Ruhlar Alemindeki Hayatın Özellikleri

— Şüphesiz Allah, bizi İlliyyin'in en yukarısından yaratmıştır. Şiâmızın kalplerini de bizi yarattığı şeyden, onların bedenlerini ise bundan aşağı bir mertebeden yaratmıştır. — Allah bizim Şiâmızdan, onlar henüz babalarının sulbünde zürriyetler halinde iken, velayet hususunda misak almıştır. — Allah varlıkları yarattı. Sevdiği kimseleri, sevdiği şeylerden yarattı. Sevdiği şeyleri de cennet balçığından yarattı. Buğz ettiği kimseleri, buğz ettiği şeylerden yarattı. Buğz ettiklerini de ateş tıynetinden yarattı. Sonra onları gölgelere gönderdi...
GİRİŞ: 21.09.2020 08:58      GÜNCELLEME: 21.09.2020 08:58
Rasthaber - İmamların Bedenlerinin, Ruhlarının Ve Kalplerinin Yaratılması

Ebu Yahya el-Vasıtî, ashabımızın bazısından, onlar da Ebu Abdul¬lah (Cafer Sadık aleyhisselâm)'dan şöyle rivayet etmişlerdir:
«Allah, biz (Peygamber ve imamlar)'ı "İlliyyin'den"[1]   yarattı. Ruhlarımızı ise ondan daha yukarı bir makamdan yarattı.
Bize uyanların ruhlarını İlliyyin'den, onların bedenlerini ise ondan aşağı bir makamdan yarattı. Bizimle, bize uyanlar arasındaki yakınlık bundan kaynaklanıyor.
Bu yüzden kalpleri bize doğru kayıyor.»
***
Muhammed b. Mervan şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: «Allah bizi azametinin nurundan yarattı. Sonra bizim yaratılışımızı arşın altında gizlenmiş, sak¬lanmış bir balçıkla şekillendirdi. Bu nur, oluşan şeklin içine yerleşti. Böylece nurani mahlûk ve beşerler olduk. Kimseye bizimki gibi bir yaratılış nasip olmadı.
Bize uyanların ruhlarını bizim balçığımızdan, bedenlerini de bizim balçığı¬mızdan aşağı bir yerde saklanmış, gizli bir balçıktan meydana getirdi.
Nebilerin dışında Allah, başka hiç kimseye böyle bir yaratılış nasip etmemiş¬tir. Bu yüzden biz ve onlar insan (insan-ı kâmil) olduk. Diğer insanlar da ateşe layık olup ateşe doğru giderler.»[2]
***
 Ali b. Riab, merfu olarak Emir'ül-Mü'minin (Ali b. Ebu Talib aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Allah'ın arşının aşağısında bir nehri var¬dır. Arşının aşağısmdaki nehrinin aşağısında da aydınlattığı bir nur vardır. Nehrin iki kıyısı arasında yaratılmış iki ruh vardır: Biri Ruh-ul Kudüs, diğeri de emrinden olan Ruh'tur. Allah'ın on tane balçığı vardır. Bunların beşi cennetten, beşi de yerdendir.
-O sırada Emir'ül-Mü'minin cennetleri ve yeri tefsir etti- Sonra şunları söyle¬di: «Her nebiye ve ondan sonra yaratılan meleğe, mutlaka bu iki ruhtan biri üfürülmüştür. Nebi (sallullahu aleyhi ve âlihi)’yi iki balçıktan birinden yaratmıştır.»
Ravi der ki: Ebıfl-Hasan Evvel (Musa b. Cafer aleyhisselâm)’a sordum:
"el-Ceblu ne demektir?"
Buyurdu ki: «Yaratma demektir. Biz Ehl-i Beyt hariç. Çünkü Allah Azze ve Celle, bizi on tıynetten yaratmış ve içimize her iki ruhtan üfürmüştür. Ne güzel tıy¬net!»
Başkası da Ebu Samit'ten şöyle rivayet etmiştir: "Cennet balçıkları şunlardır: Adn cenneti, Me'va cenneti, Naim cenneti, Firdevs cenneti ve Huld cenneti... Yer balçıkları da şuralardan alınmıştır: Mekke, Medine, Küfe, Kudüs ve Hair (Kerbela)."
***
Ebu Nehşel şöyle rivayet etmiştir:
Bana Muhammed b. İsmail, ona da Ebu Hamza es-Sumalî anlatmış ki: Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: «Şüphesiz Allah, bizi İlliyyin'in en yukarısından yaratmıştır. Şiâmızın kalpleri¬ni de bizi yarattığı şeyden, onların bedenlerini ise bundan aşağı bir mertebeden ya-ratmıştır. Bu yüzden kalpleri bize eğilim gösterir. Çünkü bizim yaratıldığımız şey¬den yaratılmışlardır.»
Sonra İmam şu âyeti okudu: "Bir kitaptır ki yazılmış, onu Rablerine yaklaştırı¬lanlar görür." (Mutaffifin, 20-21)
Düşmanlarımızı da Siccin'den, onların taraftarlarının kalplerini, onların yara¬tıldığı şeyden ve bedenlerini de bundan aşağı bir şeyden yaratmıştır. Bu yüzden kalp¬leri onlara eğilim gösterir. Çünkü onların yaratıldığı şeyden yaratılmışlardır.» Sonra İmam şu âyeti okudu: "Doğrusu günahkârların yazısı muhakkak Siccin'dedir. Siccin nedir bilir misin? Amellerin sayılıp yazıldığı bir kitaptır." (Mutaffifin,7-9)»

Velayet Meselesi İle İlgili Seçme Ve Külli Rivayetler

Bukeyr b. A'yen şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer (Muhammed Ba¬kır aleyhisselâm) şöyle derdi: «Allah bizim Şiâmızdan, onlar henüz babalarının sul¬bünde zürriyetler halinde iken, velayet hususunda misak almıştır.
Allah, insanlar zürriyetler halindeyken, onlardan kendi rububiyyetine ve Muhammed (sallalahu aleyhi ve alihi)’nin nübüvvetine söz ve ikrar aldığı gün bizim Şiâ¬mızdan da, onlar henüz babalarının sulbünde zürriyyetler halindeyken velayet husu¬sunda misak almıştır.»
***
Abdullah b. Muhammed el-Caferî, Ebu Cafer (aleyhisselâm)’dan ayrıca Ukbe'den, o da Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet et¬miştir:
«Allah varlıkları yarattı. Sevdiği kimseleri, sevdiği şeylerden yarattı. Sevdiği şeyleri de cennet balçığından yarattı. Buğz ettiği kimseleri, buğz ettiği şeylerden yarat¬tı. Buğz ettiklerini de ateş tıynetinden yarattı. Sonra onları gölgelere gönderdi.»
Dedim ki: Gölgeler nedir?
Buyurdu ki: «Güneşte gölgene hiç bakmaz mısın? Onun herhangi bir şey ol¬madığını görmez misin? Sonra Allah, onlara içlerinden nebiler gönderdi. Bu nebiler onları Allah'ın birliğini kabul etmeye davet ettiler. "Eğer onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, kesinlikle Allah diyeceklerdir." (Zuhruf, 87) âyetinde bu gerçeğe işaret edilmiştir. Sonra onları, nebileri kabul etmeye davet etti. Bu daveti, bazısı ka¬bul ederken bazısı reddetti. Sonra onları, bizim velayetimizi kabul etmeye davet etti.
Allah'a yemin ederim ki: Allah'ın sevdiği kimseler bu daveti kabul etti, sev¬mediği kimseler de inkâr etti. "Daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi." (Yu¬nus, 74) âyetinde bu gerçeğe işaret edilmiştir.» Sonra Ebu Cafer (aleyhisselâm) buyur¬du ki: «Bizim velayetimizin yalanlanması, misakların alındığı gün gerçekleşmiştir.»
***
Muhammed b. Abdurrahman, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisse¬lâm)’dan şöyle rivayet etmiştir:
«Bizim velayetimiz, Allah'ın velayetidir ki, bütün peygamberleri bununla göndermiştir.»
***
Abdu'l-A'lâ şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (Cafer Sadık aley¬hisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: «Hiçbir nebi yoktur ki, bizim hakkımızın tanın¬masına ve bizim başka insanlardan üstünlüğümüze ilişkin mesajla gelmiş olmasın.»
***
Muhammed b. Fudayl, Ebu'l-Hasan (aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir:
«Ali (aleyhisselâm)'m velayeti bütün peygamberlerin suhuf (sahifeler)’inde yazılıdır. Allah, bütün resulleri Muhammed (sallalahu aleyhi ve alihi)’nin nübüvveti ve onun vasisi Ali (aleyhisselâm)’ın velayeti ile ilgili açıklamayla birlikte göndermiştir.»
***
Muhammed b. Cumhur şöyle rivayet etmiştir:
Bize Yunus anlattı, ona Hammad b. Osman anlatmış, o Fudayl b. Yesar'dan duymuş ki: Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm) şöyle buyurmuştur: «Allah, Ali (aleyhisselâm)'ı kendisi ile kulları arasında bir alâmet olarak dikti. Onu tanıyan mü'mindir, onu inkâr eden kâfirdir. Onu bilmeyen sapık, onunla birlikte bir başka alâ¬met diken de müşriktir. Onun velayetini kabul etmiş olarak gelen cennete girer.»
***
Ebu Hamza şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: «Ali (aleyhisselâm), Allah'ın açtığı bir kapıdır. O kapıdan giren mü'min, o ka¬pıdan çıkan da kâfirdir. Girmeyip çıkmayan da Allah'ın "Onlar hakkında dilediğim gibi hareket ederim." dediği kimselerin kapsamına girerler.»
***
Bukeyr b. A'yen şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm) şöyle diyordu:
«Allah, bizim Şiâmızdan, onlar henüz babalarının sulbünde zürriyetler halinde iken velayet hususunda misak almıştır. Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye, ümmetini balçık halindeyken arz etmiş, o sırada gölgeler halindeydiler. Onları Âdem (aleyhisselâm)’ı yarattığı balçıktan yarattı. Allah, Şiâmızın ruhlarını bedenle¬rinden iki bin yıl önce yaratmıştır. Onları Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye arz etmiş ve o da onları Ali (aleyhisselâm)'a tanıtmıştır. Biz onları, sözlerinden tanırız.»
İmamın Dostlarını Tanımaları Ve Dostlarının Velayeti, Onlara Vermeleri
Salih b. Sehl, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)'dan şöyle ri¬vayet etmiştir:
«Emir'ül-Mü'minin (Ali b. Talib aleyhisselâm) ashabıyla birlikte olduğu bir sırada adamın biri geldi, selâm verdikten sonra şöyle dedi: "Allah'a yemin ederim ki ben seni seviyorum ve seni kendime velî ediniyorum."
Emir'ül-Mü'minin (Ali b. Talib aleyhisselâm) ona dedi ki: «Yalan söylüyorsun.»
Adam, "Hayır, vallahi seni seviyorum ve seni kendime velî ediniyorum," dedi ve bu sözünü üç kere tekrarladı.
Emir'ül-Mü'minin ona şu karşılığı verdi: «Yalan söylüyorsun. Sen söylediğin gibi değilsin. Allah, ruhları bedenlerden iki bin yıl önce yarattı. Sonra bizi sevenleri bize gösterdi. Allah'a yemin ederim ki, bizi sevenler arasında senin ruhunu görme¬dim. Sen neredeydin?» Bunun üzerine adam sustu ve herhangi bir cevap veremedi.
Diğer bir rivayette Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’ın «O sırada o adam cehennemdeydi.» dediği belirtiliyor.
***
Cabir, Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir:
«Biz bir adamı gördüğümüz zaman, gerçekten mü'min veya gerçekten mü¬nafık olduğunu anlarız.»
***
Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Abdullah b. Ali b. Ebu Talib, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir:
«Hiçbir şey yokken Allah vardı. Sonra nurların nurunu yarattı. Ki bütün nurlar aydınlıklarını ondan almışlardır. Allah, Muhammed ve Ali'yi bu nurdan yaratmıştır. Onlar ilk iki nur olarak vardılar; çünkü onlardan önce başka bir şey yaratılmış de¬ğildi. Tertemiz sulblerde ilk temiz zürriyet olarak devam edip geldiler. Derken en te¬miz iki sulb olan Abdullah ve Ebu Tâlib'de birbirlerinden ayrıldılar.»
***
Cabir b. Yezid şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm) bana dedi ki:
«Ey Cabir! Allah'ın ilk yarattığı Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi) ve O’nun yol gösterici hidâyet önderleri soyudur. Allah'ın önünde nurdan şekillerdiler.» Dedim ki: Nurdan şekiller dediğin nedir? Buyurdu ki: «Nurdan gölgeler yani. Bunlar ruhsuz nurdan bedenlerdir. Ve bunlar tek bir ruhla desteklenmişlerdi, o da Rûhu'l-Kudüs idi. Onun içinde Muhammed ve ıtreti (soyu), Allah'a ibadet ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları halim, bilgin, saf, berrak olarak yaratmıştır. Allah'a namaz, oruç, secde, teşbih, tehlil ile ibadet ederler. Namazları kılar, hac ibadetini yerine getirir ve oruç tutarlar.»
***
Muhammed el-Halebî şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm) buyurdu ki: «Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) şöyle buyurdu:
«Allah, henüz balçık halindeyken, ümmetimin misalini bana gösterdi. Âdem’e bütün isimleri öğrettiği gibi bana da ümmetimin isimlerini öğretti. Derken bayrak sa¬hipleri[3] önümden geçirildiler. Ali (aleyhisselâm) ve Şiâsı için Allah'tan bağışlama di¬ledim. Rabbim Ali (aleyhisselâm)’ın Şiâsıyla ilgili olarak bana bir haslet vaat etti.
Denildi ki: Ya Resûlallah! Bu haslet nedir?
Buyurdu ki: Onlardan iman edenler bağışlanır. Büyük, küçük hiçbir günahı bı¬rakılmaz. Onlar için kötülükler iyiliklere dönüştürülür.»
***
Hasan b. Seyf, babasından, o kendisine anlatan birinden, o da Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle rivayet etmiştir:   
«Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi) halka hitap ettikten sonra sağ elini yu¬marak şöyle dedi: «Avucumda ne olduğunu biliyor musunuz, ey insanlar?»
-"Allah ve Resulü daha iyi bilir." dediler.
Dedi ki: «Elimde kıyamete kadarki cennet ehlinin ve onların babalarının ve kabilelerinin isimleri var.» Sonra sol elini havaya kaldırdı ve şöyle dedi:
«Ey insanlar! Avucumda ne olduğunu biliyor musunuz?»
Dediler ki: "Allah ve Resulü daha iyi bilir."
Buyurdu ki: «Elimde kıyamet gününe kadarki cehennemliklerin babalarının ve kabilelerinin isimleri yazılıdır.» Sonra şöyle dedi: «Allah, hükmetti ve adaleti ger¬çekleştirdi. Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennem ateşinde.»
***
Hüseyin b. Abdullah şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki: "Resûlullah (sallallahu aleyhi ve âlihi), Âdemoğullarının efendisi miydi?" Buyurdu ki: «Allah'a yemin ederim ki, o Allah'ın yarattığı her şeyin efendisiydi. Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’den daha iyi bir varlık yaratmamıştır»
***
Hammad şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm) Resûlullah'ı andıktan sonra şöyle dedi: «Emir'ül-Mü'minin (Ali b. Talib aleyhisselâm) buyurdu ki: Allah, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’den daha hayırlı bir canlı yaratmış değildir.»
***
Murazim, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’dan şöyle riva¬yet etmiştir:
«Allah Tebareke ve Teâlâ buyurdu ki:
"Ya Muhammed! Ben, göklerimi, arzımı, arşımı ve denizimi yaratmadan önce seni ve Ali'yi bir nur; yani bedensiz bir ruh olarak yarattım. Sen sürekli olarak benim birliğimi zikrettin, hamd ile benden söz ettin. Sonra ikinizin ruhunu bir araya getir¬dim ve bir ruh yaptım. Beni hamd ile andın, beni kutsadın ve birliğimi zikrettin.
Sonra onu, iki kısma ayırdım. O iki kısmı da ikiye ayırdım. Böylece dört kı¬sım oldu. Muhammed birdir, Ali birdir, Hasan ve Hüseyin (aleyhimusselâm) ikidir.
Sonra Allah, Fâtıma (selâmullahi âleyha)’yı başlangıçta ruhsuz bedenden yarat¬tı. Bu sırada eliyle bizi meshetti ve o nuru bize bahşetti.»
***
Ebu Hamza şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer (Muhammed Bakır aleyhisselâm)’ın şöyle dediğini duydum: «Allah-u Tealâ, Muhammed (sallallahu aleyhi ve âlihi)’ye vahyetti ki: Sen bir şey değilken seni yarattım. Sana ruhumdan üfledim. Bu benden bir lütuftur ve o lütfü sana bahşettim. Çünkü bütün yarattıklarıma sana tabi olmalarını vacip kıldım. Sana itaat eden, bana itaat etmiş olur. Sana isyan etmiş olan, bana isyan etmiş olur. İnsanların, Ali ve so¬yundan kendime has kıldıklarıma itaat etmelerini de vacip kıldım.»
***
Muhammed b. Sinan şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Cafer Sani (Muhammed b. Ali el-Cevâd aleyhisselâm)’ın yanında bulundu¬ğum bir sırada Şiîler arasındaki ihtilafı gündeme getirdim.
Buyurdu ki: «Ey Muhammed! «Allah Tebareke ve Teâlâ birliğiyle tek idi. Sonra Muhammed'i, Ali'yi ve Fâtıma'yı yarattı. Bir zaman böyle kaldılar.
Sonra Allah bütün eşyayı yarattı. Eşyayı yaratışına onları şahit tuttu. Onlara itaat etmeyi gerekli hale getirdi. Eşyanın idaresini onlara verdi. Onlar dilediklerini helâl, dilediklerini haram kılarlar. Ancak, onlar Allah Tebareke ve Teâlâ’nın dileme¬si dışında bir şey dilemezler.»
Sonra şöyle dedi: «Ey Muhammed! Bu, aşırı gidenin İslâm dairesinden çıktığı ve geri kalanın yok olduğu, sarılıp gereklerini yerine getirenlerin maksadına kavuş¬tuğu dindir. Ey Muhammed! Sen de bu dine sarıl.»
***
Salih b. Sehl, Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)'dan şöyle ri¬vayet etmiştir:
Kureyş kabilesine mensup bazı adamlar Resûlullah (sallallahu aleyhi ve dlihi)’ye dediler ki: "Nebilerin sonuncusu ve Hatemu'l-Enbiya olduğun halde, han¬gi özelliğinle onları geçtin, onlardan daha üstün sayıldın?"
Buyurdu ki: «Ben Rabbime iman edenlerin ilkiyim. Allah'ın peygamberlerden misak aldığı ve onları kendilerine şahit tutarak: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (A'râf, 172) dediği ve "Evet, sen bizim Rabbimizsin..."(A'raf, 172) dedikleri sırada, ce¬vap verenlerin ilkiyim. Nebiler içinde en önce "evet" diyen bendim. Böylece Allah'¬ın birliğini en önce ben ikrar ettim.»
***
Mufaddal şöyle rivayet etmiştir:
Ebu Abdullah (Cafer Sadık aleyhisselâm)’a dedim ki; "Gölgelerde iken ne durumdaydınız?"
Buyurdu ki: «Ey Mufaddal! Biz Rabbimizin yanındaydık ve bizim dışımızda Rabbimizin yanında kimse yoktu. Yemyeşil bir gölge içindeydik. O'nu tesbih edi¬yor, O'nu kutsuyor, O'nun tekliğini dile getiriyor ve O'na hamd ediyorduk. O sırada ne yakınlaştırılmış gözde bir melek, ne de bizden başka herhangi bir canlı vardı. Der¬ken Allah eşyayı yaratmayı diledi ve dilediği şeyleri dilediği şekilde yarattı, melek¬leri ve başka canlıları var etti. Sonra bunlara ilişkin ilmi bize bahşetti.»[4]
****
Resulullah sallallahu aleyhi ve alih’in miraç gecesindeki konuşmaları hakkında İmam Musa bin Cafer’in babasından, onun da ceddinden naklettiğine göre Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak seni, Ali’yi, Fatıma’yı, Hasan ve Hüseyin’i bir nur görüntüsünden yarattım, sonra onların velayetini meleklere ve ruh oldukları halde diğer yaratıklarıma sundum. Daha sonra her kim onların velayetini kabul ettiyse katımda yakınlardan ve onları inkar edenler ise kafirlerden sayıldı.”[5]
***
Mufaddal, İmam Sadık aleyh’is selam’ın şöyle buyurduğunu nakleder:
“Allah Tebarek ve Teala ruhları cesetlerin yaratılışından iki bin yıl önce yarattı ve Muhammed’in, Ali’nin, Fatıma’nın, Hasan’ın ve Hüseyin’in ve onlardan sonraki İmamların aleyhim’us selam ruhlarını en üstün ve en yüce kıldı, sonra onları göklere, yerlere ve dağlara arz etti ve nurları onların hepsini kuşattı...”[6]
***
Ebu Said Hudri şöyle diyor: “Resulullah sallallahu aleyhi ve alih’in yanında otururken adamın biri geldi ve dedi: Ey Allah’ın Resulü, Allah –azze ve celle'nin- İblise “Büyüklendin mi, yoksa “alinler”den mi oldun?”[7] buyurduğu mukarreb meleklerden de büyük olan “alinler” kimlerdir? Resulullah sallallahu aleyhi ve alih şöyle buyurdular:
“Alin, yani ben, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’dir ki Adem’in yaratılmasından iki bin yıl önce Allah –azze ve celle'nin- arşın perdelerinde tespihle meşguldük, melekler de bizim tespihimizle tespih eder oldular...”[8]
***
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:
Allah, ruhları bedenlerden iki bin yıl önce yarattı. Sonra onları havada karar kıldı. Orada birbirlerini tanıyan, birlikte olanlar burada (dünyada) da barışık ve tanıdıktırlar. Orada tanışık ve birbirleriyle hoş olmayanlar burada da ihtilaf ve anlaşmazlık halindedirler.
****
İmam Cafer Sadık (aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:
Allah tebareke ve teala, ruhları bedenlerden iki bin yıl önce yarattı. Onlardan en üstün ve şereflisini Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan Hüseyin ve ondan sonra gelen imamların ruhları olarak karar kıldı. Onları göklere, yerlere ve dağlara sundu, sonra onların nuru her yeri kapladı.
***
Müminlerin Emiri Hz. Ali (aleyhi selam) şöyle buyurmaktadır:
… Ruhları bedenlerden iki bin yıl önce yarattı. Sonra onların alınlarına mümin veya kafir olduklarını yazdı. Sonra bunun aynısını Kur'an'da Muhammed'e (s.a.a) nazil etti: (Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. (Hicr, 75)" Resulullah (s.a.a), mutevessimindir (derin kavrayışa sahip olanlar). Ondan sonra ben ve benim zürriyetimden olan imamların hepsi derin kavrayış sahipleridirler.
***
İmam Muhammed Bakır (aleyhi selam) şöyle buyurmaktadır:
Allah, Şialarımızın ruhlarını bedenlerinden iki bin yıl önce yarattı ve onları Peygambere (s.a.a) sundu ve onlara Peygamber ve Ali'yi (a.s) tanıttı.
***
Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
Allah azze ve celle, ruhları bedenlerden iki bin yıl önce yarattı ve onları arşa asılı olarak bıraktı. Onlara bana teslim olmaları ve emrime itaat etmelerini emretti. Erkekler içinden ilk bana selam veren ve bana itaat eden Ali b. Ebu Talib'in (a.s) ruhu oldu.
Merhum Sadrattin Şirazi Molla Sadra, ruhların bedenlerden daha önce yaratılmasını İmamiye (12 İmam Şiası) mezhebinin zaruretlerinden bilmektedir ve şöyle yazmaktadır:
"İnsanın ruhu, bedeninden öncedir… bu konudaki ashabımızdan gelen rivayetler sayılamayacak kadar çoktur. Öyle ki ruhların varlığının bedenlerden önce olması, İmamiye (rıdvanullahi aleyhim) mezhebinin zorunluluklarındandır"

Hadislerden İstifade Edilmesi Gereken Noktalar

1. Bu hadislerden istifade edilmesi gereken en önemli nokta ruhların bedenlerden iki bin yıl önce yaratıldığıdır. Ancak bu iki bin yıldan maksadın dünya yılı mı yoksa başka bir yıl olduğu anlaşılmamaktadır.
2. Ruhlar, bedenler yaratılana ve bir birleri arasında terkip bulana kadar havada asılı kaldılar. Ve bir hadiste arşta asılı oldukları ifade edilmektedir.
3. Ruhlar, o zamanlar birbirleriyle uyum içinde ve ihtilaf halindeydiler. Yani ruhlar arasında gruplaşma vardı. Bir grup birbirleriyle uyum içinde, bir grup ise ihtilaf ve anlaşmazlık halindeydi. Bazı hadislerin ifadesine göre bazı ruhlar birbirlerini tanımakta, muhabbet duymakta ve ünsiyet içindeydi, bazıları arasında ise nefret, uzaklık ve hoşlanmamak vardı.
4.  Anlaşıldığı kadarıyla ruhlar arasındaki ihtilaf, uyum, anlaşmazlık, nefretin vb. sebebi iman ve imansızlıklarından kaynaklanmaktaydı.
5. Şialar orada, Şia olmayanlardan mümtaz ve seçkindiler. İmamlar, onları kamil bir şekilde tanımaktaydılar.
6. Şiaların ruhları, İmamlara sunuldu.
7. Bazılarının dünyada İmamlara sevgi ve buğz beslemesinin, ruhlar aleminde de bir geçmişi vardır.
8. Ruhlar derecelere sahiptiler. En üstün ruh Peygamber efendimizin ve Ehlibeyt İmamlarının ruhları ve öteki peygamberlerin ruhlarıydı. Sonra iman derecelerine göre sıralanmıştır.
9. Ruhlar aleminde, Peygamber efendimiz ve Emirel Mümin'in Hz. Ali, özellikle Şialar olmak üzere herkese tanıtıldı.
10.  Ruhlar aleminde, iman, küfür, tasdik ve inkarın anlamı vardı.
11. Müminler dünyada da, orada da mümin, kafirler dünyada da orada da kafirdiler. Elbette bu durum başka bablardaki bazı hadislerin açık hükmü gereği kafirler için değişkendir. Şöyle ki dünyada mümin olan bazıları orada kafir olmuş olmaları mümkündür. Ancak bunun tersi (yani orada mümin olan burada kesinlikle mümindir) hiçbir şekilde yaşanmayacaktır.
12. Bu hadislerin zahirinden anlaşıldığı kadarıyla o alemdeki tüm ruhlar, bağımsız ve hiçbir bedenle alakası olmadan yaşamaktaydılar. 
***
İmam Cafer Sadık (aleyhi selam) şöyle buyurmaktadır:
Orduların ruhları bir oldular. Allah katında muhabbet ve ünsiyeti olan ruhlar, yerde de uyum içindedirler. Allah katında nefret ve uzak olan ruhlar ise yerde de birbirleriyle ihtilafları vardır.
Orduların ruhları bir oldular. Misak sırasında birbirlerini tanıyan ve uyum içinde olanlar, burada (dünyada) da uyum ve ahenk içindedirler. Misak sırasında nefret ve birbirlerinden hoşlanmayan ruhlar burada da ihtilaf ve anlaşmazlık halindedirler. Misak ise şu "Hacerül Esved"dedir. 
***
İmam Cafer Sadık (aleyhi selam) birisine şöyle sordu:
"Orduların ruhları bir oldular, orada uyum içinde ve aşina olanlar burada da uyum içindedirler, orada birbirlerini sevmeyen ve inkar edenler burada da ihtilaf etmektedirler" sözü hakkında ne diyorsun?
Dedim ki: Biz bunun aynısını diyoruz.
Buyurdu ki: Şüphesiz hak olanda budur. Kuşkusuz Allah azze ve celle, daha onlar ruh oldukları sırada milattan (doğumdan) önce kullarından söz ve misak aldı. İşte bu Allah azze ve celle'nin bu sözüdür: وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنٖى اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ  "(Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı… (A'raf, 172)"
Sonra şöyle buyurdu: Her kim o gün ikrar ettiyse, burada da ülfet, bağlılık ve ünsiyeti sağlamıştır. Ve her kim o gün inkar ettiyse burada da muhalefeti ortaya çıkmıştır.
Bu Hadislerden İstifade Edilen Noktalar
1. Ruhlar, ruhlar aleminde saflarda bir araya gelmektedirler.
2. Orada, ruhlar arasında tanışıklık, tanımamak, sevgi ve nefret bulunmaktadır. Buradaki bazı sevgi, nefret, birliktelik ve ihtilafın nedeni ruhlar alemindeki sevgi ve nefretten kaynaklanmaktadır.
3. Ruhlar aleminde, tüm ruhlardan Allah'ın rububiyeti için misak ve ahit alınmıştır.
4. Uyum içinde ve aşina olan ruhlar, bir araya geldiklerinde konuşmakta ve fısıldaşmaktadırlar.
5. Ruhların grup grup olması, ruhlar alemine mahsus değildir, bilakis bu dünyada ve berzah aleminde ruhlar birbirleriyle görüşmektedirler. Görüşmeleri uyku sırasında göklerde ve havada gerçekleşmektedir.
6. Ruhlar aleminde, ruhlar isim ve şekil olarak birbirlerinden farklıdırlar.  
***
İmam Cafer Sadık (aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:
Allah azze ve celle, Adem oğullarının ruhlarının hepsine ("Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (demişti de) onlar: "Evet (Rabbimizsin), şahid olduk" demişlerdi. (A'raf, 172) ilk evet diyen Muhammed'dir. Evet söylemesindeki önceliğinden dolayı evvel ve ahirlerin hepsinin efendisi ve tüm peygamber ve nebilerden üstün oldu.
***
İmam Muhammed Bakır (aleyhi selam) şöyle buyurmuştur:
Kuşkusuz Allah, yaratmayı yarattı. Sonra sevdiği şeyleri, sevdiği şeylerden yarattı. Sevdiği şeyleri ise cennetin tıynetinden (yaradılışından, mizacından, cibilliyetinden) yarattı. Buğz (düşmanlık) ettiği şeyleri, düşmanlık ve buğzettiği şeylerden yarattı. Buğz ve düşmanlık ettiği şeyleri cehennem ateşinin tıynetinden yarattı. Sonra hepsini ruhlar (gölgeler) alemine gönderdi.
Dedim ki: Gölgeler (ruhlar) alemi nedir?
Buyurdu ki: Acaba güneşte gölgeni görmüyor musun? Bir şey var, ancak gerçekte bir şey yoktur. Sonra Allah, Allah'ın birliğini ikrar etmeleri için peygamberlerini onlara (ruhlara) gönderdi. Allah'ın buradaki (وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ) (Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. (Lokman, 25) sözünün anlamı işte budur.
Sonra onları (ruhları) peygamberlerin nübüvvetini ikrar etmeye çağırdı. Bazıları ikrar edip tasdiklediler, bazıları ise inkar ettiler. Sonra onları (ruhları) bizim velayetimizi ikrar etmeye çağırdı. Allah'ın sevdikleri (bizim velayetimizi) ikrar ettiler, Allah'ın buğz ettikleri inkar ettiler. İşte bu Allah'ın bu sözüdür  فَما كانُوا لِيُوْمِنُوا بِما كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْلُ "(Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeye inanacak değillerdi. (Yunus, 74)"
Sonra Ebu Cafer (Cafer'in babası İmam Muhammed Bakır) buyurdular ki: orada tekzip etmişlerdi.
***
Hadislerden İstifade Edilen Noktalar

1. Ruhlar aleminde bela (evet) sözünün önce söylenmesinin sonraki alemdeki şahısların faziletlerinde etkisi olmuştur.
2. Ruhlar aleminde ilk bela (evet) sözünü diyen Muhammed Hatem (s.a.a) olmuştur.
3. İmamların velayetine misak ve Şiaların misakı, ruhlar aleminde tahakkuk bulmuştur.
4.  Şiaların isim ve yüzleri ruhlar aleminde muayyen ve belirgindi.
5. Ruhlar aleminde velayete bağlı olarak sebat ve istikamet göstermek, o ruhlar için pak ve temiz bedenlerin takdir edilmesine sebep olmuştur.
6. Ruhlar aleminde peygamberlerin nübüvvetini ikrar etmek, İmamların velayetini ikrar etmekle kamil olmuştur.
7. Ruhlar aleminde, müminler arasında kardeşlik ve uhuvvet gerçekleşmiştir. Bu, İmam Mehdi'nin (aleyhi selam) döneminde müminlerin birbirlerinden miras almasına sebep olacaktır. 

KAYNAKLAR
1. Kur'an-ı Kerim
2. Usul-u Kafi
3. Men la yahduruhu'l fakih
4. Biharu'l Envar
5. Emali, Saduk
6. Emali, Tusi
7. İhtisas, Müfid
8…
ABNA.İR
--------------------------------------------------------------------------------
 
[1]- İlliyyin: Yüksek makam, yedinci gök, en şerefli mertebe, iyilerin amel defteri.
 
[2]- Nefislerinin yolunu tuttular. Nefis, onları çeke çeke ateşe götürdü.
 
[3]- Halifeler ve yetkililer.
 
[4]-  “Tespih, takdis, tehlil ve tehmid...” ifadelerinin açıkla-ması:
a): Tespih, takdis, tehlil ve tehmid kelimeleri, bildiğimiz tespihat-i erbae (Suphanallahi, Velhamdülillahi, ve La ilahe illallahu, Vallahu ekber) cümlesidir ki tek-bir, “takdis” olarak ifade edilmiştir. Ve daha sonra açıklayacağımız gibi, bu ifade, tekbirin “takdis” manasında olduğunun göstergesidir.
b): Tespihat-ü erbae ile ilgili rivayetlerin toplamı tespih, takdis, tehlil ve tehmidin bir bakımdan “tespih” manasını ifade ettiğine delalet etmektedir. Ama nasıl tespih manasını ifade ettiğine gelince, şöyle demek ge-rekir:
Tespih, yani Hak Teala’nın bütün güzellik ve kemallere sahip olduğunu ikrar ettiğimiz halde, imkan âlemlerinin her türlü noksanlıklarından da münezzeh olduğuna inanmaktır.
Takdis, yani münezzeh olan Hak Teala’nın isim ve sıfatlarının varlığını ikrar ettiğimiz halde, isimlerinin ve sıfatlarının zatıyla bir olduğunu ve O’nun zatının bir olup sıfat çokluğundan münezzeh olduğunu bilmektir ki, “tekbirin” asıl manası da budur. Nitekim tekbirin “Allah her şeyden büyüktür” anlamında olduğunu zan-neden birine İmam Sadık aleyh’is selam’ın bunu reddederek şöyle buyurduğu gibi: “Acaba orada (yani rububi alemde) bir şey var mıydı ki, Allah ondan daha büyük olup kıyaslanmış olsun?” Ve daha sonra tekbirin manasını kendileri şöyle açıkladılar:
“Allah vasf edilmekten daha büyüktür.”     
Ve bu, Hak Teala’nın sıfatının olmadığı manasına gelmez; çünkü Kur’an-ı Kerim Allah’ı bir çok sıfatlarla vasf etmiştir. O halde Allah, zatından ayrı olan sıfatlara sahip değildir ve sıfatları aynı zatıdır.
Muvahhidlerin mevlası
Ali aleyh’is selam buna işaret ederek şöyle buyurmaktadır:
“Tevhidin en üst mertebesi Allah’a olan ihlastır, Allah’a olan ihlasın kemali ise O’nu bütün sıfatlardan arı bilmektir, çünkü her sıfat vasf edilenden başka olup ikiliğe delalet etmektedir, öyleyse her kim Münezzeh olan Allah’ı vasf ederse, Onu bir şeye eş ve benzer kılmıştır...”
Bundan dolayı takdis ve tekbirin manaları tespihe dönmektedir.
Tehlil, yani “La ilahe illallah” sözünün manası: Tehlil sadece yüce Allah’ın zatı gibi bir zatın mabud olup, tapılmaya layık olduğuna inanmaktır ve daha zarif bir ifadeyle bu alemde kendi zatına dayanan tek varlık, Allah’tır. Ve onun dışında her şey O’nun ışığı, tecellisi ve kendisine dayanıp bağlanan varlıklardır. Bundan dolayı tehlil de, ilahları nefiy etme ve alemin geçici ve yok olmaya mahkûm olduğunu hatırlatma makamında olduğundan, tespihin aynısıdır.
Tehmid, “Elhamdülillah” sözünün manası: Yani bütün kemal ve kamil övgüler Allah’a mahsustur, O’ndandır ve O’nadır. Çünkü bütün kemal mazharlarının tümü O’ndan ve O’nadır. Bu yüzden bir mahlûk övüldüğünde, aslında salt kemal ve kemalin kendisi olduğu için münezzeh olan Allah övülmüş sayılır. Bundan dolayı tehlil de tespih manasına dönmektedir.
[5]- Allame Meclisi, Bihar'ul- Envar, 26. c. 307. s. 71. riv.
 
[6]- Allame Meclisi, Bihar'ul- Envar, 26. c. 320. s. 2. riv.
 
[7]- Sad, 75
[8]- Allame Meclisi, Bihar'ul- Envar, 26. c. 346. s. 19. riv.

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM