İmam Mehdi'nin Zuhurundan Önce Vuku Bulacak Kıyamlar

Eğer İmamlarımız evlerinde otursalardı ve halkı Ümeyye oğullarına veya Abbas oğullarına davet etselerdi onların saygıları korunurdu. Onları başları üzerinde tutarlardı...
GİRİŞ: 25.10.2020 09:16      GÜNCELLEME: 25.10.2020 09:16
Rasthaber -  Sahife-i Seccadiye’nin senedi bölümünde İmam Cafer Sadık’tan (s.a) nakledilen bir hadiste zuhur öncesi her kıyamın, İmamların ve Şia’nın zorluk ve sıkıntıya girmesine sebep olacağı bildirilmiştir. Bu hadisin İslâm İnkılâbıyla nasıl bağdaştırılacağı konusunu açıklayınız.

1979 İslâm İnkılâbı gibi önemli bir kıyamın dini ve Kur’ani ölçülerle uyum içinde olup olmadığı konusunu incelemede sadece bir hadisle yetinerek böyle büyük bir hareketin doğruluk veya yanlışlığı hakkında görüş ortaya atmamalıyız. Böyle bir değerlendirme için dinî metinlerin tümünü ve İmamların çeşitli dönemlerde amelî siyerini dikkate almalıyız. Ancak bu yolla dakik ve doğru bir sonuca ulaşabiliriz.

Bu yüzden biz bu konuyu genel bir çerçevede birkaç bölümde tahlil edeceğiz:

1- Sahife-i Seccadiye’nin mukaddimesinde yer alan hadis bütün İnkılâpçı ve silahlı hareketler hakkında şüphe oluşturabilir mi?

2- Hz. Mehdi’nin zuhurundan önce her türlü değişimci hareketi yasaklayan hadisler hakkındaki yorum nedir?

3- Önceki iki konuya nazaran İmam Humeynî gibi dine bağımlı âlimler niçin devlet aleyhtarı hareketlerde bulunmuş ve devrim yapmışlardır?

Bu konuları inceledikten sonra ancak gerekli sonuca varabiliriz,öyleyse şimdi bu soruları inceleyelim:

1- Sahife-i Seccadiye’nin mukaddimesinde yer alan bu hadisi senet açısından tartışılmaz bilsek ve bu hadisin altıncı İmam’dan geldiğini kesin olarak kabul etsek bile hadisin metnine dikkat ettiğimizde Hz. Mehdi’nin kıyamından önceki her harekete şüphe ve gölge düşürecek bir içeriğe sahip olmadığını görürüz. Şu iki noktaya dikkat ediniz:

a) Aynı hadiste İmam Cafer Sadık’ın Yahya b. Zeyd’in kıyamını ve şehit oluşunu duyduktan sonra çok üzüldüğü ve ağladığı geçmektedir. Eğer bu hareketi tamamen yersiz ve Şia’nın genel çıkarına muhalif biliyorduysa niçin onun yenilgisi için bu kadar üzülmüş ve ağlamıştır?

Elbette bunun sebebinin amcaoğullarından biri olduğu için kaynaklanan acıma hissi olduğu ve bu ağlamanın onun inkılâpçı hareketini desteklemek anlamına gelmediği söylenebilir. Böyle bir cevabı kabul etsek bile ikinci nokta karşımıza çıkmaktadır.

b) Bu hadiste İmam Sadık’ın şöyle dediği nakledilmiştir:

“Biz Ehl-i Beyt’ten hiçbir kimse Mehdi’nin kıyamından önce, kendisi belalara duçar olmadan ve kıyamı bizi ve Şia’mızı daha fazla sıkıntıya sokmadan zulümle mücadele etmek ve hakkı desteklemek için kıyam etmemiştir ve etmeyecektir.” [1]

Eğer hadisin Arapça metnine bakacak olursak “Lâ yehrucu” tabirinin yanı sıra “mâ herece”  tabirinin de yer aldığını görmekteyiz. Buna dayanarak hatta masumların kıyamının da istisna edilmediğini, bu hadise göre İmam Cafer Sadık’tan önceki kıyamlarda da şüphe edilmesi gerekeceğini görmekteyiz. Oysa bunun yanlış olduğu ortadadır!

Acaba sizce Cafer Sâdık, Hz. Ali’nin savaşları ve İmam Hüseyin’in kanlı kıyamına da mı olumlu bakmıyordu?

Yukarıdaki hadisin mutlaklığına bakılacak olursa bu iki hareketi de kapsamına alır, oysa kesin olarak bu iki hareket hakkında İmam Cafer Sadık’ın (a.s) görüşü bu değildir.

Buna göre Sahife-i Seccadiye’nin rivayetini bütün ıslahçı hareketleri değerlendirmek için bir ölçü olarak kabul edemeyiz. Bu hadisin takiyye şartlarında söylenmiş olması mümkündür veya bu tabirle bu hareketlerin asıl ve nihaî sonuca varmayacağı, ideal hâkimiyetin sadece Hz. Mehdi’nin kıyamı sayesinde oluşabileceği ifade edilmek istenmiş olabilir. Ondan önceki kıyamların, farz bile olsalar sürekli Şia’nın dünyevî sıkıntılarını artıracak nitelikte olduğu açıklanmak istenmiştir. Elbette bütün bunlar tam bir suskunluğa girmenin ve tamamen sessiz kalmanın cevazı sayılmaz. Çünkü bizler kendi görevimizi yerine getirmekle görevliyiz, sonuca varmakla mükellef değiliz. Nitekim İmam Humeynî, Şehit Ayetullah Saidî’ye hitaben şöyle demiştir: “İnsan ilahi vazifelerine amel etmeye muvaffak olursa neticeye ulaşmış sayılır; ister istenen sonuç ulaşsın ister ulaşmasın.”[2]

İlerideki bölümlerde de bu konuya değineceğiz.

2- Sizin işaret ettiğiniz hadisten başka, aynı manayı teyit eden diğer hadisler de vardır. Örneğin bazı hadislerde şöyle tabirler yer almıştır: On ikinci İmam’ın zuhurundan önce dikilen her bayrağın sahibi tağuttur.[3]Veya kanatları çıkmadan uçmaya çalışan civcive benzer bu durumda çocuklara oyuncak olur[4]vd.[5]Dikkat etmek gerekir ki bu hadisler, zalim Emevi hanedanının hâkimiyeti yüzünden her türlü karşıt hareketin ve kıyamın, genelin kabulüne mazhar olduğu bir döneme aittir. Çoğu zaman bu hareketlerin öncüleri ilahi ve doğru bir niyete sahip kişiler değillerdi. Örneğin Haricilerin geri kalanları yanlış bir yolda olmalarına rağmen bu dönemde Emevi yöneticilerine karşı kıyam emişlerdir.

İmamlar kendi takipçilerini aydınlatmak için her değişimin mutlaka yapıcı olacağına dair bir garantinin olmadığı gerçeğine işaretle onları bu hareketlere uymaktan sakındırmışlardır. Bu ise sınırlı da olsa bütün inkılâpçı hareketleri reddetmek anlamına gelmez. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) aşağıda nakledeceğimiz bir diğer hadise baktığımızda bu sonucu çıkarmamız kolay olur.

İmam şöyle buyurur:

“Eğer inkılâpçı bir hareketle karşılaşırsanız kendiniz en uygun olanı seçmeye daha evlasınız. Ancak bu hareketinizin son hedefinin ne olduğuna dikkat etmelisiniz. Sadece Zeyd b. Ali’nin kıyamını kendinize bir dayanak kılmamalısınız. Çünkü Zeyd bilgin ve âlim ve doğru konuşan bir insandı. O, şahsi hedefler uğruna kıyam etmedi. O sadece sizi Ehl-i Beyt İmamlarına uymaya çağırdı. Eğer zafere erişseydi kesin olarak bu ahdine vefa ederdi…”

Bu hadisin devamında İmam silahlı kıyamı o şartlarda uygun görmeyerek Hz. Mehdi’nin son kıyamı hakkında bazı açıklamalarda bulunmaktadır.[6]

Bütün bu hadislerden anlaşılan nokta, Allah’ın takdirinin, insanlığın son ve kâmil ıslahının Hz. Mehdi tarafından gerçekleşmesi yönündedir. Böyle bir şeyi diğerlerinin iddia etmesi gerçekleşmeyecek bir slogandan ibarettir. Ancak böyle bir takdirin oluşu mümin kişilerin kendi güçleri düzeyinde kendi toplumlarını düzeltmek için çalışmalarıyla çelişmez. Aksi takdirde Hz. İmam Hüseyin’in (a.s) kıyamı bile şüpheli sayılır. Çünkü Hz. Mehdi’nin kıyamından önce gerçekleşmiştir.

Elbette bu sınırlı ıslah hareketleri de sadece güçlü imana sahip ilahi hedefler yolunda gerçekleştiği takdirde teyit edilir. İmam Humeynî bu noktaya dikkat ederek şöyle demiştir: “Evet, dünyayı adaletle doldurmak hedefini biz gerçekleştiremeyiz. Eğer gücümüz olsaydı yapardık. Ama gücümüz olmadığı için O imam’ın gelmesi gerekir. Şimdi âlem zulümle dolmuştur. Siz âlemde bir noktadan ibaretsiniz âlem zulümle dolmuştur. Eğer biz bu zulmün önünü alabilirsek almalıyız; bu bir görevdir.”[7]

Sahife-i Seccadiye’nin sahibi İmam Zeynelabidin’den nakledilen şu hadis de bizim bu sözümüzü desteklemektedir.

İmam Zeynelabidin (a.s) Mekke yolunda Ubbad el-Basrî ile karşılaşır ve Ubbad İmam’a şöyle der:

“Cihadı ve zorluklarını bırakıp Hacca ve rahatlığına yöneldin. Oysa Yüce Allah, “Allah müminlerden, canlarını ve mallarını, cennetin kendilerine verilmesi karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Bu; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da O’nun kendi üzerine aldığı hak bir vaattir. Ahdinde (verdiği söze) Allah’tan daha sadık kim var? O halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, büyük bir başarıdır.” (Tevbe/111) diye buyurmaktadır.” İmam (a.s) ona şu cevabı verir: “Âyetin sonrasını da oku.” O âyetin devamını okur:

“(O müminler;) Tevbe edenler, ibadet edenler, (Allah’a) hamd edenler, (Allah yolunda) dolaşıp duranlar, rükû edenler, secde edenler, marufu emredenler, münkerden sakındıranlar ve Allah’ın koyduğu sınırları koruyanlardırlar. Müminleri müjdele!”

Bunun üzerine İmam şöyle buyuruyor:

“Bunlar -yani âyette işaret edilen niteliklere sahip müminler- ortaya çıktıkları zaman, hiçbir şeyi cihada tercih etmeyiz.” [8]

O dönemde zahirde müslüman olan savaşçılar iki guruptan ibarettiler:

1- Ülkeleri fethetmekle uğraşan Ümeyyeoğullarının ordusu.

2- Havariçler gibi doğru olmayan bir görüş ve ilahi olmayan bir niyetle Ümeyyeoğullarına karşı mücadele eden guruplar. Bu iki guruptan hiçbiri yukarıdaki âyette açıklanan ölçüleri taşımıyorlardı. Bu yüzden İmam Zeynelabidin cihadın değerine gölge düşürmeden her mücadele ve savaşın cihat olmadığını açıklamışlardır. İmam Kur’ân’a dayanarak bir takım ölçüler ortaya koymuştur. Bu ölçüleri taşıyan kişiler kıyam ve cihat için ortaya çıktıklarında onların yanı sıra cihat etmek elbette ki daha değerli bir iş sayılacaktır.

Şimdi İran İslâm İnkılâbının önderi İmam Humeynî’nin ve bu İnkılâp’ta şehit düşen şehitlerden çoğunun bu özelliklere sahip olduklarını nazara alarak cevabımızın son bölümüne gelelim:

3- Doğru bir sonuca varmak ve İmam Humeynî’nin İslâm İnkılâbının liderliğini niçin kabul ettiği sorusuna ulaşmak için yukarıda işaret edilen rivayetlerden başka diğer birtakım konulara da dikkat etmemiz gerekir. Bu konulardan bazıları şöyledir:

a) Zahirde yönetimi ele geçirmek için bir çaba göstermeyen Masum İmamlar da devlete benzer bir takım faaliyetlere başvurmuşlardır. Başka bir ifadeyle baştaki gayrı meşru hâkimiyete paralel bir sistem oluşturmuşlardır. Örneğin İslâm toplumunun her yöresinde temsilcileri olmak, Şia’yı kendi yargı işlerinde devlet mahkemelerine başvurmaktan sakındırmak, bu tür işleri kendi temsilcileri vasıtasıyla çözmek ve çeşitli vergiler almak,[9]işte bütün bunlar bu paralel çabalardan sayılır ki bu tutumları yüzünden zalim yöneticiler onların varlığına tahammül etmemiş ve onları şehit etmeye çalışmıştır.

Bir rivayette yer aldığına göre kendisi seyyidlerden olan bir ispiyoncu Harun Reşid’e hitaben şöyle diyor: “Ben şuna şaşıyorum, sanki bizim aramızda iki halife vardır. Onlardan biri Musa b. Cafer’dir. Bir takım vergileri Medine’de ona gönderiyorlar. Diğeri de sensin, Irak’ta vergileri toplamakla meşgulsün.” [10]

İran İslâm Cumhuriyeti’nin kurucusu olan İmam Humeynî (r.a) Ehl-i Beyt İmamlarının (s.a) bu tavrını şöyle değerlendiriyor:

“Eğer İmamlarımız evlerinde otursalardı ve halkı Ümeyye oğullarına veya Abbas oğullarına davet etselerdi onların saygıları korunurdu. Onları başları üzerinde tutarlardı. Ama onlar gördüler ki İmamlar alenen savaşmaya güçleri olmadığından ve şartlar buna elverişli olmadığından yeraltı çabalarla bunları yok etmeye çalışıyorlar. Bu yüzden bunları yakalayıp hapishanelere attılar. Bazıları on yıl hapiste kaldı. Acaba İmam Musa b. Cafer’i namaz ve orucu yerine getirdiği için mi hapse attılar? Namaz kılıyor veya oruç tutuyor diye mi? Veya Harun Reşid’le uzlaşmaya zulmün her türlüsüne baş eğmeye davet ettiği için mi tutukladılar? Yoksa mesele daha farklı bir şey miydi? Onlar onun tehlikeli olduğu ve devletleri ve güçleri için tehlike oluşturduğunu gördükleri için mi onu tutukladılar ve hapse attılar eziyetler edip sürgüne gönderdiler?[11]

Bu tahlile göre gerçek Şia zuhuru beklemek bahanesi ile asırlar ve bin yıllar boyunca suskunluk içinde yaşayamaz.

b) Bizim hadislerimizde yer alan birçok açıklamalarda Hz. Mehdi’nin kıyamından önce gerçekleşecek ıslah uğruna girişilen kıyamlardan söz edilmiş ve bu kıyamlar teyit edilmiştir.

Bu hadislerden birinde doğudan kıyam edecek bir guruptan söz ediliyor ki bunlar kendi kıyamlarıyla Hz. Mehdi’nin kuracağı devlet için gerekli ortamı hazırlayacaklar.[12]İmam Humeynî de İran İslâm İnkılâbı’nın söz konusu kıyam olmasını temenni ediyordu. Şöyle diyordu: İnşaallah bu İnkılâbın yayılması ile şeytani güçler münzevi olacak ve mustazafların hâkimiyeti kurulacak ve son dönem Hz. Mehdi’nin evrensel devleti için gerekli zemin hazırlanacaktır.[13]

Veya bazı hadislerde zuhurdan önce Yemenli birinin kıyamı müjdelenmiş ve Şia’nın onu desteklemeleri istenmiştir. Ve…[14]

c) Masum İmamlar gaybet döneminde fakihleri kendi temsilcileri olarak tanıtmışlardır.[15]Doğal olarak genel beklenti onların Ehl-i Beyt’in yolunu devam ettirmeleridir. Bu yüzden gaybet dönemi boyunca din bilginlerinin ıslah hareketlerinde önemli rolleri olmuştur. Hatta İslâm İnkılâbını tenkit edenler bile mercilik makamında oturarak küçük çapta devlet örneği teşkilat kurmaya çalışmışlardır. Bunlar kendilerine has yöntemlerle ıslah yolunda çalışmış ve bu işleri Ehl-i Beyt’in yöntemine ters bilmemişlerdir.

d) Kesin olarak şöyle dememiz gerekir: Eğer gaybet döneminde cihad-ı ibtidaî (davet cihadı) meşru olmasa bile hiçbir fakih ve din bilgini iç ve dış düşmanların saldırılarına karşı Müslümanların kendi can, mal ve namuslarını savunmak için gerektiğinde silahlı savaşa başvurmalarını yasak bilmiyor, hatta bunu kesin bir farz olarak değerlendiriyorlar. İran, İnkılâp öncesinde iç ve dış düşmanların taarruzuna uğramıştı. Kuşkusuz tesettürün zorla yasaklanmaya çalışılması, buna müteakip kadınlarının tesettürünü savunmak için Hz. İmam Rıza’nın hareminde toplanan kişilerin vahşice saldırıya uğramaları ve kapitülasyon ve İran’da şahlık nizamının 2500. yılının kutlanması gibi açıkça düşmanların İslâm’ı hedef aldığı olayları unutmuş değiliz.

e) Yukarıda işaret ettiğimiz İslâm aleyhine tezgâhlananlara ve İran’da birçok grubun silahlı mücadele yolunu seçmesine rağmen İnkılâbın asıl önderliğini üzerine alan İmam Humeynî (r.a) İmamların yöntemlerine istinaden silahsız mücadele yöntemini seçmişti. İslâm İnkılâbı döneminde birçok baskılara ve diretmelere rağmen (Sahife-i Seccadiye’nin mukaddimesinde söz konusu edilen ve reddedilen) silahlı mücadele yöntemine başvurmaya izin vermemiştir. Elbette baştaki yönetim bir takım kan dökmeler ve cinayetlere başvurmuştur ki bu işlerin sorumluluğu onların kendilerine aittir.

Örneğin İmam Humeyni 1978 yılında Figarodergisiyle yaptığı röportajda “Silahsız mücadele yöntemini değiştirmediğini açıklamıştır.”[16]

Sonuç olarak şöyle demek gerekir: “Pehlevî Rejiminin girişimleri ona karşı silahlı mücadeleyi meşru kılacak şekilde olmasına rağmen İmam Humeyni kendi has dirayet ve tedbiri ile uysal ve silahsız protestolar düzenledi ve sonuçta İslâm İnkılâbı zafere ulaştı. Gerçi bu süreçte birçok kişilerde şehit oldular. Ama şuna dikkat etmek gerekir ki İran İnkılâbı silahlı bir kıyam değildi geniş ve ıslahçı bir toplum hareketiydi ki hiçbir ayet ve hadis onu reddetmemektedir. Eğer kan dökücü Pehlevî Rejimi bazı kişileri şehit ettiyse de bu, silahlı bir kıyama başvurmadan sadece dönem yöneticilerinin beğenmediği tutumları olduğundan hapislere tıkanan ve çeşitli işkencelere maruz kalan sonunda şehit olan Ehlibeyt İmamlarının yöntemini kullandığı içindir.

 ehlader

[1]     Sahife-i Seccadiye, s. 20 El-Hadi yay. Kum

[2]     Sahife-i İmam, c. 2 s. 86

[3]     Hürr-i Amili, Muhammed b. Hasan, Vesailu’ş-Şia, c. 15 s. 52, H. 19969, Alu’lbeyt kurumu yay. Kum, 1409

[4]     a.g.e, s. 51, hadis 19965;

[5]     Vesailu’ş-Şiakitabını 15 cildinin 50. sayfasında Hükmü’l-Huruc Bissayf Kable Kıyamı el-Kaim başlığı altında bir fasıl vardır bu tür hadisleri orada bulabilirsiniz.

[6]     Hürr-i Amuli, Muhammed b. Hasan, Vesailu’ş-Şia, c. 15 s. 50 -51 H. 19964

[7]     Sahife-i İmam, c. 21, s. 16-17 ve c. 3, s. 339-340.

[8]     Kuleynî, Muhammed b. Yakub, el-Kâfi, c. 5, s. 22, Daru’l-Kutub el-İslamiye yay. Tahran, Men Lâ Yahduruhu’l-Fakih, c. 2, s. 141; Menakıb-ı Âl-i Ebî Talib, c. 4, s. 173.

[9]     Bkz.Vesailu’ş-Şia, c. 27, Sıfatu’l-Gazî bâblarından birinci bâbın hadisleri.

[10]    Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 48, s. 239, Muessesetu’l-vefa, Beyrut, 1404.

[11]    Sahife-i İmam, c. 4, s. 21.

[12]    Biharu’l-Envar, c. 51, s. 87.

[13]    Sahife-i İmam, c. 15, s. 348-349.

[14]    Biharu’l-Envar, c. 52, s. 230.

[15]    Vesailu’ş-Şia, c. 27, s. 131, H. 33401.

[16]    Sahife-i İmam, c. 4, s. 3.

YORUMLAR

REKLAM