ve Cerablus operasyonlarının önüne geçemedi. ABD, kendi kurduğu IŞİD ile Irak ve Suriye’yi ele geçiremedi. ABD Mezopotamya topraklarında işgalci İsrail’e payandalık yapacak uydu bir devlet kuramadı. Kısacası ABD bunca darbe ve tökezlenmelerden sonra süper güç olma özelliğini yitirmiş ve tepe takla hezimete doğru gitmektedir. 

“Allah inkârcıları, hiçbir şey elde edemeden, kin ve öfkeleri ile geri çevirendir.” (Ahzab:25) 
“Yakında o ordu dağılacak ve (zelil bir şekilde) arkalarını dönüp kaçacaklar.” (Kamer:45)
Ve bi iznillah nihai zafer direniş cephesinin olacaktır.

YORUMLAR

REKLAM