Türkyılmaz: “Zuhur Asrında Zuhur Neslinin Yetiştirilmesi Gerekir”

Türkyılmaz: “Zuhur Asrında Zuhur Neslinin Yetiştirilmesi Gerekir”
GİRİŞ: 10.11.2020 09:02      GÜNCELLEME: 10.11.2020 09:02
Rasthaber -  “Geleceğin Dünyası ve Dünyanın Geleceğinde Mehdilik” adlı seminerde konuşan Berlin İmam Rıza İslam Merkezi Hocası Şeyh Sabahaddin Türkyılmaz “Zuhur asrında zuhur neslinin yetiştirilmesi gerektiğini” ifade etti.

Türkyılmaz, “MUHABBET EKSENİNDE MEHDİLİK” başlığıyla gerçekleştirdiği konuşmasında; Hz. Mehdiyi marifet ve muhabbet ekseni içerisinde tanımak gerektiğini belirtti.Türkyılmaz’ın “MUHABBET EKSENİNDE MEHDİLİK” başlığıyla gerçekleştirdiği konuşması şu şekilde:“BismillahirrahmanirrahimMunciy-i alem, Bagiyetullah’il Azam Hz. Mehdi’nin viladetini, Rabb’ül alemin bütün beşeriyet alemine hayırlara vesile kılsın.

O’nun kalbinin şadlığına ve bizlerden razı olması için bir salavat buyurun.Kardeşler, şunu arz edeyim ki, rivayetlerimizde vardır; salavat getirildiğinde salavatın sonuna “Ve eccil ferecehum” sözünü mutlaka ekleyin. Allame Emini’yi bilirsiniz, kendisi meşhur El-Gadir kitabının yazarıdır, buyuruyor ki; “Kim salavatın sonunda Ve eccil fercehum derse, onu El-Gadir kitabını yazmamdan dolayı bana verilecek sevaba ortak ederim.”

Rabb’ul alemin bizleri İmam-ı Zaman’ın dostlarından karar versin inşallah.Mehdilik inancı hakkında dünkü sohbetimizde belirttik ki, marifet ve muhabbet ekseninde Hz. Mehdi’yi tanımak gerekir. Marifet, ilmi ve bilimsel olarak Hz.Mehdi inancını bir doktrin olarak tanımaktır.İkincisi muhabbet ekseninde bakmaktır ki, Hz. Mehdi’ye muhabbet beslemek ve onu sevmek üzerinedir. Kendimizi bir imtihandan geçirelim.

Acaba Hz. Mehdi’ye muhabbetimiz ne kadardır?Önce şunu arz edeyim ki, bu gece Şaban Ayı’nın 15. Gecesidir. Ömrümüzün her gününün, her haftasının, her yılının en önemli iki gecesinden birisidir. Bu önemli iki gecenin birisi Kadir gecesi ve bir diğeri de bu gecedir. Kadir gecesi bin aydan, yani 84-85 yıldan daha hayırlıdır.

Bu gece ise binlerce yıl Kadir gecesinden daha azametli bir gecedir. Yani Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e, ondan da kıyamete kadar vuku bulan ve bulacak olan gecelerin en azametlisi bu gecedir. Rabb’ul alemin; munciy-i alem, namus-u hilkat, Bagiyyet-ul azam Hz. Mehdi’yi bu gece yeryüzüne göndermiştir. Bu gece insanlara ilahi hüccetini tamamlamış ve son hüccetini göndermiştir. Çünkü bundan sonra ne bir hüccet gelecektir, ne bir masum, ne de ilahi hükmü yeryüzüne hakim kılacak bir zat. Bu gecenin azameti Kadir gecesinin azametinden çok değilse de kesinlikle daha az değildir. Arifler ve büyük üstadlar buyuruyorlar ki, bu gecenin önemine önem katan şeylerden birisi de Kadir gecesi olma ihtimalidir. Kadir gecesini tefsir ederken buyuyorlar ki, Hz. Fatıma’nın (sa) kendisi bizzat Kadir Gecesidir.

Eğer bu hesap edilirse, masumun kendisinin Kadir Gecesi’nden daha azametli olduğu göz önünde bulundurulursa, bu gecenin azametinin bütün ömrün gecelerinin azametinden çok daha büyük olduğu anlaşılır.Bu gece yaratılışın hikmetini, felsefesini yeryüzüne hakim kılacak olan İlahi Hüccetin dünyaya geldiği gecedir.Böyle bir zat-ı mukaddesin, bizlerin hayatındaki rolü ne kadar olmalıdır? Hayatımızı nasıl yönlendirmeli ve bizim ona yakınlığımız ne derecede olmalı? Dün bir cümle arz etmiştim. Sohbetimizi o cümle etrafında sürdürelim. Masum imamı ne kadar tanırsanız o kadar seversiniz.

Yani tanıma oranı, sevme oranı ile eşittir. Ancak tanıdığınız oranda sevebilirsiniz. Sevdiğiniz oranda da hayatınızda rolü vardır. “Ben Hz. Mehdi’yi tanımıyorum” diyorsanız, sevemezsiniz. Sevginiz gerçek değildir. “Ben seviyorum, ama hayatımdaki rolü o kadar değildir?” çıkarımı doğru değildir. Hayatınızdaki rolü, ancak sevdiğiniz kadardır.Bu bilgiler ışığında “Muhabbet Ekseninde Mehdi”yi tanımaya çalışalım… Hz. Mehdi’ye ne kadar muhabbetimiz var? Sevginin, muhabbetin merkezi kalptir. Kalp, bütün sevgilerin olduğu yerdir.

Ayet-i Celile buyuruyor ki; “Allah kimsenin göğüs kafesinde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzab: 4) Evet, göğüste iki kalp yoktur, bir kalp vardır ve bir kalpte iki ayrı sevgi olmaz. Birbirinden bağımsız, birbiri ile ilişkisi olmayan, birbirine zıt iki sevgi bir kalpte olmaz. Bir kalpte tek bir çeşit sevgi olur. Öyleyse bizim Ehl-i Beyt-i İsmet-i Taharet’e olan sevgimiz, muhabbetimiz ve bunun başkalarına da olan sevgilerimizi nasıl açıklayacağız? Birisi gelip Hz. Ali’ye (as) diyor ki; “Ya Ali! Ben seni çok seviyorum. Ama filaniyi de çok seviyorum.” İmam Ali (as) buyuruyor ki; “Olmaz! Benim sevgimle onun sevgisi bir kalpte olmaz. Ya benim sevgim, ya onun sevgisi, ancak bunlardan bir tanesi kalbinde olabilir.” Yani Ali’nin sevmediği, Ali vilayeti ile bağdaşmayan birisinin sevgisi o kalbe giremez. Girerse öbürüsü dışarıya çıkar.

Bir kalpte Hz. Mehdi’nin sevgisi varsa, o kalpte Hz. Mehdi’nin istemediği bir sevgi olamaz. Eğer sen bu kalpte iki sevgiyi de bulunduracağım dersen, Hz. Mehdi sevgisi çıkıp gider. Yani o kalpte vilayet sevgisi yok demektir.Muhabbet parayla satın alınan bir şey değildir ki… Veya bir elbise değildir ki, değiştirebilesin. Duygudur, histir, bu duygu ve his insanın hayatına yön veren ve insanın yaşantısını etkileyen bir şeydir.İmam Sadık (as) buyuruyor ki; “Din sevgiden başka bir şey değildir.” Evet, din muhabbetten başka bir şey değildir ve bu muhabbet de “Muhabbet-i Al-i Muhammed’dir.” Dolayısı ile Hz. Mehdi’yi muhabbet penceresinden incelediğimizde görüyoruz ki, hayatımızdaki rolü, onu tanıdığımız orandadır. Ve bu muhabbetin derecesini bilmek istiyorsak, bizim ona yakınlığımıza bakmamız lazım.

Biz Hz. Mehdi’ye ne kadar yakınız? Bunun nasıl olduğunu bilmek istiyorsak, Hz. Mehdi’nin yarenlerinin özelliğine bakmamız lazımdır. Hz. Mehdi’nin vilayetine, imametine baktığımızda, bu vilayet hayatımızın hangi alanlarında hükümrandır, hayatımızı ne kadar etkilemiştir? Vilayet bizim işimizde, yememizde, içmemizde, sosyal hayatımızda ne kadar etkilidir? Hayatın özü budur.

Hayatın özünü, bütün alanlarının hepsini vilayet şekillendiriyorsa, o zaman Hz. Mehdi’ye bağlılığımız, yakınlığımız yüzde yüzdür… Eğer hayatımızı vilayet yönlendirmiyorsa, ekonomimizi vilayet yönlendirmiyorsa, bağlılığımız da o oranda zayıftır.

Örnek olarak dün arz etmiştim, Allah-u Zülzelal, fakir fukara için zekat verilmesini emretmiştir. Humus yetkisini ise Ehl-i Beyt’e vermiştir. Humus, kazancın beşte biridir ve şu anda İmam-ı Zaman’a aittir. Siz bu humusu, İmam-ı Zaman’ın hakkını İmam-ı Zaman’a vermezseniz, nasıl İmam-ı Zaman ile bağınız olacak? Humus, ilahi görevdir. Ekonomik olarak siz humusunuzu Velayetin sahibi olan, yeryüzünün hücceti olan bu zat-ı mukaddese vermek zorundasınız. Vermediğiniz takdirde gasıp olursunuz.

Yani, hem Hz. Mehdi’yi seveceğim, hem de humusu vermeyeceğim, hem humusu gasp edeceğim, hem de tasarruf edeceğim… Ekonomide sizin tasarruf etmeniz velayetin gölgesinde olmazsa, bu sevgi yalandır. Bütün alanlarda bu şekilde hesap ediniz.Biliyoruz, Hz. Mehdi şu an gaybette… Gerçi gaybetin kendisi bambaşka bir alemdir. Ve bu konuda genişçe konuşmak gerekiyor. Ama ben gaybet hakkında sadece bir pencere açmak istiyorum, sonra sohbetime devam edeceğim.Gaybet nedir? Gaybet, rivayetlerde çok güzel bir şekilde beyan edilmiştir. Ama ne yazık ki, biz gaybeti idrak edemiyoruz.

Acaba İmam-ı Zaman mı gaybette, biz mi gaybetteyiz? İmam-ı Zaman, hazır değil mi? Şahit ve mevcut değil mi? O halde gaybette olan kim? Bunun neresi gaybet? Hazır, nazır, şahit, mevcut olan birisi gaybette olmaz ki…

Gaybette olan O’nu göremeyendir. Gaybette olan O’nu idrak edemeyendir, O’na şahit olamayandır. Emir’ul Müminin (as) buyuruyor ki; “İnsanlar işlemiş oldukları günahlardan dolayı Allah onların gözlerinin önüne perde çeker, imamlarını göremezler ve imamı görememek kimin suçu? Elbette bizim suçumuz. Biz günah işlemişiz, bu perdeyi biz çekmişiz, biz istemişiz. Eğer bu perdeyi kaldırabilirsek, İmam orada zaten, İmam hazır, şahit zaten… Aynen bulutların arkasındaki güneş gibi… Biz gözümüzün önüne bulutları dizmişiz. Ve her günah bir bulut, bir engel güneşi görmeye…

Eğer bulutları kenara çekebilirsek, güneş orada duruyor zaten. Güneş kayıp değil ki… Sorun bizde, sorun bu kör gözerimizde, güneşte değil. Biz körlerin gözleri görmüyor güneşi…Değerli müminler; varlığını hissetmediğimiz bir şeyin yokluğunu hissedebilir miyiz? Hissedemeyiz değil mi? Eğer bir kadının çocuğu yoksa, bu kadın çocuğunu kaybetmenin üzüntüsünü hissedebilir mi? Hissedemez. Çünkü sahip olmadığımız bir şeyin yokluğundan acı duymayız.

Şimdi Hz. Mehdi’nin yokluğunun acısını hissediyor muyuz? Hissedemiyoruz. Neden? Çünkü varlığını hissetmedik ki yokluğunu da hissedelim. Elbette varlığını bilgi olarak, ilmi olarak hissettik. Evet, çünkü Resulullah’tan ve Ehl-i Beyt İmamlarından hadisler var. Rivayetlere bakarak, akıl yürüterek düşündük, taşındık, evet dedik, doğrudur. Ama kalp olarak, muhabbet olarak hissedemedik. Yani bir annenin çocuğunu sevdiği kadar kalbimizde İmam-ı Zaman’ı hissedemedik. Kalbimizde, ruhumuzda varlığını hissedemediğimiz için, yokluğundan da üzüntü duymuyoruz.

Sabahleyin kalktığımızda dedik mi; “Yebnel Hasan, inşallah bugün zuhur edersin. İlahi, bugün O’nun zuhurunu gerçekleştir.” Akşam olduğunda, uyurken “ İlahi! Mevla’mız bu gün gelmedi” diye üzüldük mü? Her gün bu şekilde dua eden var mı? Eğer gerçekten sabah, akşam bu şekilde ise, o insan İmam-ı Zaman’ın gaybetini hissediyor demektir. Mevlanın varlığını hissediyor, muhabbeti, O’nun yokluğundan dolayı ona acı veriyor. İmam-ı Zaman’ın yokluğundan ıstırap duyuyor. İmam Sadık (as) buyuruyor ki; “Sabah ve akşam O’nun zuhurunu gözleyin. Sabah, akşam O’nu bekleyin, onun zuhurunu bekleyin.” Bu ne demektir?

Sabah kalktığımda dedim ki “İlahi, b gün zuhurunu lütfet.” Akşam olduğunda; “İlahi, bugün zuhur olmadı, inşallah yarın gerçekleşir.” Bu, sabah, akşam tekrarlanmalıdır. Bu gösterir ki, İmam-ı Zaman ile bir gönül bağımız vardır.Al-i İmran son ayetinde şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler! Sabredin, birbirinize sabrı tavsiye edin ve irtibat halinde olun” (Al-i İmran:200)İmam Sadık’a (as) soruyorlar: “Ey Resulullah’ın oğlu, bu ayetin tefsiri nedir?” İmam buyuruyor ki; “Gaybetteki imamın zuhuruna kadar sabredin, O’nun gaybetinden dolayı birbirinize sabrı tavsiye edin ve İmamınızın zuhuruna kadar İmamınızla irtibat içinde olun.”Nasıl irtibatta olalım? O’nun varlığını hissetmezsek, yokluğunun ıstırabını duymazsak, imamla irtibat kurabilir miyiz? Öyleyse biz İmam-ı Zaman ile bir bağ, gönül bağı kurmalıyız.

O’nun varlığını ruhumuzda canımızda hissetmemiz lazım. İmam-ı Zaman’ın hayatımızdaki rolü nedir? Bir sorunumuz, bir derdimiz olduğu zaman ilk olarak kimin kapısını çalıyoruz? İlk olarak kendimizin. Kendi gücümüze güveniyoruz. Kendi gücümüzle yapamadıklarımız için de hemen dostumuza, akrabamıza sarılıyoruz.Onların da gücü yetmediğinde daha üstte birine gidiyoruz. Yani kendi gücümüze, akrabamıza, paramıza güveniyoruz. Artık hiçbir çaremiz kalmadığında İmam-ı Zaman’ı hatırlıyoruz. Ama İmam ile gönül bağı olanlar, daha ilk başta “Yebnel Hasan! Bir sorunumuz var, ancak sen halledebilirsin” diyorlar. Bu isteğin geri çevrilmesi düşünülebilir mi?

İmam-ı Zaman, reddeder mi?Seyyid Abdulkerim İsfahani, Necef’te ilim havzalarının müçtehididir ve talebelere her ay belli bir maaş veriyor. Ülkede ekonomik sıkıntının had safhada olduğu bir dönem. Havzalarda da ekonomik sıkıntı fazla. Çünkü havzaların ekonomik desteği nedir? Humustur. Humus verilmezse havzalarda da ekonomik sıkıntı o oranda oluyor. Bu nedenle genel ekonomik sıkıntı havzaları da vuruyor.

Bir ay, iki ay talebelerin aylıklarını veremiyorlar. Derken sıkıntı had safhaya ulaşıyor. Seyyid Abdulkerim İsfehani, yanında bulunan yardımcısı Şeyh Ali’ye diyor ki; “Bu gün bir misafirimiz gelecek. Kapı çaldığında kapıyı sen açma, ben açacağım.” Kapı çaldığında kendisi kapıyı açmaya gidiyor. Şeyh Ali diyor ki, “Ben arkadan takip ediyordum.

Bir adam geldi ve bir mektup verdi. Şeyh Abdulkerim, mektubu aldı öpüp başına koydu. Misafir gittikten sonra bana dedi ki, Şeyh Ali seninle pazara gidelim. Biz beraber Kufe pazarına gittik. Dükkânları teker teker geçtik ve en sonda bulunan bir dükkâna girdik. Şeyh mektubu gösterdi.

Dükkâncı mektubu öpüp başına koydu ve içinde o mektupta yazılanların olduğu iki torba verdi. Biz bunları alıp eve geldik. Eşyaları bırakır bırakmaz arz ettim ki, efendim benim biraz işim var. Bana biraz izin verebilir misiniz? Hemen koşup tekrar pazara, o dükkâna gittim. Ama ne dükkânı bulabildim, ne de dükkâncıyı. Acaba yanlış mı geldim? Diye defalarca geri dönüp tekrar aradım, sordum, ama herkes böyle bir dükkân olmadığını söylediler. Sonunda eve dönüp geldim. İçeri girer girmez Şeyh Abdulkerim bana “Nereye gittin Şeyh Ali. Dükkana bakmaya gittin değil mi?” diye sordu.

Evet dedim. Buyurdu ki; “Şeyh Ali! Sen bizim sahipsiz olduğumuzu mu sandın? Bizim sahibimiz var, Mevlamız var. Darda kaldığımızda elimizden tutanımız var. Biz sahipsiz değiliz ki, darda kaldığımızda onun bunun kapısına gidelim.”İmam Zaman Allah’ın yeryüzündeki hüccetidir, feyz kaynağıdır, hayat kaynağıdır. Varlık aleminin odak noktasındaki kişidir.

Bu dünyada ona gönül bağlayanların sorunu olacak da Mevla bu soruna el atmayacak öyle mi? Bu mümkün müdür? Peki, bu nasıl gerçekleşebilir? Ona duyduğumuz muhabbetimizle. Mevlamızın amellerimize şahit olduğunu idrak etmekle. Kur’an buyuruyor ki; “De ki: "İstediğinizi yapın; Allah, Peygamberi ve müminler yaptıklarınızı görecektir. (Tevbe:105)… Yani Allah yaptıklarınızı görüyor, Allah’ın resulü de yaptıklarınızı görüyor ve müminler de görüyor. Kimdir müminler? Müminlerden kasıt Ehl-i Beyt-i Teharet’tir, günümüzde İmam-ı Zaman’dır.

Bizim imamımız var bize şahit olan, amellerimizin huzuruna sunulduğu… Bu imamımızın varlığını hissedemiyoruz. Ve O’nun gaybetinden ıstırap duymuyoruz. Bu nasıl sevgidir? Bu nasıl imamete bağlılıktır? Bu nasıl aşktır? Bir anne çocuğundan ayrıldığında ne kadar üzülür? Çocuğunu başka bir şehre gönderiyor, tedirgin, ıstırap içinde telefonla arıyor. Yavrum ulaştın mı, yerleştin mi?

Veya her gün arıyor, durumunu soruyor, haberdar oluyor. Neden? Çünkü muhabbeti var. Onu sevdiğinde, yokluğunu hissettiğinden dolayı böyle yapıyor…Biz imamımızı göremiyoruz. Onun yokluğunu hissediyor muyuz? O’na, “Mevla ne zaman zuhur edeceksin? Bu hasret ne zaman bitecek” diyor muyuz?

Zuhurun hakikati hakkında bir cümle arz edeyim. Ebu Basir, İmam Sadık’a (as) arz ediyor; “ Ey Resulullah’ın oğlu, zuhur ne zaman olacak?” İmam buyuruyor ki, Ebu Basir, sen de mi dünyayı isteyenlerdensin? Arz etti ki, neden ey mevlam? Zuhuru istemek dünyayı istemek midir? İmambuyurdu ki, Ebu Basir, bizim vilayetimize inananlar için zuhur gerçekleşmiştir. Bizim vilayetimize inananlar kurtuluşa ermiştir. Artık neyin kurtuluşunu bekliyorlar?”Yani Hz. Mehdi’nin vilayetini anlayan, idrak eden bir insan için kurtuluş gerçekleşmiştir. Yani biz hangi kurtuluşun peşindeyiz?

Ama vilayeti anlamak, idrak etmek muhabbetsiz olmaz, aşksız olmaz. Gönül bağı olması lazım. Bizim muhabbetimizin özü böyle olmalıdır. Peki, bunu nasıl sağlarız? Yani Hz. Mehdi’ye olan muhabbetimizi, sevgimizi nasıl pekiştiririz?

Değerli müminler, hiç dikkat etmediğimiz, üzerinde durmadığımız noktalardan birisi de tevella ve teberra’dır. Tevella ve teberranın odak noktası da vilayettir. Yani ölçüsü budur. Allah bir terazi koymuştur, bu terazinin bir kefesine vilayeti, diğer kefesine de amellerimizi ve sevgimizi koymamızı istemiştir. Şimdi buyurun muhabbetimizi ve amellerimizi koyalım, vilayet ile uyuşuyor mu? Eğer uyuşuyorsa muhabbetimiz tamamdır.

Değilse muhabbetimiz de gerçek değildir. Yani insanın kalbindeki sevgi ve muhabbetin ölçüsü vilayettir. Vilayet ile bağdaşıyorsa o tevella ve teberra doğrudur. Ne demektir bu? Yani Ali’nin (as) sevdiğini sevmek, sevmediğini de sevmemektir. Ali’nin (as) vilayetinin içinde olana muhabbet etmek, düşmanlarına buğz etmek ve onlardan beri olmaktır.

Tevella ve teberra, Füru-u Din’in kısımlarındandır, ama üzerinde çok fazla durulmamıştır. Yani ömrümüz namazı, orucu, haccı anlatmakla geçer, ama tevella ve teberraya değinmeyiz.Bir rivayet var: Buyruluyor ki; “Biri öldüğünde kabirde bir nur onun ayakucunda, bir nur sağında, birisi solunda, birisi baş ucunda ve çok daha parlak olan birisi de tam karşısında durur. Soldaki nur, sağdakine sorar sen kimsin? O der ki, ben bunun namazıyım, diğeri orucuyum, haccıyım, zekatıyım. Bunlar konuşurken birbirlerine derler ki, şimdi Münker ve Nekir gelecek, onların sorularında buna yardımcı olalım. O arada karşısında duran daha parlak nura sorarlar. Sen kimsin? O der ki, sorgu melekleri geldiğinde buna yardımcı olun. Eğer gücünüz yetmezse ben buradayım. Sen kimsin? Diye sorduklarında der ki, ben Hubb-i Al-i Muhammed’im…

Ben bunun Ehl-i Beyt sevgisiyim, ben Peygamber ve Ehl-i Beyt’inin vilayetiyim. Gücünüz yetmezse ben buradayım.”Böyle bir vilayetimiz var, neden başka kapılara yöneliyoruz? Bu gece bizim Mevlamızın viladetidir. Onun inayet ve lütfunu beklediğimiz gecedir. Bu gecenin adına ne derseniz deyin, bu gece Sahibimizin gecesidir.İmam-ı Zaman’ı görebilecek miyiz?

Ben bunun üzerinde fazla durmadım, fazla düşünmedim. Bunun peşinde de değilim. İmam-ı Zaman’ı rüyada gördüm, orada, burada gördüm, bu gibi şeyleri çok önemsemedim. Acaba İmam-ı Zaman bizi görüyor, bize bakıyor mu? Bu önemlidir… Ben İmam-ı Zaman’ı göreyim, İmam-ı Zaman beni görsün, bana baksın. Hangisi daha önemli? Tabi ki İmam_ı Zaman’ın bana bakması önemli…

Eğer o bizi görüyorsa, lütuf nazarı ile bakıyor demektir. O görüyorsa şefkatle bakıyor demektir. Rahmetle bakıyor demektir. Ama ben görüyorsam, ben bu gözümle bakıyorum. Hz. Ali’yi gören yok muydu? Hz. Ali’yi müşrik de görüyordu, kafir de; fasık da görüyordu, mümin de, kadın da görüyordu, erkek de… Ama Hz. Ali kime lütuf gözüyle baktı? Malik Eşter’e, Ammar’a, Selman’a… Biliyorsunuz, görmek ayrı şeydir, bakmak ayrı şeydir. Siz her şeyi görürsünüz, ama her şeye bakmazsınız. İmam-ı Zaman’ın bize lütuf nazarı ile bakması, rahmet, şefkat ve muhabbet gözüyle bakması bizim O’nu her gün görmemizden daha hayırlıdır. Bir kere lütf-u nazar etse. Eğer O’nun bir nazarı toplumuza yönelse, toplum nur ile dolar. Toplum maneviyatla, aşkla dolar.

Ama O nazar etmezse, ibadet ve dua ile geçirdiğimiz günler de maalesef gaflet günleridir. Önemli olan O’nun bize nazar etmesidir.İmam-ı Zaman bizden ne bekliyor, ne istiyor? Nasıl olmamızı istiyor? Buraya kadar işin teorik yönüne baktık. Gaybet nedir, nasıl bakmalıyız, İmam-ı Zaman’ın hayatımızdaki rolü nasıl olmalıdır vs.O bizden ne istiyor? Bunun üzerinde duralım:

1. İmam-ı Zaman bizden adil olmamızı istiyor. Çünkü biz imamlara “adildir” demiyoruz, “Onlar adaletin özüdür” diyoruz. Adil, adalet sahibi olmak demektir. Ama adaletin özü, mücessem adalettir, adaletin ta kendisidir. Adaletin özü, mazharı, tecelligahı bizden adil olmamızı istiyor. Acaba biz yüzde kaç oranında adiliz? Yüzde on, yüzde yirmi, otuz, kırk, elli?... Ne kadar?

Bireysel hayatımızda, aile hayatımızda, toplumsal hayatta ve bütün evrensel manada adalet oranımız nedir? Bu dört alanda adalet derecemiz yüzde ellinin altındaysa hepimiz zarardayız. İmam-ı Zaman nazar bile etmez. Çünkü yüzde kırk dokuz adil isek, yüzde elli bir zalimiz demektir. Yüzde altmış adil isek, yüzde kırk zalimiz demektir.İmam-ı Zaman bize diyor ki, “Adalet derecenizi yükseltin. Adaleti kabul etme kapasitenizi artırın. Adalet oranını yükselttiğiniz zaman, benim zuhurum gerçekleşecektir.

Çünkü adaleti kabul kapasiteniz düşükse ben niye geleyim?”Bu ne manaya geliyor? Şöyle tarihe baktığımızda, Hz. Ali (as) Resulullah’ın (s.a.a.) rihletinden 25 yıl sonra hükumete geçiyor. Gelip 25 yıl sonra diyorlar ki, gel halife ol… İmam Ali (as) buyuruyor ki; “Beni bırakın, gidin başka birisini seçin.” Çok ısrar ediyorlar. İmam Ali’nin (a.a.) endişesi neydi biliyor musunuz? İnsanların Hz. Ali’nin (as) adaletine tahammül edememeleri… Bu korku vardı. Yani Hz. Ali’de (as) sorun yok, adaleti uygulamasında sorun yoktu. Sorun, adalete tahammül edilememesindeydi. Buyurdu ki, “Ben geldiğimde adaleti uygulayacağım, ama siz tahammül edemeyeceksiniz. Ben toplumun bütün katmanlarına adaleti icra edeceğim.” Kabul ettiler. Ama kısa bir süre sonra şikayete başladılar. “Adalet bu kadar şiddetli uygulanır mı? Bu niye böyle, şu niye şöyle ” demeye başladılar… Beş yıl, sadece beş yıl Hz. Ali’nin adaletine tahammül edemediler.

Ve O’nu şehit ettiler. Kim şehit etti? Müşrikler mi? Kafirler mi? Hıristiyanlar, ya da Yahudiler mi? Hayır, bizzat Müslümanlar şehit ettiler. O’nun adaletine tahammül edemeyenler şehit etti… Biliyorsunuz, İmam Hüseyin’i de davet etmişlerdi.

O’nu da adaletine tahammül edemeyenler şehit ettiler. Allah etmesin, biz de İmam-ı Zaman’ı çağıralım, ama adaletine tahammül edemeyelim. O’nun karşısına geçelim, onunla savaşanlardan olalım. İnsanın niyeti kötü olursa kendini düzeltmek yerine adalet sahibini yok etmek ister. Onun için adil olmalı ve adalet derecemizi yükseltmeliyiz.Allah u Teala, Kur’an’da buyuruyor ki; Alim olun, abid olun, adil olun.

Biz peygamberle beraber kitabı ve mizanı indirdik ki insanlar adil olsunlar diye: “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler.” (Hadid:25) Yani, bizim birinci vazifemiz adil olmaktır. Aksi halde İmam-ı Zaman’ı çağırmak abestir, yalandır. Eğer istiyorsak adil olmalıyız. İmam-ı zaman’ın hedefi adaleti dünyaya hakim kılmaktır. Bütün dünyaya evrensel adaleti getirecek. O halde biz de kendimizde, önce adaleti uygulayabilmeliyiz. Biz bireysel olarak adil olalım, imamımızın işini kolaylaştıralım.

En azından bizimle uğraşmasın, biz de onunla birlikte dünyayı adaletle dolduralım.

2. İkincisi cesaretli olmaktır. Cesaret bir sıfattır, bir güzel haslettir ki, herkeste olmaz. Kerim insanlarda olur. Cesaret Ali ile, Huseyn ile, Ehl-i Beyt ile özdeşleşmiştir. Vilayet yolunda gidenlerin en önemli sıfatlarından birisi de cesarettir. Korkaklık, velayet dairesi içerisinegiremez. Ne müşrikten, ne kafirden, ne münafıktan, ne fasıktan, ne de tağuttan, hiç kimseden korkmaz. Niye korkmaz? Çünkü bilir ki onun arkasında Mevlası var. Sahibi var.

Böyle bir imama sahip olmak bizim için iftihardır. İmam-ı Zaman’ın cesur insanlara ihtiyacı var, korkak insanlara değil. İki tehdit, üç korkutmayla meydandan kaçacak İmam-ı Zaman’ın askeri olmaz, yaveri olmaz. Cesaret en büyük sıfatlardan biridir.3. Son bir özellik arz edeyim ki özellikle hanımları ilgilendiriyor. Değerli müminler! Bu asrımız zuhur asrıdır. Zuhur asrı, Hz. Mehdi’nin evrensel adaleti gerçekleştireceği dönemdir. Bu asırda ümit ediyoruz ki, dualarımız bu yöndedir ki zuhur gerçekleşsin. Zuhur asrında zuhur neslinin yetiştirilmesi gerekiyor.

Zuhur nesli… Değerli anneler, değerli bacılar, değerli hanımlar, sizin en büyük vazifeniz zuhur nesli yetiştirmektir. Yani Hz. Mehdi’nin adalet devletine zemin hazırlayacak yiğitler, cesur, adaletli ve dünyasını İmam-ı Zaman’a feda edebilecek bireyler yetiştirmek. Çocuklarımızı Mehdilik inancı ile yetiştirmeliyiz. Onları zuhur nesli olarak yetiştirmemiz lazımdır. Bu zuhur nesline eğer biz ciddi bir şekilde eğilirsek, çocuklarımız artık dünyaya, dünya makamına, dünya işlerine, dünya kazanımlarına, ister ekonomik, ister makam olsun hırsla meyletmez.

Oğlum okuyacak profesör olacak, şu kadar para kazanacak, sonra?!... Şu kadar anne ve babasına yardım edecek, sonra?!... Düşünün ve sonra sorusunu sora sora gidin… Sonunda ne olacak, onu bana söyleyin… Para kazanan para makinası, makamda oturan koltuk sahibi olacak. Siz bana şunu söyleyin: İmam-ı Zaman ondan razı olacak mı?Diyorlar ki, İmam-ı zaman niye zuhur etmiyor? Neden zuhur etsin? Nereye gelsin? İnsafen kendimizi sorguya çekelim. İmam-ı Zaman bugün buraya gelse, kapıdan içeri girse ve dese ki; “Ben bugün, istiyorum ki öyle birisine misafir olayım ki evinde haram lokma olmasın. Çünkü haram lokma olan bir yere ben giremem. Halısı, evini perdesi, duvarı, kap kacağı, yiyeceği, giyeceği vs…. Kısacası evinde bir lokma dahi haram olmayan beni misafir etsin.” İnşaallah sizler götürebilirsiniz, ama ben mahcup olurum, cesaret edemem.

Ben “Yebnel Hasan, benim hayatımda haram lokma yoktur” diyemem.Ey Mevlamız, gafletimizden, hatalarımızdan, önemsemememizden olabilir, ama sen şahit ol ki, biz bilerek sizinle muhalefet etmemişiz. Bilerek size karşı gelmemişiz, bilerek sizin vilayetinizin dairesinin dışına çıkmamışız. Bu halimiz gafletimizdendir. Cahilliğimizdendir.Zuhur nesli diyoruz ya, hayatında haram lokma olmayan bir nesil. Yaşantısında harama meyletmeyen bir nesil. Adaleti ön planda tutan bir nesil. Dünyasını ahretinden önde tutmayan bir nesil.İmam Hasan’a (as) sordular: “Ey peygamberin oğlu, neden Muaviye ile barış yaptın? Halbu ki sen Sıffin’de büyük kahramanlıklar göstermiştin. Şimdi ne oldu? Cemel’deki kahramanlığın nereye gitti?” İmam buyurdu ki; “Ben değişmedim.

Değişen sizsiniz.. Cemel’de, Sıffin’de sizin ahretiniz dünyanızın önündeydi. Kılıç sallarken ahret için sallıyordunuz. Ama şimdi dünyanız ahretinizin önüne geçmiş. Siz değiştiniz ve beni barışa siz mecbur ettiniz.”Değerli müminler, dünyası ahiretinin önünde olan insanlar, gençler değil, ahreti dünyasının önünde olan, her şeyinin önünde ahireti, Mevlası, Mehdi’si, vilayeti olan bir nesil yetiştirmemiz lazım. Anneler, bacılar! Bunu gayretinde olun. Görevimiz, zuhur neslini yetiştirmektir. Zuhur neslini yetiştirmek öyle kolay değil, zahmet isteyen bir işitir.

Ne zamanki çocuklarımızı, sevdiklerimizi İmam-ı Zaman’a kurban etmeye hazır iseniz, o zaman “Ben İmam-ı Zaman’ın askeriyim” diyebilirsiniz. Ne zaman feda etmeye hazırsanız, o zaman ben velayetçiyim diyebilirsiniz.

Fedakarlık etmeye hazır olmadığımız müddetçe, Mevla gelmeyecektir.İlahi! Mehdimizin zuhurunu çabuklaştır.İlahi! Bizi bir an dahi gaflete düşenlerden etme.İlahi! Bizi velayet doğrultusunda yaşayan, velayetle şehadet şerbetini içen, kıyamette de velayet ile mahşur olanlardan karar kıl.İlahi!

Gaflete düşüp, hataya düşüp velayet düşmanları ile beraber olanlardan bizi karar verme.Bizi velayet düşmanlarından uzak et.İlahi! Mevlamızın zuhuru bizim açımızdan gecikmiştir. Senin takdirin nedir, bilmiyoruz, ama Mevlamızın zuhurunu çabuklaştır.İlahi! O’nun zuhurunu görmeyi bizlere inayet et. Onun adalet devletinde yaşamayı bize nasip et.Vesselamu aleykum ve rahmetullahi be berekatuhu…

YORUMLAR

REKLAM