Molla Sadrâ Açısından İnsan İle Allah Arasındaki Aşk

Molla Sadrâ, aşkı “ibtihâc bi-emri muvâfık: lâyık/doğru olandan mutluluk duyma/mesrûr olma” şeklinde tanımlamak suretiyle onun hakikatinin Allah’ta olduğuna inanır. Tıpkı vücûd sözcüğünün Allah’tan başkasına ıtlak edilmesinde olduğu gibi aşk sözcüğünün O’ndan başkasına ıtlakını da mecâzî bulur. Dolayısıyla her mümkin varlık, ilâhî (Allah’a ait) kemâlin boyutlarından bir boyuttur ve Allah’ın kendi Zât’ına aşkı, mümkinâtın tamamına duyduğu aşktır.
GİRİŞ: 15.05.2021 10:09      GÜNCELLEME: 15.05.2021 10:09
Rasthaber -  Kur’ân-ı Kerîm’in birtakım âyetlerinde Allah’ın insanlara ve bazı insanların da O’na olan sevgisinden bahsedilmiştir. Molla Sadrâ, aşkı “ibtihâc bi-emri muvâfık: lâyık/doğru olandan mutluluk duyma/mesrûr olma” şeklinde tanımlamak suretiyle onun hakikatinin Allah’ta olduğuna inanır. Tıpkı vücûd sözcüğünün Allah’tan başkasına ıtlak edilmesinde olduğu gibi aşk sözcüğünün O’ndan başkasına ıtlakını da mecâzî bulur. Dolayısıyla her mümkin varlık, ilâhî (Allah’a ait) kemâlin boyutlarından bir boyuttur ve Allah’ın kendi Zât’ına aşkı, mümkinâtın tamamına duyduğu aşktır. Ancak mümkin varlıklar Allah’ın tecellisini kabulde ve İlâhî Zât’ı beyân etmede yakınlık ve uzaklıkları ya da kendilerindeki perdelerin çokluğu veya azlığı açısından birbirlerinden farklılık arz ederler. İnsanın imân ve sâlih amel vesilesiyle kalbindeki perdeyi kaldırıp daha güçlü bir var oluşa/vücûda ve dolayısıyla Allah tarafından daha fazla muhabbete mazhar olması mümkündür.

Anahtar Kelimeler: Kur’ân-ı Kerîm, muhabbet (aşk, sevgi), Vahdet-i Vücûd, muhibbî (seven) makamı, mahbûbî (sevilen) makamı.

Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde “hubb: sevgi” sözcüğünden türetilen kelimeler kullanılmıştır. Bazı âyetler Allah’ın güzel sıfatlara sahip[3] insanlara duyduğu sevgiyi anlatırken, bazı âyetler O’nun çirkin niteliklere sahip kimselere muhabbet duymadığını ortaya koymuştur.[4] Geri kalan âyetlerin bir bölümü, insanlardan bazılarının Allah’a olan sevgisini,[5] diğer bir bölümü de Allah ile bazı insanlar arasındaki karşılıklı sevgiyi beyân etmektedir.[6 

İslâm düşünürleri ve ilâhî kelâmın müfessirleri, bu âyetlerin her birini kendilerine özgü yaklaşımlarla tefsir etmişler ve gerektiğinde kendi görüşlerini teyit etmek amacıyla onlardan faydalanmışlardır. Mütekellimlerin büyük çoğunluğu muhabbeti/aşkı, “irade”[7] ya da “bir irade türü” olarak anlamlandırmışlardır.[8] Öte yandan onlara göre irade yalnızca mümkin varlıklarla ilgili olduğundan, insanın sevgisinin Vâcibu’l-Vücûd olan Allah’ın Zât’ına ve sıfatlarına müteallik olması muhaldir. Dolayısıyla Allah’ı sevmek, ya O’na itaat etmek ya da O’nun vereceği sevâbı ve ihsânı sevmek anlamlarına gelir.[9] Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar ise muhabbeti/aşkı “hayır/iyi olması bakımından hayrın/iyinin idrâki” şeklinde tanımlamışlar ve Allah’ın, kendi Zât’ının en büyük âşığı ve maşûğu olduğunu söylemişlerdir. Varlıklar/mevcûdât da kemâl kazanmak amacıyla içgüdüsel bir şekilde Mutlak Hayr’a/İyi’ye yönelmiş olup, Vâcibu’l-Vücûd’un âşığıdırlar.[10]

İslâm irfânında ise aşk, varlığın esasıdır. İbn Arabî ve takipçilerine göre aşkın hakikati, hakikî âşık ve hakikî maşûk Allah’tır. Zira O’ndan başka bir varlık yoktur ve tüm kâinât O’nun cilveleridir. Bu sebeple aşk, hükmü “ilâhî mertebe” ile “kevnî mertebe” arasında paylaşılan/ortak olan küllî bir hakikat olduğundan, onu hem Hakk’a hem de halka isnâd etmek mümkündür.[11] Nitekim zâhir ile mazhar arasında tam bir münasebet söz konusudur.

Aşkın iki boyutu vardır: Bir yanda, varlıklarda tahakkuk etmek ve onlara onlar için aşikâr olmak isteyen gizli bir hazinenin [Allah’ın] iştiyâkı/arzusu vardır. Diğer tarafta ise mevcûdâtın Allah’a olan aşk ve iştiyâkı söz konusudur ki, -dolayısıyla mevcudât, Allah’ın muhtelif tecellileridir-  gerçekte bu Allah’ın, kendine olan aşkıdır. Çünkü Allah hem âşık ve hem maşûktur.

Aşkın; Allah’ın varlıklarda ortaya çıkma, varlıkların da bizzat tecelli mazharları olan Esmâ (İsimler) ile bir olma eğilimleri şeklindeki iki [yönlü] hareketi; biri ebedî feyizlerin numûnesi, diğeri ise rubûbiyyete dönüşün mazharı olan kavs-ı nüzûl ve kavs-ı urûca karşılık gelir.

İbn Arabî’nin ve takipçilerinin sözlerine her zaman saygı ve hayranlık duyan, bunları delillerle süsleyen ve Kur’ân’a mutabık bir hale getirmeye çalışan Molla Sadrâ -Hikmet-i Müteâliye’nin kurucusu- vahdet-i teşkîkî anlayışını terk edip vücûdun şahsî birliği şeklindeki görüşü kabul etmek ve illet-ma‘lûl gibi konularda söz konusu görüşe delil getirmek suretiyle âriflerin iddialarının büyük bir bölümünü ispatlama imkânı bulmuştur. O, Allah’ın kullarına, kullarının da O’na olan sevgisinden bahseden Kur’ân âyetlerinin tefsirinde kendine özgü felsefesinin ilkeleriyle (vücûdun asıl, mâhiyetin itibârî oluşu [vücûdun nesnelliği ve dışsallığı], vücûdun basit oluşu, vücûdun birliği) âriflerin açıklamalarını burhân (delil) ile süslemiş ve Kur’ân ile uyumlu bir hale getirmiştir. 

Hâlihazırdaki makale, Molla Sadrâ’nın aşk/muhabbet hakkındaki Kur’ân âyetlerini tefsirinin bir incelemesi ve analizidir. Konuya giriş yapmadan önce şu hususa dikkat çekmek gerekir ki Molla Sadrâ ve takipçileri, “hubb: sevgi” sözcüğünü, kuvvetli/şiddetli olması halinde aşk olarak adlandırsalar da, pek çok bahiste “hubb: sevgi” ve “aşk” sözcüklerini tek bir anlamda kullanmışlardır. Bizim de bu makalede icra ettiğimiz şey budur:

Sevgi (hubb) ile aşk arasında bir fark yoktur

Şam’ın Dımeşk’ten başka bir anlamı yoktur[12]

Molla Sadrâ’nın bakışından “Aşk” kavramı

Ârifler, aşkı tadılabilir bir hakikat bilmektedirler. O ne anlatılabilir ne de tarif edilebilirdir:

Sevgi (aşk) hem insana hem Allah’a aittir

O, bilgimizin kavrayamayacağı bir bağdır

Sevgi, hakikati anlaşılamayan bir zevktir

And olsun ki o, pek şaşırtıcıdır[13]

Aşk kavramı gerçekte vücûd kavramı gibi açık olup, gizli bir hakikate sahiptir. Yani Sebzevârî’nin vücûd hakkındaki meşhur beyti aşk hakkında da geçerlidir:

O, eşyânın en açık kavramıdır

Künhü ise gizliliğin son noktasıdır[14]

Dolayısıyla aşkın, zâtî/hakîkî bir tanımı yoktur. Yalnızca ona sahip olan kimse tarafından gerektiği şekilde anlaşılabilir.[15] Mevlânâ’nın ifadesiyle aşk, Allah’ın bir vasfıdır. O halde Allah’a mahsus bir vasıf sözcüklerle nasıl ifade edilebilir?

Aşkı anlatmaya kalksam

Yüz kıyâmet kopar da yine de noksan kalır

Kıyâmetin kopacağı bir tarih/vakit vardır

Fakat Allah’ın sıfatına sınır/son nerede?[16]

Aktarılanlar ışığında, aşkın birtakım özelliklerini zikretmek suretiyle onun lafzî bir tarifini yapmak mümkündür. Molla Sadrâ, aşkı “ister aklî ve hissî ister zannî olsun, lâyık/doğru olan şeye karşı hissedilen mutluluk, ondan duyulan sevinç” olarak tanımlamıştır.[17] Varlığın mertebelerinde güzelliği idrâk etmekten hâsıl olan haz ve sevinç  -vücûdun, mertebeleri olduğunu savunan görüş esasınca- kesinlikle birbirinden farklıdır. Hissedilen/duyumsanan (mahsûsât) şeylerdeki bu haz, kemâlin aracısız ve herhangi bir mani/perde olmaksızın idrakidir. Ancak Allahu Teâlâ’daki sürûr, en yüce mertebededir.[18] Molla Sadrâ’nın illet-ma‘lûl bahsinde beyân ettiği vücûdun şahsî birliği ilkesi gereğince aşkın hakikati Allah’tadır. Tıpkı vücûdun Allah’tan başkasına ıtlakında olduğu gibi, aşkın O’ndan başkasına ıtlakı da[19] mecâzîdir.

Gerçekte Molla Sadrâ aşkın tıpkı vücûd gibi tek bir mânâ ve hakikate sahip olduğuna inanır:

Muhabbet, aşk veya meyil, tıpkı vücûd gibi eşyânın tamamına sirâyet etmiş bir hakikattir. Ancak insanların geneli, alışkanlıktan veya mânânın gizliliğinden dolayı onları bu isimlerle anmamaktadırlar.[20]

Dolayısıyla Allah hakkında aşk, âşık ve maşûk sözcükleri kullanılabilir. O’nun varlığı kuvvet ve kemâl bakımından sonsuzdur. Aşkı, âşıklığı ve maşûkluğu da böyledir:

Allah güzellerin en güzelidir. O’nun ilmi, ilimlerin en kâmilidir. Buna göre O’nun sürûru ve aşkı tam olup, tamlığın da üstündedir.[21]

 Allah’ın yaratılmışlara olan muhabbeti

Allah’ın sevgisi, Kelâm-ı İlâhî’nin bazı âyetlerinde genel bir şekilde beyân edilmiş olup tüm mahlûkâtı kapsamaktadır. Vücûdun birliği ilkesine göre bunun sonucu, aşkın varlıktaki sirâyeti olacaktır. Diğer âyetler de Allah’ın sevgisinin, [O’nun] bazı özel kullarını kapsadığına işaret etmektedir.

1. Allah’ın tüm mahlûkata sevgisi

Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisini göklerin ve yerin nuru olarak tanıtmıştır.[22] Molla Sadrâ, - vücûdun asıl oluşu/önceliği, nesnelliği ve dışsallığı ilkesi gereğince – nuru, hakikatte ve mânâda vücûdun kendisi olarak bilmektedir. Bundan dolayı Allah saf nur ve salt vücûddur.[23] Mâhiyetler, O’nun nurunun aydınlığıyla gizlilikten sıyrılıp görünür olur, gaypten ve ademden (yokluktan) zuhur ve vücûd sahnesine adım atarlar. Bundan dolayı her bir şeyin varlığı (vücûdu), ilâhî nurun tecellisidir. Bu, mâhiyetlerin zuhur sebebi olan nurdur.[24] “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”[25] âyet-i kerimesinde zikredilen ilâhî rahmetin kendisi olup mevcûdâtın tamamını şâmildir. Molla Sadrâ’nın deyimiyle, her şeyi kuşatan rahmet, Hakk’ın vechidir (ya da eşyânın varlığıdır). Zira, “O’nun vechinden (Yüzünden) başka her şey fânidir.”[26] âyetine göre Allah’ın vechinden başkası helâk olucudur. Çünkü O’nun vechinden gayrısı mevcut değildir.[27]

“Men ehabbe şey’en ehabbe âsârehu”[28] kâidesi gereğince kim bir şeyi severse muhakkak ki ona isnâd edilmiş ve ondan sudur eden şeylerin tümünü de sevecektir. Allah kendi Zât’ını sevdiğinden (Vâcibu’l-Vücûd a‘zamu mübtehic bi-zâtihi), Zât’ından sâdır olmaları hasebiyle eşyânın tamamını da sevmektedir. Eşyânın vücûda gelmesini işte bu sebeple murâd etmektedir. “Allah eşyâyı murâd etmekte ve sevmektedir” ile “Yalnızca kendisinden sâdır olması hasebiyle” ifadelerine vurgu yapılması,[29] “Şüphesiz ki yüce olan, aşağı olanı murâd etmez”[30] felsefî kâidesine bir halel gelmemesi içindir. Bunu şu şekilde açıklamak mümkündür: Yüce bir varlık -örneğin Allah- bir fiili yerine getirdiği esnada aşağı olana -örneğin kendi ma‘lûlüne- teveccüh eder ve onu murâd ederse, bu durum yüce olanın (âlî), aşağı (sâfil) aracılığıyla kemâle ulaşmasını gerektirecektir. Böyle bir durumda âlî için sâfilin varlığı, yokluğundan evlâ olacaktır. Bu da [âlî için] bir tür istikmâl (kemâle erme) demektir. Oysa aklî açıdan bakıldığında illetin ma‘lûl aracılığıyla kâmil olması/tamamlanması (kemâl bulması) muhaldir. Molla Sadrâ bu meseleye şöyle cevap vermiştir: “Allah eşyâyı, onların zâtları hasebiyle murâd ediyor değildir [ve onlara bu yönleriyle teveccüh etmemektedir]; bilakis bu irâde ve teveccüh, eşyânın O’nun Zât’ından sudûru hasebiyledir.”[31] Dolayısıyla “Eğer Allah, mahlûkunu seviyorsa bu, o mahlûkun O’nun Zât’ının eserlerinden bir eser ve feyzinin hüzmelerinden bir hüzme olmasındandır. Sonuç itibariyle o mahlûkun varlığı Allah için bir sürûr ve hayır teşkil etmez. Aksine Allah’ın sürûru, doğası/zâtı gereği sevilene (mahbûba) yöneliktir ve o da Allah’ın kendi Zât’ıdır. Her kemâl ve cemâl, O’nun cemâl ve kemâlinden bir feyizdir.”[32]

Allah’ın en büyük sürûru, her cemâlin ve kemâlin kaynağı Zât’ına olan ilmi nedeniyle, yine kendi Zât’ınadır. O’nun sürûru, aynı zamanda Zât’ından hâsıl olan eserlere yöneliktir. Nitekim mümkinâtı da zâtî hususiyetleri olan imkân niteliğinden dolayı değil, O’nun Zât’ının eserleri/sonucu olmalarından dolayı sevmektedir. Bundan dolayıdır ki bazı ârifler şöyle söylemişlerdir: “Eğer aşk olmasaydı ne yer ne gök ne kara ne deniz ne hava ne de su var olurdu.”[33]

Aşkın varlıktaki sirâyeti

Vücûdun birliği[34] ilkesinin kabulüyle birlikte Allah’ın mahlûkâta muhabbetinin neticelerinden biri de aşkın varlıktaki sirâyeti olmaktadır. Gerçekte hakikî âşık ve maşûk Allah’tır; çünkü O’ndan başka varlık yoktur. Kâinâtın/varlıkların tamamı Hakk Teâlâ’nın muhtelif cilveleridir. O’nun vahdeti, varlığa sirâyet etmiştir. Bunun bir sonucu olarak aşk da varlıkta sârîdir. Fusûsu’l-Hikem’in şârihinin deyimiyle, “Muhabbet (aşk), vahdet-i hakîkiyyenin bir gereğidir. Vahdetin vücûda sirâyet etmesiyle muhabbet (aşk) de sirâyet etmiş olur.”[35] Âriflerin varlıklara sirâyet ettiğini söyledikleri aşk, gerçek aşk olup ilim, kudret ve hayat gibi özelliklerle donatılmıştır. Zira varlıkta aşktan başka bir şey yoktur: “Aşk her şeye, eşyânın tamamına kaçınılmaz bir şekilde sirâyet etmiştir.” “Varlıkta ondan başka hiçbir şey yokken, aşk nasıl inkâr edilebilir? Eğer aşk olmasaydı, zâhir (görünür) olan şeyler, zuhur edemezlerdi. Öyleyse onlara sirâyet etmiş olan aşk yine aşk ile zâhir olmaktadır. Hatta onların tamamı aşktır.”[36]

Molla Sadrâ’nın eserlerinde bu irfânî hususla ilgili üç delile rastlamak mümkündür:

Birinci Delil: Nasıl ki “mevcûd” vücûdun doğası olmaksızın tasavvur edilemiyorsa ilim, kudret ve hayattan yoksun bir mevcûd (varlık) da tasavvur edilemez. Eğer varlıklarda hayat ve şuur mevcut ise, kat‘î olarak aşk da mevcut demektir.[37] Aynı şekilde her aşağı (sâfil) varlık, yüce (âlî) bir varlıktan sâdır olur ve bu tertip maddî varlıklara dek bu minvalde ilerler. Böylece Vâcibu’l-Vücûd’un aşkına (aşk-ı Vâcibu’l-Vücûd) ulaşır. Bu esas üzere tüm mevcûdât Allah’ın kemâllerine taliptir. Tüm varlıkların hedefi O’dur. Dolayısıyla aşk ve şevk, varlıkların vücûd ve bekâ sebebidir. Eğer aşk ve şevk olmasa idi, cismânî âlemin meydana gelmesi de mümkün olmayacaktı. İşte bu sebeple aşk tüm varlıklarda sârîdir.[38] Molla Sadrâ şöyle söylemiştir: “Mevcûdat içinde ilâhî muhabbetten, ilâhî aşktan ve rabbânî inâyetten nasibini almamış hiçbir şey yoktur. Eğer ondan bir an dahi yoksun olsalar, mahv ve helâk olurlardı. Dolayısıyla varlık âleminin her bir âşığı, kemâlin tâlibi olup yokluktan (ademden) ve noksanlıktan kaçmaktadır.”[39]

İkinci Delil: Zâtı hasebiyle maşûk olan her şey “hayır”dır/iyidir. İbn Sînâ’nın ifadesiyle “Kim hayrı idrâk ederse tabiatı itibariyle ona âşık olur.”[40] Âşığın hayır/iyi olması, hayırdır/iyidir. Zira aşk, güzelliği ve uygunluğu istemekten başka bir şey değildir. Güzel olan, iyi/hayır olandır ve her mevcûdun varlığıyla uyumlu olmaktır. İyilik/hayır ne kadar artarsa [onun] maşûkluk liyâkati/istihkâkı da bir o kadar artacak ve [ona olan] âşıklık da kuvvetlenecektir.[41] Dolayısıyla iyilik, aşkın kaynağıdır. Tabiat (madde) âleminde var olan suretlerin (formların) her biri, iyiliğin, kendisinin bir hüviyeti olduğu ve kendisinden fayda elde ettiği bir kemâle doğru çekilmekte, yokluğun (ademin) sınırlarıyla/hadleriyle ilişkili noksanlıklardan da kaçınmaktadır. Allah, iyiliğin nihâyeti/son noktası olduğundan ve kendisinde hiçbir noksanlık bulunmadığından âşıklığın ve maşûkluğun da nihâyetidir.[42]

Molla Sadrâ, Allah’ın mevcûdâta, mevcûdâtın da Allah’a olan aşkının sebebini, vücûdun hayır/iyilik olmasında bilmektedir. Ona göre vücûd, tamamıyla hayırdır. Vücûdun kemâli olan Allah ise hayrın hayrı, yani hayrın hakikatidir. Bu sebeple Allah, kendine âşık olup, fiili ve hayrı olan mevcûdâta da aşk/sevgi beslemektedir. Mevcûdâtın Allah’a olan aşkı, Allah’ın Mutlak Hayır ve mevcûdâtın varlığının aslı/özü olmasındandır. Her varlık doğal olarak iyiliğe/hayra eğilimlidir. Kendi zâtına duyduğu sevgi fıtrî olduğundan, muhakkak ki Zât’ın aslına – ki her şeyin zâtının aslı/özü Allah’tır – duyacağı aşk da [söz konusu varlığın] kendi zâtına duyacağı aşktan öncelikli olacaktır.[43]

Üçüncü Delil: Aşk, mevcûdâtın gâyesidir: “Bütün varlıklar münezzeh olan Allah’a âşıktır. O’nunla buluşmaya ve O’nun kerâmet yurduna ulaşmaya iştiyâk duyar.”[44] Allah, mevcûdâtın suretinde zuhur etmeyi murâd etmiştir. Molla Sadrâ ve takipçileri Allah’ın sıfatlarının, O’nun mukaddes Zât’ı ile aynı olduğunu ispatlamak suretiyle Allah’ın muhtelif suretlerdeki zuhurunu ve bu zuhura olan sevgisini O’nun sıfatlarından bilmektedir ki, [neticede bu sıfatlar] O’nun aşk olarak da adlandırılabilecek olan Zât’ının aynıdırlar. “Eğer aşk ve aşkın hatrı olmasaydı yer, gök, deniz ve toprak yaratılmazdı.”[45] denmesi bundan dolayıdır.

2. Allah’ın kemâl sahibi insanlara olan sevgisi

Kur’ân’ın bazı âyetlerinde, Allah’ın, güzelliklere ve kemâllere sahip olmalarından dolayı kullarını sevdiği beyân edilmiştir.[46] Mütekellimler Allah’ın insanlara olan sevgisini genellikle “kendilerine sevap verilmesi, O’nun tarafından övülmek ve yüceltilmek” olarak tefsir etmişlerdir.[47] Molla Sadrâ bu yöndeki tefsirleri sebebiyle mütekellimleri şiddetle eleştirmiş ve Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın, kullarına olan muhabbetinden bahseden âyetlerin, “sevap vermek, övmek” gibi mecâzî anlamlarla değil, muhabbetin/sevginin gerçek anlamıyla ele alınması gerektiğini belirtmiştir.[48] Muhabbetin gerçek anlamı “uygun/lâyık olan şeyden duyulan sevinç/mutluluk”tur.[49] Mümkin varlıkların varlığı, Allah’ın kudretinin nişâneleri ve mahlûklar da O’nun kemâllerinin tecellileri olduğundan, “her mümkinin varlığı Allah’ın kemâlinin ve varlığının cilvelerinden/boyutlarından bir cilvedir/boyuttur; O’nun kendi Zât’ından duyduğu, içinde kendisinin tüm fiillerinin ve eserlerinin dürüldüğü bir sürûrdur. Tıpkı mümkin varlıklara olan ilminin, kendi Zât’ına olan ilminde dürülmüş olduğu gibi…[50]

Mahlûkât ya da Hakk Teâlâ’nın eserleri “vücûdun teşkîkî birliği” (vücûd mertebelerinde derecelilik) ilkesi gereği muhtelif mertebelere sahiptir. Oysa “vücûdun şahsî birliği” ilkesince Allah’ın tecellileri, rütbeleri/mertebeleri bakımından sonsuz mazharlara sahiptir (mazharlarda derecelilik). Bu sebeple Allah’ın sevgisinden nasiplenmeye diğer her şeyden (varlıktan) daha layık mahlûk, kavs-ı nüzûlî ve kavs-ı su‘ûdîde Allah’a diğer tüm varlıklardan daha yakın olan eşref-i mümkinât (mümkin varlıkların en şereflisi/yücesi) yani insan-ı kâmildir. Buna mukabil, vücûdî mertebelerin en altında yer alan mahlûk, yani canlı varlıklar arasında İblis ve ölüler arasında heyûlâ ilâhî muhabbetten en az nasiplenmiş varlıktır.[51] Her insan kendi iradesi ile ilim ve amel kesbederek Allah’a yakınlaşabilecek ve bu yakınlık nispetinde de Allah’ın muhabbetinden nasiplenebilecek bir istidâda sahiptir.

Hakikatte mümkin varlıklar Allah’ın tecellisini kabulde ve Zât-ı İlâhî’den haber verme konusunda yakınlık ve uzaklıkları veya kendilerindeki perdelerin azlığı ve çokluğu bakımından farklıdırlar. İnsanın imân ve sâlih amel vesilesiyle kalbindeki perdeyi kaldırıp daha güçlü bir var oluşa/vücûda ve dolayısıyla Allah tarafından daha fazla muhabbete mazhar olması mümkündür. Bu sebeple “Kur’ân ve hadîslerde, Allah’ın bazı özel kullarına muhabbeti hakkında geçen sözcükler, onların kalplerindeki perdelerin keşfedilmesi/ortaya konulması anlamındadır.”[52] “Kurbu nevâfil: Nâfilelerle yaklaşmak” hadîsine göre, kulun müstehapları yerine getirmek suretiyle Allah’a yakınlaşması; bâtınının safâ bulmasının ve kalbindeki perdelerin kaldırılmasının sebebidir. Bu da başlı başına ilâhî lütuf ve muhabbetten kaynaklanır.[53]

Elbette Allah’ın bu kullara sevgisi, her türlü noksanlıktan uzak bir sevgidir. Bu sebeple Molla Sadrâ’ya göre Allah, kaynağını, muhibbin (sevenin) en kâmil kemâlden noksanlığının oluşturduğu bir muhabbetten münezzehtir. O, bu durumu bir misâlle şöyle açıklar: Allah’ın sevgisi; bir şahsı, bazı temâyülleri gereği kendisine yardım etmesi, varlığından haz alması ya da bazı devlet meseleleri hakkında onunla istişare etmesi ve güvenliğini sağlaması gibi nedenlerle kendine yakınlaştıran bir padişahın sevgisi gibi değildir. Bilakis O’nun kula olan sevgisi; bir şahsı güzel ahlâkı ve beğenilen sıfatları sebebiyle kendine yakınlaştıran bir padişahın sevgisi gibidir. Öyle ki böyle bir şahsa da padişahların huzurunda olmak yaraşır. Bu örnekte görüldüğü gibi, eğer bir şahıs güzel sıfatlar -padişahın huzurunda yer alabilmesi için kendisinden perdelerin kalkmasına vesile olacak sıfatlar- edinmek üzere girişimde bulunursa, [bu şahsın] kendisini padişahın sevgisine (onun tarafından sevilmeye) bırakacağını söylemek mümkündür.[54] Kulun Allah’a yakınlaşması ve O’na muhabbet/aşk duyması gerçekte insanın şeytanların ve kötülerin sıfatlarından uzaklaşıp ilâhî ahlâkla ahlâklanması yoluyla gerçekleşir. Bu durum Zât-ı İlâhî’de kesinlikle bir değişikliğe yol açmayacaktır.[55]

Diğer taraftan, “Şüphesiz ki Allah müşriklerden berîdir.” (Tevbe Sûresi, 3) ve “Allah onlara gazaplandı ve lanet etti.” (Fetih Sûresi, 6) âyetleri minvalince insanların bir bölümü de Allah’ın gazabına duçâr olmuşlardır. Molla Sadrâ, tüm mevcûdâtın Allah tarafından sevildiği bahsine tekitle bu hususu şu şekilde açıklamaktadır: Bazı varlıklar -dünya ve içindeki varlıklar gibi- ademle (yoklukla) karışmışlardır. Bu nedenle Allah’ın gazabına duçâr olmuşlar ve O’nun özel rahmetinden nasiplerini alamamışlardır. Oysa “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”[56] âyetine göre ilâhî genel rahmet her şeyi kaplamıştır.[57] Gerçekte zâtı itibariyle Allah’ın gazabını üzerine çeken şey, hiçbir surette Allah’tan sâdır olmayan gerçek şer (şerr-i hakîkî) yani ademdir. Nâkıs vücûd ise adem ve şer ile karışmıştır. Arazî olarak gazâba duçâr olan kâfirler ve günahkârlar buna örnektir. Çünkü onlar mukarreblerin, seçilmişlerin menzilgâhındaki ve nurlar âlemindeki ilâhî rahmetten uzaktırlar.[58]

İnsanın Allah’a olan aşkı

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ı bırakıp bazı putları ilâh edinir ve onları Allah’ı sever gibi severler. Oysa imân edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir.”[59] âyetinde insanlar müşrik ve mü’min olmak üzere iki gruba ayrılmışlardır. Müşrikler, Allah’tan başkasını Allah’ı sever gibi seven kimselerdir. Ancak mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha kuvvetlidir. Mütekellimlerin çoğu mü’minlerin Allah’a olan sevgisinin O’na tazim, medh ü senâ ve hâlis bir ibadet mânâsında olduğuna inanmışlar ve bu sevgiye sevap kazanma ümidi ile cezalandırılmaktan duyulan korkunun eşlik ettiğini söylemişlerdir. Ancak ârifler, muhabbeti, marifetin bir neticesi olarak görmektedirler. Bundandır ki kimin Allah’a olan marifeti daha çok olursa, sevgisi de daha kuvvetli olacaktır.[60]

Molla Sadrâ insanın sevgisini nefsânî sevgi ve ilâhî sevgi olarak ayırmak suretiyle, her sevginin bir tür kulluk olduğunu[61] beyân etmektedir. Bu sebeple insanın her şeye duyduğu -ister taş ve tahtadan yapılmış put olsun ister mal, evlat ve dünyevî makamlar olsun-  nefsânî sevgi şirk sayılmaktadır. Zira nefsânî sevgi, Allah’tan başkasına teveccüh ve ona kulluktur. Ancak “hikmet ve marifet sevgisi” olarak adlandırılabilecek ilâhî sevgi, her ne kadar zâhirde dünyevî şeylere yönelik olsa da nefsânî şehvetlerle uyumlu bir sevgi değildir ve gerçekte yalnızca Allah’a mütalliktir. Nitekim gerçek bir mü’min her şeyi Allah’ın bir cilvesi olarak görür ve böylesi bir marifetin neticesi de Allah’a muhabbet ve ibadetten (kulluktan) başkası olmayacaktır.

İnsanın gönlünde Allah’ın sevgisine neden olan/Allah sevgisini uyandıran şey, kemâle ve güzelliğe olan marifettir/bilgidir.[62] “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” hadîsine göre Allah güzeldir ve âlem, Hakk’ın âyinesi olup, Allah onu kendi sureti/Zât’ı esasınca yaratmıştır. “Her şey kendi varlık yapısına/mizacına göre hareket eder.”[63] Bu sebeple âlem de güzelliğin nihâyetidir. Ârif, âleme nazar etmek ve onun hakkında tefekkür etmek suretiyle Allah’a olan muhabbetini artırır. Zira güzellik sıfatı, sürûru vücûda getirir. Bu türden bir sürûr, yalnızca kalbini kötülüklerden arındırmış bir kimse için hâsıl olur.[64] Böyle bir kimse “muhabbet makamı”na nâil olur. Yaratılmışlar içerisinde bu makam insanlara mahsustur. Zira insan, kendisini diğer varlıklardan ayıran birtakım özelliklere sahiptir.

Muhabbet Makamı’na erişen insanların özellikleri

“İnsan zayıf yaratılmıştır.”[65] âyetinde insana yaratılış zayıflığı atfedilir. Oysa bu zaaf onu muhabbet makamına ulaştırabilir. Molla Sadrâ’ya göre hilkatte zayıf olmak, insanî bir nitelik olup, insan için bir keramettir/yüceliktir. Bu yaratılışsal zayıflık diğer varlıklar için söz konusu değildir. Zira her varlığın muayyen bir haddi, bilinen bir makamı ve tam bir sureti vardır. Oysa, “Henüz anılmaya değer bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.”[66] âyetine göre insan, bir zamanlar anılmaya değer bir şey değildi. Çünkü insanın başlangıçtaki sureti, “atılmış bir su” olup, tedrîcî olarak ve hareket-i cevherî ile (her fenâ ve zevâlden sonra) kemâle ulaşmaktadır. Yani sürekli bir halden başka bir hale geçmekte, böylece kemâl hedefine, yani ilâhî evliyâya has olan “muhabbet makamı”na ulaşmaktadır.

Kur’ân’ı Kerîm’de “anılmaya değer bir şey değildi” ifadesi yalnızca insan için kullanılmıştır. Molla Sadrâ’ya göre bunun sebebi, insanın yaratılışının zayıflığıdır. Zira “hiçbir şey olmamaktan: lâ şey’den” daha zayıf bir şey yoktur. İnsan, hilkatin başlangıcında zayıflığın son noktasındadır. Nefsin “cismâniyyetü’l-hudûs” olduğu esasına göre insanın hudûsu (ortaya çıkışı), hakir bir maddeden ve heyûlânın karanlığındandır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Onları karanlıklardan aydınlığa/nura çıkarır.”[67] İnsan nefsini noksanlıktan kemâle ulaştıran Allah’tır. O, heyûlânî mertebenin karanlığından akıl âleminin aydınlığına hidayet eder.[68]

Molla Sadrâ’ya göre[69] insan her ne kadar hayvan türlerinden biri olup diğer mahlûklardan, daha güzel bir surete sahip olması yönüyle ayrılsa da his ve hareket bakımından hayvanlardan daha zayıf bir mertebededir. Örneğin, sıcaktan ve soğuktan korunmak için kendi cilt dokusuyla yetinemez. Yine yemek konusunda da, diğer hayvanların doğal mutfağı olan mide ve karaciğer insan için yeterli değildir ve o dışarıdan bir mutfağa ihtiyaç duyar. Allah’ın, “İnsan zayıf yaratıldı.”[70] âyetinden murâdı, [insandaki] hayvânî kuvvelerin zayıflığıdır. Gerçekte bu zayıflık insanın en aşağı mertebeden en yüce mertebeye intikâlinin menşeidir. Molla Sadrâ, insan dışındaki diğer varlıkların hallerine dikkat etmek suretiyle, onların kendi makamlarında sabit olup kemâl yönünde hiçbir hareketlerinin olmadığının ya da istenen hedefe oldukça yavaş ilerlediklerinin anlaşılması gereken bir husus olduğunu vurgular:

1. Mukarreb meleklerin, kemâl talebine veya kemâle doğru hareket etmeye ihtiyaçları yoktur. Zira onların en yüce Ma‘bûd’a daimî bir yakınlığı söz konusudur.

2. Semâvî meleklerin her biri, kendilerine özgü dâimî bir ubudiyyet makamında olup, o makamdan ayrılma yönünde bir insiyâka sahip değildirler. Onlar tıpkı cennet ehli gibi kendi menzillerinde ve makamlarındadırlar. Allah’ın nurlandırmaları (işrâkât), onlarda dâimî bir haz ve sürûr meydana getirir.

3. Şeytanlar ateşten yaratılmışlardır. Ateşin gücü, onlardaki bencilliğin ve riyaset sevgisinin sebebi olmuştur. Bu sebeple kulluğa teslim olmamışlar, büyüklenme ve böbürlenmeden vazgeçmemişlerdir. İçlerinden bazıları Müslüman olmalarına rağmen cinlerin durumu da böyledir. Onlar da ateşten yaratılmışlardır. Ateş [dört] unsurun en kuvvetlisi olup, tesir kabul etmekten oldukça uzaktır.

4. Cemâdât iki türlüdür: Bazıları -hareket-i cevherî ve insan nefsinin cismâniyetü’l-hudûsu kâideleri esasınca- insan olma yolunda ilerleyip insana dönüşmekte iken, bazıları ise böyle değildir. İkinci grup, ya taş ve yakut gibi cemâdî bir kuvvete sahiptir ve sertlikleri/dayanıklılıkları sebebiyle başka bir şeye dönüşmemektedir ya da böyle olmayıp, nihayetinde tıpkı taş gibi sert bir surete sahip olan başka bir şeye dönüşmektedir.

5. Bitkiler ve insan dışındaki hayvanlar da cemâdâtın hükmüne sahiptirler.

Dolayısıyla kendi nihâî maksadına erişmek üzere daimî bir hareket halinde olup, saf kuvve ile salt fiiliyyet arasında yer alan varlık yalnızca insandır. İnsanda rücû‘: dönüş, tevbe ve sülûkun var olmasının sebebi budur. Bundan dolayı, varlıkların en faziletlisidir. Bu faziletin sebebi, sözü geçen kuvve ve noksanlıktır. Sâbiîler gibi bazı topluluklar, insanın derecesinin meleklerin derecesinden daha aşağı olduğunu zannetmişlerdir. Oysa söz konusu noksanlık, insanın meleklere üstünlük sebebi olup, onların makamını da aşmasını sağlamaktadır.  

Mahlûklar içerisinde kuds âlemine yücelme ve Allah’ın rızasına erişme istihkâkına sahip olan tek varlık insandır. Öyle ki o, meleklerden bile daha yüce bir makama erişebilir. Molla Sadrâ’ya göre bu hususun menşei zaaf, acz, fakr, âfetlerin çokluğu ve hastalıklardır. Hilkatinin başlangıcı böyle olmayan bir mahlûk kendisinde bir kemâl[in varlığını] tasavvur edecek ve o kemâle ulaşma beklentisine girmeyecektir.[71]

İnsanın kemâli, ilâhî yakınlığa erişmektir. Bunun neticesi de Allah’a aşktır. “İlâhî yakınlığın” bir diğer ifadesi, “velâyet makamı”dır. Zira velâyet sözlükte “yakınlık” anlamına gelir.[72]

“Allah Velî’dir.” [73] âyetine göre ilâhî isimlerden biri de “Velî”dir. Çünkü Allah insana her şeyden daha yakındır: “Biz ona şah damarından daha yakınız.”[74] Hilkatinin başlangıcında zayıflığın nihayetinde olan insanın, Hazret-i Hakk’a yakın olma istidâdı vardır. İnsan, ilâhî yakınlığın belli bir derecesine eriştiğinde bu ilâhî isimle (Velî) vasıflanma liyâkatine erişir. İmân ve sâlih amel, insanı Hakk’a yaklaştırdığından Molla Sadrâ, velâyeti genel ve özel olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Genel velâyet (velâyet-i âmme), Allah’a imân edip sâlih amel işleyen herkes içindir. Böyle bir mü’min Allah’a muhabbet ve marifetin belli bir derecesine/mertebesine sahiptir. Ancak özel velâyet (velâyet-i hâssa), Hakk’ta fâni olan ve Allah’ın Esmâ ve Sıfatları’yla ahlâklanan bir âşık içindir.[75]

Makâm-ı Muhibbî (Seven Makamı) ve Makâm-ı Mahbûbî (Sevilen Makamı)

“Ey imân edenler sizden her kim dininden dönerse Allah onun yerine, sevdiği ve kendisini de seven bir toplum getirir.”[76]

Molla Sadrâ, âyet-i kerimenin “Allah onları, onlar da Allah’ı severler.” kısmını ilim ve amel bakımından muhibbîn ve mahbûbîn mertebesine nâil olan kimseler ile Allah arasındaki karşılıklı sevginin bir nişânesi olarak görür.

Muhibbullah (Allah’ı seven kimse), ilmî bakımdan dinî maarifin ve itikâdî esasların tamamına, apaçık kudsî deliller ve ilâhî ilkelerle imân eden, ilmî açıdan Allah’ın sıfatlarından bir sıfatın kendisinde tecelli edip varlığının tüm cüzlerine sirâyet ettiği, tüm kuvve ve duyularının O’na tâbi olduğu kimsedir. Peygamber (s.a.a)’in ifade ettiği, “Şeytanım, benim ellerimde teslim olmuştur.”[77] sözü bu mertebeyi açıklamaktadır.

Mahbûbullah (Allah’ın sevdiği kimse) ise, kendisinde ilim ve amelin tek bir şey haline geldiği kimsedir. Bu mertebe, enâniyet perdelerinin kaldırılmasından sonraki mertebe olup, Hakk’ın cemâlî ve celâlî sıfatlarla kulda tecelli etmesi yoluyla hâsıl olur. Mahbûb-i Hakk (Hakk’ın sevdiği kimse), tüm hakikatleri Hakk Teâlâ’nın nuruyla müşâhede eder. Onun gözlerinin nuru mülkün, melekûtun, halkın/yaratılışın ve emrin/işlerin hakikatlerini görebilecek kudrete sahiptir. Bu, tam olarak Peygamber’in Mi‘râc gecesi sahip olduğu haldir.[78]

Gerçekte mahbûbî (mahbûbluk/sevilme/sevilen) makamı, velâyet mertebesine ulaşmış kimselere özgüdür. Molla Sadrâ, velâyeti, “Allah’ta zâtî, sıfâtî ve fiilî bir fenâ” olarak tanımlamaktadır.[79] Bundan dolayı asıl itibariyle velâyet, Hâtemü’l-Enbiyâ’ya mahsustur. Çünkü o, Hakk’ta fâni ve Hakk ile bâkidir. Tıpkı bir hadîste zikredildiği gibi, “Kıyâmet Günü peygamberlerin tamamı ‘Nefsim, nefsim!’ diyecek, ancak Nebî (salât ve selâm onun ve âlinin üzerine olsun) ‘Ümmetim, ümmetim!’ diyecektir.” Bu ifade, İslâm Peygamberi’nin varlığının Hakk Teâlâ’da fâni olduğuna delildir.[80] Bu sebeple İslâm Peygamberi’nin makamı diğer tüm peygamberlerin makamından daha yüce ve dini de en kâmil dindir: “Bugün dininizi ikmâl ettim ve üzerinize olan nimetimi tamamladım.” (Mâide Sûresi, 3. âyet).[81] İslâm dininin kemâli, Ali’nin hilâfetinin tayini ve imametinin nasbı iledir ki, Vedâ Haccı’nda Peygamber-i Ekrem (s.a.a), O’nun, tüm Müslümanların imâmı ve tüm mü’minlerin velîsi olduğunu haber vermiştir.[82] Zira velâyet, nübüvvetin bâtınıdır.[83]

Velâyet yalnızca fenâ yoluyla hâsıl olmaktadır. Elbette burada söylenmek istenen, kulun mutlak fenâsı değildir; bilakis beşerî cihetin, rubûbî cihetteki fenâsı kastedilmektedir. Velâyet makamına ulaşmasından önce insan, kendi fiillerinin ve sıfatlarının beşerî cihetten mebdeidir. Ancak velâyet makamıyla muttasıf olduktan sonra kendi fiil ve sıfatlarının rabbânî cihetten mebdei olmuştur: “Bu fenâ, son aşamada kulun hakkânî taayyünler ve rabbânî sıfatlarla müteayyin olması [ortaya çıkması]dır. Bekâ ise, mutlak surette [kulun] kendisinden taayyünün kaldırılmamasıdır.”[84] Molla Sadrâ, Mefâtîhü’l-Gayb adlı eserinde ârifâne sülûkun nihâyetini Hakk Teâlâ’da fâni olmak olarak görür. O, sâlikte Hakk Teâlâ’nın tecellilerinin olduğuna inanır. Bu tecellilerden bazıları sıfâtî tecelli olup, beşerî sıfatlardan ilâhî sıfatlara dönüşmeyi ifade eder. Bunun neticesi de fenâ-i sıfâtî (sıfatî fenâ) olacaktır. Ancak tecellinin en üstün türü zâtî tecellidir. Sâlikin zâtî taayyünü ve mukayyed vücûdu bu tecelli sayesinde ortadan kalkar. Bu tür bir fenâ da fenâ-i zâtî (zâtî fenâ) olarak adlandırılır.[85]

Netice

1. Molla Sadrâ, aşkın tıpkı vücûd gibi eşyânın tamamına sirâyet eden tek bir mânâ ve hakikate sahip olduğunu söyler. Ancak insanların geneli alışkanlıktan ya da mânânın gizliliğinden dolayı eşyâyı bu isimlerle (aşk, âşık ve maşûk) adlandırmamaktadır. Dolayısıyla aşk, âşık ve maşûk sözcükleri Allah’a ıtlak edilebilir. O’nun vücûdu/varlığı kuvvet ve kemâl bakımından sonsuz olup, aşkı, âşıklığı ve maşûkluğu da böyledir.

2. Mümkin varlıklar, Allah’ın muhtelif cilveleridirler. Molla Sadrâ’nın kabul ettiği vücûdun birliği ilkesine göre bu cilvelerin, mertebe bakımından sonsuz mazharları vardır. Bu sebeple Allah’ın sevgisinden nasiplenmeye diğer her şeyden (varlıktan) daha layık mahlûk, kavs-ı nüzûlî ve kavs-ı su‘ûdîde Allah’a diğer tüm varlıklardan daha yakın olan eşref-i mümkinât (mümkin varlıkların en şereflisi/yücesi) yani insan-ı kâmildir. Buna mukabil, vücûdî mertebelerin en altında yer alan mahlûk, yani canlı varlıklarda İblis ve ölüler arasında heyûlâ ilâhî muhabbetten en az nasiplenmiş varlıktır. Her insan kendi iradesi ile, ilim ve amel kesbederek Allah’a yakınlaşabilecek ve bu yakınlık nispetinde de Allah’ın muhabbetinden nasiplenebilecek bir istidâda sahiptir.

3. İnsanlar arasında mahbûbî (mahbûbluk/sevilme/sevilen) makamı, velâyet mertebesine ulaşmış kimselere özgüdür. Molla Sadrâ, velâyeti, “Allah’ta zâtî, sıfâtî ve fiilî bir fenâ” olarak tanımlamaktadır. Bundan dolayı asıl itibariyle velâyet, Hâtemü’l-Enbiyâ’ya mahsustur. Çünkü o, Hakk’ta fâni ve Hakk ile bâkidir.

Medya Şafak

KAYNAKÇA
Kur’ân-ı Kerîm 

İbn Sînâ, Hüseyin ibn Abdullah; Resâilu İbn Sînâ; Kum: Bîdâr, (h. 1400).
İbn Arabî, Muhyiddin; el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye; Beyrut: Dâru Sâdır, ty.
Cevâdî-i Âmulî, Abdullah; er-Rahîku’l-Mahtûm (Şerh-i Hikmet-i Müteâliye); Kum: İsrâ, 1376.
Sebzevârî, Molla Hâdî; Esrâru’l-Hikem; Kerîm Feyzî tahkiki; Kum: Matbûât-ı Dînî, 1383.
_______________; Şerhu’l-Esmâ ve Şerhu Duâ’i’l-Cevşeni’l-Kebîr, Necefkalî Habîbî’nin çabalarıyla; Tahran: Dâneşgâh-i Tehrân, 1375.
_______________; Şerhu’l-Manzûme; Hasanzâde Âmulî’nin ta‘likâtı ile; Tahran: Nâb, 1369-1379.
Sadrüddîn Şîrâzî, Muhammed ibn İbrahim; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Kerîm; Muhammed Hâcevî’nin çabalarıyla; Kum: Bîdâr, 1361.
_______________; el-Hikmetu’l-Müteâliye fî Esfâri’l-Akliyyeti’l-Erba‘a; Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, 1990.
_______________; Şerhu Usûli’l-Kâfî; Muhammed Hâcevî’nin tashihi ile; Tahran: Müessese-i Mütâlâ‘ât ve Tahkîkât-i Ferhengî, 1383.
_______________; eş-Şevâhidu’r-Rubûbiyye; Seyyid Celâlüddîn Âştiyânî’nin çabalarıyla; Kum: Matbû‘ât-ı Dînî, 1382.
_______________; el-Mebde ve’l-Me‘âd; Seyyid Celâlüddîn Âştiyânî’nin çabalarıyla; Encümen-i Felsefe-i Îrân, 1354.
_______________; Mefâtîhu’l-Gayb; Muhammed Hâcevî’nin çabalarıyla; Tahran: Müessese-i Mütâlâ‘ât ve Tahkîkât-i Ferhengî, 1363.
Tûsî, Muhammed Hasan; et-Tibyân fî-Tefsîri’l-Kur’ân; Ahmed Kayser Âmilî tahkiki; Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, ty.
Irakî, Fahrüddîn; Luma‘ât; Muhammed Hâcevî’nin çabalarıyla; Tahran: Mevlâ, 1363.
Râzî, Fahrüddîn Ebû Abdillah Muhammed ibn Amr; Tefsîru Mefâtîhi’l-Gayb; Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, (h. 1420).
Fârâbî, Ebû Nasr Muhammed; Fusûsu’l-Hikme ve Şerhuhu; Ali Ocebî tahkiki; Tahran: Encümen-i Âsâr ve Mefâhir-i Ferhengî, 1381.
Feyz-i Kâşânî, Molla Muhsin; Usûlu’l-Ma‘ârif; Kum: Defter-i Teblîğat-i İslâmî, 1375.
Kadı Abdülcebbâr; el-Muğnî fî-Ebvâbi’t-Tevhîd ve’l-Adl; Georges Anawati tahkiki; Kahire: ed-Dâru’l-Mısrıyye, 1962-1965.
_______________; Şerhu Usûli’l-Hamse; Ahmed ibn Hüseyin Ebî Hâşim ta‘likâtı; Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, (h. 1422).
Konevî, Sadrüddîn; en-Nefehâtu’l-İlâhiyye; Muhammed Hâcevî tashihi ile; Tahran: Mevlâ, 1375.
Kayserî, Dâvûd; Resâilu Kayserî; Seyyid Celâlüddîn Âştiyânî’nin çabalarıyla; Tahran: Encümen-i Hikmet ve Felsefe, 1357.
Kâşânî, Abdürrezzâk; Şerhu Fusûsi’l-Hikem; Kum: İntişârât-i Bîdâr, 1370.
Kuleynî, Muhammed ibn Ya‘kûb ibn İshâk; el-Kâfî; Ali Ekber Gaffârî ve Muhammed Âhundî tahkiki; Tahran: Dâru’l-Kütübi’l-İslâmiyye, (h. 1407).
Mevlevî (Mevlânâ), Celâlüddîn Muhammed; Mesnevî-i Ma‘nevî; Nicholson’ın tashihi ve Doktor Nasrullah Pûr-cevâdî’nin çabalarıyla; Tahran: Emîr Kebîr, 1363. 

[1] Tebriz Üniversitesi Felsefe Bölümü Doçenti (Sorumlu yazar: mortezashajari@gmail.com)

[2] Tebriz Üniversitesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

Makalenin Alındığı Tarih: 6/1/2012.

Makalenin Kabul Tarihi: 4/10/2013.

[3] “Şüphesiz ki Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara Sûresi, 202. âyet). Ayrıca bkz.: Âl-i İmrân Sûresi, 76-134-146 ve 149. âyetler; Mâide Sûresi, 42. âyet; Meryem Sûresi, 96. âyet.

[4] “Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara Sûresi, 190. âyet). Ayrıca bkz.: Âl-i İmrân Sûresi, 32. ve 57. âyetler; Nisâ Sûresi, 36. ve 107. âyetler; Mâide Sûresi, 64. âyet; En‘âm Sûresi, 141. âyet.

[5] “İnsanlar arasında, Allah’tan başkasını O’na ortak koşanlar vardır ve onları Allah’ı severcesine sevmektedirler. Oysa mü’minlerin Allah’a olan sevgisi çok daha kuvvetlidir.” (Bakara Sûresi, 165. âyet)

[6] “Ey imân edenler! İçinizden kim dininden dönerse Allah onun yerine öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah’ı, Allah da onları sever.” (Mâide Sûresi, 54. âyet). Ayrıca bkz.: Âl-i İmrân Sûresi, 31. âyet.

[7] Kadı Abdülcebbâr, 1422, s. 309; 1962-1965, c. 6, s. 52.

[8] “Muhib (seven) olmak, mürîd (isteyen) olmaktan ayrı bir sıfat değildir. Muhibb’in, bu bilgiyi bilmek için herhangi bir delile ihtiyaç duyması muhaldir. Çünkü muhibb’in hali, mürîdin hali olup, biri diğerinden farklı değildir. Öyle ki [kişi] sevdiği şeyi ister ve istediği şeyi sever.” (Kadı Abdülcebbâr, 1962-1965, c. 6, s. 52).

[9] Râzî, 1420, c. 4, s. 176.

[10] Fârâbî, 1381, s. 115; İbn Sînâ, 1400, s. 379.

[11] Konevî, 1375, s. 52.

[12] Sebzevârî, 1383, s. 176.

[13] İbn Arabî, ty., c. 2, s. 320.

[14] Sebzevârî, 1369-1379, c. 2, s. 59.

[15] İbn Arabî, ty., c. 2, s. 111.

[16] Mevlânâ, 1363, Beşinci Defter, 2189 ve 2190. beyitler

[17] Sadrüddîn Şîrâzî, 1354, s. 155.

[18] a.g.e., 1382, s. 145.

[19] a.g.e., 1354, s. 152.

[20] a.g.e., 1990, c. 6, s. 340.

[21] Sebzevârî, 1375, s. 142-143.

[22] Nûr Sûresi, 35. âyet.

[23] Sadrüddîn Şîrâzî, 1361, c. 4, s. 356.

[24] a.g.e., s. 360.

[25] A‘râf Sûresi, 156. âyet.

[26] Kasas Sûresi, 88. âyet.

[27] Sadrüddîn Şîrâzî, 1990, c. 9, s. 375.

[28] Sebzevârî, 1383, s. 176.

[29] Sadrüddîn Şîrâzî, 1990, c. 2, s. 264; 1354, s. 135; Sebzevârî, 1383, s. 360.

[30] “İnne’l-âlî lâ-yürîdu’s-sâfil”

[31] Sadrüddîn Şîrâzî, 1354, s. 135.

[32] a.g.e.

[33] a.g.e., 1361, c. 5, s. 389.

[34] Molla Sadrâ illet-ma‘lûl bahsinde “vücûdun şahsî birliği” hakkında delil öne sürmüş ve kendi deyimiyle felsefeyi tekmil etmiştir (Sadrüddîn Şîrâzî, 1361, c. 2, s. 292-294). Onun getirdiği delili şu şekilde izah etmek mümkündür: Gerçek illiyet-ma‘lûliyyet [nedensellik], varlığın zâtında ve hakikatindedir. Dolayısıyla varlığı meydana getiren illet (neden) veya [bir diğer ifadeyle] câ‘il (meydana getiren, varlık bahşeden), zâtı dışındaki bir olgu hasebiyle değil, bizzat kendi zâtı hasebiyle vücûd bahşetmektedir. Gerçek bir ma‘lûl ve mec‘ûl ise ma‘lûlün yalnızca varlığı demek olup, onun sıfatlarından bir sıfat değildir. Eğer [ma’lûl için] bundan başka bir durum söz konusu olsaydı, illete ve câ‘ile ihtiyaç duymazdı. Netice itibariyle mec‘ûlün varlığı, câ‘ile bizatihi bağlılıktır. Eğer böyle olmasaydı, yani [mec‘ûlün/ma‘lûlün] zâtı ve hakikati [câ‘ile] bağlılık ve taalluktan başka bir şey olsaydı, aynı şekilde fâile taalluk, [mec‘ûlün/mef‘ûlün] zâtının dışında bir nitelik olsaydı; - her sıfat, mevsûfundan sonra var olduğundan - kendi zâtının varlığından sonraya kalacaktı. Bu durumda o şeyin zâtı müstakil olmuş olacaktır ki, bu da tüm varsayımlara aykırıdır. Her illetin, illet olması hasebiyle zâtı dışındaki bir olgudan değil bizatihi zâtı itibariyle illet, yine her ma‘lûlün de zâtı hasebiyle ma‘lûl olduğu ispatlandığında, ma’lûlün gerçekte illetten başka hiçbir zâtının ve hüviyetinin olmadığı görülecektir. Aynı zamanda o [ma‘lûl], kendi illetinden ayrı ve farklı bir varlık değildir: “Bizim nezdimizde her illetin, zâtı ve hakikati itibariyle illet ve her ma‘lûlün de zâtı ve hakikati itibariyle ma‘lûl olduğu,… [illetin] illet olarak adlandırılmasının ma‘lûle döndüğü [ma‘lûlden kaynaklandığı], [yani] illetin ma‘lûl üzerindeki tesiri, onu tekâmül ettirip ona kendisinden asla ayrılmayacak bir itibar bahşetmesi hasebiyle olduğu âşikâr olmuştur.” (Sadrüddîn Şîrâzî, 1990, c. 2, s. 257 ve 301). Hatta bu, onun fiillerinden/şuûnâtından biridir; yani zuhur ve tecelli eden bizzat kendisidir. Zira eğer ma‘lûlün illetten öte/ayrı bir varlığı olsaydı, ma‘lûlü illetten ayrı değerlendirmek gerekecekti. Oysa ma‘lûl, ma‘lûl olması bakımından, illete bağlı olmak dışında başka bir şekilde tasavvur edilemez. Gerçekte illiyyet-ma‘lûliyyet [birbirine nispetle] iki mütezâyif [birbiri olmaksızın tasavvur edilemeyen/akledilemeyen iki vücûdî/varlıksal nitelik] olgudurlar. O halde varlık yurdunda tek bir varlık tahakkuk etmiştir: “Ve Hüve’l-Hakk.” Geri kalan işler (şuûnât)/varlıklar ve tecelliler, O’nun cihetlerinden bir cihettirler (a.g.e.).

[35] Kâşânî, 1370, s. 299.

[36] Irakî, 1363, s. 68.

[37] Sadrüddîn Şîrâzî, 1990, c. 7, s. 150.

[38] a.g.e., s. 160.

[39] a.g.e., s. 149.

[40] İbn Sînâ, 1400, s. 391.

[41] a.g.e., s. 377.

[42] Cevâdî-i Âmulî, 1376, c. 9, s. 352.

[43] Sadrüddîn Şîrâzî, 1363, s. 269.

[44] a.g.e., 1990, c. 7, s. 148.

[45] Feyz-i Kâşânî, 1375, s. 79-80.

[46] “Şüphesiz Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara Sûresi, 222. âyet); “Allah muttakileri sever.” (Âl-i İmrân Sûresi, 76. âyet); “Allah muhsinleri sever.” (Âl-i İmrân Sûresi, 134. âyet); “Allah sabredenleri sever.” (Âl-i İmrân Sûresi, 146. âyet); “Allah tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân Sûresi, 149. âyet); “Allah âdil olanları sever.” (Mâide Sûresi, 42. âyet); “Şüphesiz imân edenler ve sâlih amel işleyenler için Rahman [gönüllerde] bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem Sûresi, 96. âyet); “Rabbinizden bağışlanma dileyip sonra O’na tevbe edin. Çünkü benim Rabbim çok merhametli ve [kullarını] çok sevendir.” (Hûd Sûresi, 90. âyet).

[47] Râzî, 1420, c. 7, s. 17; Tûsî, ty., c. 3, s. 557.

[48] Sadrüddîn Şîrâzî, 1354, s. 156-157.

[49] a.g.e., s. 155.

[50] a.g.e., s. 156-157.

[51] a.g.e., s. 157.

[52] a.g.e., s. 158.

[53] a.g.e., s. 159.

[54] a.g.e.

[55] a.g.e., s. 159-160.

[56] A‘râf Sûresi, 156. âyet.

[57] Molla Sadrâ vücûdun Feyyâz (feyiz veren) bir Mebde’den varlığa sirâyetini açıklarken Basîtu’l-Hakîka adlı bir kâideden faydalanmıştır. Allah, basît-i hakikî olup tüm cihetlerden Vâcibu’l-Vücûd’dur. Bu sebeple her vücûd ve her vücûdî kemâl, O’nun Zât’ı için hâsıl olup, O’ndan başkasına feyiz verir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır.” (Mü’min Sûresi, 7. âyet) (Sadrüddîn Şîrâzî, 1382, s. 37). “Rahman” ve “Rahîm” kelimelerinin her ikisinin de kökeni “rahmet” sözcüğüdür. Allah, varlıkta işte bu isimlerle tecelli etmiştir. “Rahman” sıfat-ı mübâlâğa olup, “dünyadaki rahmet” anlamına gelir. Mü’min ve kâfiri kapsar. Yalnızca Allah hakkında kullanılır; çünkü Allah, Zât ve sıfatlarında Kâmil-i Mutlak, Cevâd-ı Mutlak ve Râhim-i Hakk’tır. O’nun rahmet ve muhabbeti kemâl kesbetmek için değildir (a.g.e., s. 65-66).

[58] Sadrüddîn Şîrâzî, 1363, s. 271.

[59] Bakara Sûresi, 165. âyet.

[60] Râzî, 1420, c. 4, s. 178.

[61] Sadrüddîn Şîrâzî, 1361, c. 5, s. 335-336.

[62] Molla Sadrâ, marifetin hakikati ile ilgili olarak Fudayl’den şöyle nakletmiştir: Kalbin illiyyîndeki kanat çırpışı ve perdelerde gezinmesi; kulağı bâtıla sağır, gözleri şehvetlere kör ve dili boş sözlere lal olmuş kişiden başka hiç kimsenin bilmediği bir kudrettir. Nitekim şöyle söylenmiştir: “Kim Allah’ı tanırsa/bilirse lisânı lal olur, aklı dehşete kapılır, hayreti dâim olur.” (a.g.e., 1990, c. 7, s. 305).

[63] İsrâ Sûresi, 84. âyet.

[64] Sadrüddîn Şîrâzî, 1361, c. 1, s. 153-154.

[65] Nisâ Sûresi, 28. âyet.

[66] İnsan Sûresi, 1. âyet.

[67] Bakara Sûresi, 257. âyet.

[68] Sadrüddîn Şîrâzî, 1361, c. 5, s. 64.

[69] a.g.e., c. 3, s. 63-64.

[70] Nisâ Sûresi, 28. âyet.

[71] a.g.e., c. 5, s. 270.

[72] a.g.e., 1363, s. 487.

[73] Şûrâ Sûresi, 9. âyet.

[74] Kâf Sûresi, 16. âyet.

[75] Sadrüddîn Şîrâzî, 1363, s. 487.

[76] Mâide Sûresi, 54. âyet.

[77] Sadrüddîn Şîrâzî, 1383, c. 1, s. 232.

[78] a.g.e., 1361, c. 7, s. 157-159.

[79] a.g.e., 1363, s. 487.

[80] a.g.e., 1361, c. 7, s. 162.

[81] Sadrüddîn Şîrâzî, 1361, c. 7, s. 161-162.

[82] a.g.e.

[83] a.g.e., 1363, s. 485.

[84] Kayserî, 1357, s. 146-147.

[85] Sadrüddîn Şîrâzî, 1363, s. 635.

YORUMLAR

REKLAM