Müminlerin Ruhları

Müminlerin ruhları bedenlerindeki yüz ve şekilde cennette bulunmaktadırlar...
GİRİŞ: 20.12.2019 09:28      GÜNCELLEME: 20.12.2019 09:28
Rasthaber -  Ebu Besir şöyle diyor: Bir gün İmam Cafer-i Sadık'a (a.s) müminlerin ruhları hakkında sordum. Bana şöyle buyurdu:

"Müminlerin ruhları bedenlerindeki yüz ve şekilde cennette bulunmaktadırlar öyle ki; eğer birini görecek olursan bu filan şahıstır dersin."[1]

AÇIKLAMA

"Müminlerin ruhları hakkında": Yani bedenleri toprak olduktan sonra ruhları ne olacak?

Nefs, Kuran ve rivayetlerde kullanılan bir tabirdir ve nefisten kasıt ruhtur. Nefs ve ruh tam olarak asla tanınılmayacak bir şeydir, en akıllı insanlar, en büyük bilginler nefsi tanıyamadıklarını itiraf etmişlerdir, akıllar onu tanımaktan acizdir. Bazı âlimlere göre Hz. Ali'nin ,"Kim nefsini tanırsa rabbini tanır" buyruğundan kasıt aslında bu tanımaya kimsenin ulaşamayacağıdır; çünkü nefsi tanımak mümkün olmadığı için Rabbul Âlemin olan Allah'ı da tam olarak tanımak imkânsızdır. Allah-ı Teâlâ kitabında şöyle buyurmaktadır:

 "Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir."[2]

Zaten ruh hakkında düşünürlerin ortak, kesin ve belli bir görüşte olmamaları, herkesin farklı inanışta olmaları ruhu tanımanın ne kadar karmaşık bir bilgi olduğunu ortaya koymaktadır.

Ruh hakkındaki bütün inanışları dört kategoride toplaya biliriz, bunları Keşkül adlı eserimde açıkladım. Büyük âlimler, kelamcılar, filozoflar ve ariflere göre ruh; bedenin bir parçası ve ona karışmış bir şey değildir, aksine ruh cisim değil ve cisim özelliklerini taşımaz. Onun bedenle olan ilişkisi sadece kontrol derecesindedir, ruh bedenin denetleyicisi, idare edeni ve onu yönetendir. Ruh hakkındaki bu görüş genel âlimlerin kabul ettiği bir inançtır örneğin; İbn-i Sina, şeyh Müfid, Muhakkik-i Tusi, Allame Hilli ve Eşaire'den Rağib-i İsfehani, İmam Gazali, Fahri Razi vb. birçok âlim bunu kabul etmektedir. Zaten Kuran ayeti, nebevi hadisler, akli deliller ve şuhidi hisler de bunu onaylamaktadır.

"Cennette bulunmaktadırlar": Burada cennetten kasıt mecazdır, çünkü ruh mücerreddir (madde değildir, maddi hiçbir özelliği içermez) ve mekân kabullenmez.
 
ŞERH

İmam'ın (a.s) buyurmuş olduğu, "Cennette bulunmaktadırlar öyle ki; eğer birini görecek olursan" cümlesinden anlaşılan cennetin şuanda var olduğudur. Cennetin var olduğuna inanan kimse, dolayısıyla cehennemin ve cehennem azaplarının da var olduğunu kabul etmektedir. Muhakkik-i Hilli Tecrit adlı kitabında naklettiğine göre, bu inanış genelde bütün mütekellimlerin kabul ettiği bir görüştür.[3] Bunu destekleyen ayetler de bulunmaktadır:

"Cennet sakınanlar için hazırlanmıştır."

"Cehennem kâfirler için hazırlanmıştır."

Bu iki ayeti şöyle açıklamaktadırlar: Allah cennet ve cehennemin hazırlandığını geçmiş zaman fiiliyle bildirmektedir, demek ki vardır. Cennet ve cehennemin şuanda var olduğuna inana Eşaire de aynen böyle delil getirmektedirler. Bazıları, Hz. Adem ve Havva'nın cennette bulunmaları, sonra yasak meyveden yiyerek, oradan çıkarılmalarını da delil olarak yazmıştır. Oysa bu delil müfessirlerin orayı gerçek cennet olarak kabul etmemeleriyle çürütülmüş oluyor. Adem ve Havva dünyada cennete benzer bir yere konulmuşlardı, gerçek olan ebedi cennette bulunmamaktaydılar. Bunu İmam Sadık'tan (a.s) nakledilen rivayette bildirmektedir, Hasan b. Beşir İmam Sadık'tan, Hz Adem'in kıssasındaki cennetten kastın ne olduğunu sordum diyor, İmam cevap olarak şöyle buyurdu: "Dünyada bulunan cennet gibi bir yerdi, oraya güneş doğar ve orada güneş batardı, eğer ahiret cennetinde bulunmuş olsalardı kesinlikle oradan çıkmazlardı."[4]

Şerhi Tecrit'te Adem ve Havva'nın bulunduğu cennetin dünyada olduğu reddedilmiştir, delil olarak da icma olduğu söyleniyor, hâlbuki kesinlikle böyle bir icma bulunmamaktadır ayrıca hadis açıkça dünyada olduğunu buyurmaktadır. Ayette geçen, "Dedik ki: Hepiniz cennetten inin!"[5] Hubut olayı yani iniş, cennetten inişe de kesin delalet etmemektedir, çünkü yeryüzünün bir yerinden diğer bir yerine gönderiliş de hubut olabilir. Hubutun yeryüzünde olması şu ayetten de anlaşılmaktadır ,"O halde inin şehre."[6]

Ruhun Ebedi Oluşu
 
Bu hadis iki önemli konuyu açıkça bildirmektedir:

Bir: Genelde bütün âlim ve filozoflara göre beden parçalanıp yok olduktan sonra bile ruh kalıcıdır, asla elimine olmaz. Dinler arasında ruhun yok olduğuna sadece çok az ve itina edilmeyecek bir grup inanmamaktadır. Ruhun kalıcılığına dair birçok akli ve nakli delil bulunmaktadır, bu hususta en güzel ve başka yerde bulunmayan konular Fahri Razi'nin Metalib'ul Aliye kitabında aktarılmıştır. Burada sadece şu ayeti nakletmemiz yeterli olacaktır:

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rablerinin katında rızıklandırılırlar. Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar."[7]

İki: İşrak felsefesi ve sofilere göre; ruhlar bu maddi bedenden ayrıldıktan sonra, cismani bedene benzeyen misali bir şekle bürünürler. Bu durumun yalnızca berzah âlemi için olduğunu belirten hadisler de bulunmaktadır. Bu şekilde kıyamet kopana kadar berzah âleminde nimetlendirilmektedirler ve kıyametin kopuşuyla ruhlar kendi cismani bedenlerine geri dönerler.

Büyük âlim şeyh Kuleyni, İmam Sadık'tan (a.s) şöyle nakletmektedir: "Ruhlar beden misali şekilde, cennette olan bir ağaçta toplanmışlardır ve bir birlerini tanımaktadırlar. Yeni bir ruh bunlara katıldığı zaman derler ki; bırakın onu, o büyük bir korku ve dehşetten yeni gelmiştir. Daha sonra ona şöyle sorarlar: Filan şahıs ne yapıyor? Eğer ben gelmeden yaşıyordu derse oraya geleceğine ümitli olurlar; ama yok o ölmüştü derse, demek ki düştü, derler."[8]

Kâfi'de Yine İmam Sadıktan (a.s) naklediliyor:  "Mümin ruhlar, cennette odalarda oturmuş cennet yemeklerinden yiyip, içeceklerinden içmektedirler ve Allah'a şöyle dua ederler; Rabbimiz! Kıyameti kopar, bize vaat etmiş olduğun nimetleri nasip et ve sonuncumuzu ilkimize kavuştur." [9] Başka bir hadiste de bunun tam tersi, kâfirler için nakledilmektedir.

Şeyh Tusi Tehzib'ul Ahbar eserinde İmam Sadık'ın Yunus b. Zibyan'a şöyle buyurduğunu yazmaktadır: "İnsanlar müminlerin ruhları hakkında neler diyorlar? Yunus arz etti: Onlar mümin ruhların yeşil renkli kuşların kursağında, arşın altında olduklarını söylüyorlar. İmam buyurdu: Allah münezzehtir ve mümin yeşil bir kuşun kursağında olmaktan daha azizdir… Ey Yunus! Allah mümin bir kulun ruhunu aldığı zaman dünyada olan bir görünüş ve kalıba sokar, yer ve içer onlara yeni birisi katıldığında, onu dünyada olan yüzüyle tanır."[10] 

Şia kanalıyla bu tür hadisler çokça nakledilmiştir, Ehl-i Sünnetin de buna benzer hadisleri bulunmaktadır.

Reenkarnasyon
 
Kimi zaman bazıları, hadislerde geçen ruhun kalıcı oluşu ve bedenden ayrıldıktan sonra beden misalinde buluşmasını reenkarnasyon olarak algılamaktadırlar. Bu düşünce çok yersiz ve boş bir inanıştır. Tenasuh (reenkarnasyon- ruh göçü) kavramının tanımını bilen birisi asla bu görüşe kapılmayacaktır öyleyse, öncelikle bu kavramı tanımlamalı ve daha sonra yanlış olduğunu ispatlamalıyız.

Tenasuhun tanımı: İnsanın öldükten sonra ruhunun yeniden başka bir cisimle birleşip bu dünyaya dönmesidir. Ruhun bu dönüşü dört şekilde düşünüle bilir:

Bir: Nash; ruhun cisimden çıkarak, bir insan bedenine dönmesidir. 

İki: Mash; ruhun cisimden çıkarak, bir hayvan bedenine dönmesidir.

Üç: Fash; ruhun cisimden çıkarak, bir bitkiye intikal olmasıdır.

Dört: Rash; ruhun cisimden çıkarak, cansız ve katı bir varlıkta buluşmasıdır.

Ruhların dünyadaki bu cisim ve maddi bağlarından koparak daha sonra başka bir madde de yeniden birleşmesi çok mantıksız, boş ve zayıf bir düşüncedir, bu düşüncenin batıl olduğuna dair deliller geniş ve sağlam bir şekilde ilgili yerlerde açıklanmıştır. Ama ruhların bedenlerden ayrıldıktan sonra berzah âleminde misali bedenlerle buluşması, kıyamete kadar bu durumda kalması ve kıyametin kopuşuyla parçalanıp, kaybolan dünyadaki bedenlerinin Allah'ın gücüyle yeniden yaratılıp ve o asıl ruhun bedene geri verilmesi kesinlikle tenasuh ve reenkarnasyon değildir.

Fahri Razi Nihayet'ül Ukul kitabında şöyle diyor: Müslümanlar, ruhların bedenlere bu dünyada yeniden dönmesini asla kabul etmemektedirler. Tenasuhu kabul edenler; ahireti, cenneti ve cehennemi de reddetmektedirler zaten onların kâfir olmasının sebebi de budur.

Böylelikle bu iki düşünce arasında ne kadar büyük bir farklılığın olduğu netlik kazandı.

 Hadisçilerin naklettiğine göre; ruhların bulunduğu şekiller, berzah âleminde olduğu sürece cisim değillerdir, sadece bir şekil niteliği taşımakta, orada halkalar kurarak oturup konuşmada, yiyip içmede ve bazen de yerle gök arasında bulunmaktadırlar… Birbirleriyle tanışıp, görüşmektedirler. Görüldüğü gibi bu tür hadisler berzahtaki ruhların cisim olmadığını ama cismi özellikler taşıdıklarını bildirmektedir. Onlar tam olarak belli bir âleme bağlı değiller, ne tam olarak maddedirler ve ne de tam olarak sırf ruhturlar. Bu düşünce bazı büyük felsefe âlimlerinin sözlerini doğrulamaktadır, onlar bu âlemin içerisinde başka bir âlemin olduğunu söylüyorlar, bu âlem ne maddidir ve ne de gayri maddi, ikisinin arasında latif bir âlemdir. Orada renk, ses, koku, hareket vb. özellikler vardır, çok daha geniş, çok daha büyüktür, oradakiler daha değişik bir güzellik ve çirkinliktedirler. Misali bedenlerinde hissetme yeteneği bulunmaktadır, böylelikle lezzet almakta veya acı çekmektedirler.

Hikmet'ul İşrak'ta böyle bir âlemin varlığı enbiya, evliya ilahi hekimlere nispet verilmiş, bu sözü ispatlayacak hiçbir akli delil de zikredilmemiştir. Ama yine de rivayetlerin zahiriyle uyuşmaktadır ve ilahi arifler nice zahmetler çektikten sonra bu âlemi mukaşefeyle müşahede ettiler, sonra bizlere tanıttılar. şüphesiz onların ruhi ve manevi algılamaları, cismani ve maddi algılardan çok daha güçlü ve doğrudur, öyleyse sen de reddetme, melekût âlemiyle ilgili söylenen bu gizli sırları kabul et.

ehlader

1- Mehasin-i Bergi, s. 177.

2- İsra:85.

3- Tecrid'ul İtikadat, s. 398.

4-  el-Kâfi, c. 3,s. 247,h: 2.

5- Bakara:38.

6- Bakara:62.

7-  Ali İmran,169–170.

8- el-Kâfi, c. 3,s. 244,h: 2.

9- el-Kâfi, c. 3,s. 244,h: 4.

10- Tehzip, c. 1,s. 466,h: 17

YORUMLAR

REKLAM