İslam’da Özgürlük -2

GİRİŞ: 20.08.2019 08:26      GÜNCELLEME: 20.08.2019 08:26
Rasthaber -  Batının modern kültürü, toplumun her ferdine yeterli özgürlüğü ve diğerlerinin özgürlüğüne dokunmadığı sürece onu kullanma fırsatını vermek üzere gereken bütün serbestiyi tanımıştır. Batılının özgürlüğü, ancak diğerlerinin özgürlüğüyle sınırlıdır.

      Böyle bir özgürlükten doğan düşünce ve dürtüler üzerinde olabilecek bir etkinin batı nazarında önemi yoktur. Çünkü herkes orada özgürce istediği gibi yaşayabilmekte, kendi yargısına kalmış olan özgürlüğünü, uygun gördüğü biçimde kullanabilmektedir. Örnek olarak alkol alan birisi diğerlerini rahatsız etmediği sürece isterse şuurunu kaybedinceye kadar içebilme hak ve özgürlüğüne sahiptir.

Zaman zaman insanlar, özgürlüğün uyumlu nameleriyle coşarlar. Kendilerini binlerce yıldır tutsak eden bağları kırdıklarını ve hayatlarını istedikleri gibi değiştirmekte özgür olduklarım zannederler.

Bu tatlı rüyalar hiç te uzun sürmez. Oysa uzun zaman önce insanlar bu çeşit toptan özgürlüğün bir serap olduğunun farkına vardılar. Bütün kavramları ve şevkleri savrulup gitti. Fakat insanlık bir kere kendisini bu yol üzerinde bulmuş, bu yolda hızla ileriye yürümüş ve hatta artık ona alışmıştır; sonuçlarına bakmaksızın bu kaderini değiştirmesi imkânsızdır artık. Bütün bu olumsuzluklara rağmen onlar için tek avunma yolu kalmıştır, o da ne olursa olsun bazılarına göre yine bu özgürlük yoludur.

İslam, daha 14 asır önceden bu gerçeğin farkına varmıştı. Ve bu sebeple de onun özgürlük kavramı, batılı özgürlüğün içeriğinde olduğu gibi çelişkilerle dolu ve yüzeysel olmamıştır. O, özgürlüğe daha derin ve daha geniş bir mana kazandırmıştır. Onun iddiası, sadece dış zincirleri kırmakla kalmayıp iç engelleri de kıran eden bir özgürlük anlayışıydı.

Böylece tarihte insanlığın tecrübe edebileceği en ilerici ve özgün bir özgürlüğü garanti etmektedir.

Batı kültüründeki özgürlük, sınırsız hareket serbestîsi ile başladı, kölelik ve çok çeşitli sınırlamalarla sona erdi. İslam’da ise özgürlüğün sebebi çok farklıydı. O, sırf Allah’a kullukla başladı ve kuşatıcı bir hürriyetin getirdiği her çeşit kölelikten kurtulmayla bitti. İslam’ın attığı ilk büyük adım, insanı kendi negatif dürtülerinin zincirinden kurtarmak oldu. İslâmî düşünüşte özgürlük, insana özgü bir yol olarak gösterilip onun doğrultusunda istediği gibi yürüyebileceği söylenen bir özgürlük anlayışı değildir. Kişinin gerçekten özgür olması ancak bu belirli çizgiler boyunca kendi yürüyüşünü organize edebilmesi ve insanî kişiliğini koruyabilmesi sayesindedir.

Böyle bir gayreti sadece İslam göstermektedir. İlk yaptığı şey, kişiyi kendi dürtülerinin prangasından kurtarmak olmuştur. Kontrol edici ve motive edici bir güç yerine kişiyi, kendi dürtüleri üzerinde kontrolü yoksa o, daha baştan özgürlüğünü kaybetmiş demektir. Kişinin mantığı ve onu hayvandan ayırıcı diğer özellikleri, kendi iç dürtülerinin kontrolüne maruz kalmasının yanında kendi bağımsız fonksiyonunu icra etmede de zorlanır.

Şurasını gayet iyi biliyoruz ki insan ve hayvan her ikisi de kendi arzuları doğrultusunda iş yaparlar. Fakat ikisini birbirinden ayıran temel nokta sonrakinin hareketleri, kendi iç dürtü ve güdüleri tarafından belirlenirken bir öncekinin, kendi davranışlarında mantığını kullanabilme ve duygularını kontrol edebilme kabiliyetine sahip olmasıdır. İşte özgürlük, burada yatar.

Eğer biz, Batı kültürünün yaptığı gibi suni özgürlükle uygun platforma sokarak ve kişinin tutkularını teşvik ederek bu güce gem vurursak tedrici olarak onun kendi hayvani isteklerine karşı direnmek için gerekli özgürlüğünden malınım etmiş ve onun daha temel isteklerini ihmal etmiş oluruz.

Halbuki öle yandan, daha en başta gerçekte insan özgürlüğünü temsil eden bu gücü geliştirirsek, kişiyi insanî usullerle eğitebilir, kendi hayvani dürtülerinizin öncülüğündekinden daha yüksek bir hayat misyonuna sahip olduğunun bilincine ulaştırabiliriz. Bu durumda kişi, yaratılış hedeflerinin gerçeklenmesi için uğraşma­nın, değersiz maddî zevkleri temine çalışmaktan çok daha iyi olduğunu anlayacaktır.

Aslında insanı tutkularına kölelikten kurtarırsak o, gerçekten özgür olabilecek, bu yönde de temel isteklerinin ve hayvani zevklerinin zorlamasına uğramadan davranışını tayin edebilecektir.

Kur’an-ı Kerim’in tanıttığı ve Müslümanlara sunduğu bu özel ve manevî bir bakış açısını içeren misyon, insanın ölçülerini değiştirdi ve ufkunu genişletti. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:

“Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş allın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran: 14)

Bu iç mücadele, ilk öngörülen şeydir ve insan özgürlüğüne atılan temel adımdır. Başka herhangi bir kaynaktan doğacak özgürlük, suni ve göz boyayıcı olacaktır. Sonunda tekrar zincirlere ve prangalara dönüşecektir.

Biz biliyoruz ki Kur’an’ın, insanlığı tutkularının boyunduruğundan ve maddî zevklere kölelikten kurtarmak için kullandığı metot, insanların bütün eğilimlerinin gerçekleştirilmesinde savunduğu genel metodun ta kendisidir. O, Allah’ın birliğini tanıyış metodudur, İslam, insanları yeryüzündeki kölelikten ve geçici zevklere kulluktan kurtarıp onları cennete ve Allah’ın rızasını kazanmaya sevk eder. İslam’da ilâhî birliğin tanınması, her çeşit iç kölelikten uzak bir insan özgürlüğün garantisidir. Dahası bu garanti, diğer bütün alanlarda da özgürlüğü getiren garanti demektir.

Bir önceki bölümde anlattıklarımız, bu kaynaktan doğacak bütün sonuçlan ve İslam’daki insan özgürlüğünün Batı’dakinden ne kadar farklı olduğunu göstermeye kâfi gelmiştir. Kur’an’ın özgürleştirdiği toplum, alkol yasağını tek bir cümle ile yürürlüğe koyabilir. Çünkü bu toplum kendi iradesine hâkimdir ve kendi hayvanı dürtülerinin kölesi değildir. Başka bir deyişle, kendi hayat tarzına müdahale etmeye izin veren bir özgürlüğü yaşamaktadır.

Fakat modern kültür tarafından eğitilmiş ve bu kültürün özgürlük anlayışını benimsemiş bir toplumun onca boya ve badanaya rağmen irade gücünde eksiklik olduğu için kendi hayatını şekillendirmesi çok zordur. Çünkü iç dürtülerinden bağımsız değildir, tutkularla aşırı güçlenmiştir ve maddî zevkler onun kendi kontrolünü kaybettirir.

İşte bu sebepten ABD’nin alkolü yasaklamak için giriştiği o büyük kampanyada başarısız kaldığını görüyoruz. Bütün maddî ve ahlâkî güçlerini, birçok toplumsal kurumu bu amaç doğrultusunda seferber etmek için kullanmasına rağmen bu toplum, alkol belâsını başından savamadı.

Bu büyük başarısızlık, Batı insanında gerçek özgürlüğün olmadığı hakikatine dayanır. Entelektüel düzeyde ikna edilse bile o, tutkularına karşı “hayır” diyemez. Bu yüzden “yasak kanunu” başarısızlığa uğradı.

İslam’ın gözünde iç özgürlük yahut iç ahenk, hür toplumun alt yapısıdır. Bir kişi, kendi iradesine hâkim olmadıkça ve tutkularını kontrol etmedikçe toplumsal alanda hiçbir zaman özgürlüğü tadamaz.

    Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:

“Herkesin önünde ve ardında birbiri ardınca gelip giden melekler var. Onu Allah’ın emri ile koruyup gözetirler. Şüphe yok ki, bir topluluk ahlâkını değiştirmedikçe, Allah o topluluğu değiştirmez. Allah, bir topluluğun kötülüğünü dilerse, o kötülüğü geri çevirmeye imkân yoktur. Ve onlara O’ndan başka bir yardımcı da bulunmaz.” (Ra’d Suresie: 11)

Bir başka ayette de:

“Bir şehri helak etmek istersek, ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz. Buyruktan çıkar, orada isyana koyulurlar da, azabı hak ederler. Bizde onları tamamıyla helak eder, orasını yerle bir ederiz.” (İsra Suresi: 16)

İslam, bir yandan kişiyi kendi içinde özgürleştirmek için davranışlarım tayin ederken öte yandan onu toplum içinde de hür kılabilmeyi hararetle savunur. Bireysel alanda İslam onu özgürlüğünden mahrum edecek tutkulardan uzaklaştırır. Toplumsal alanda da bir kişinin başka bir kişiye tahakkümünü bertaraf eder.

Kur’an’da şöyle buyrulur:

“De ki: ‘Ey ehli kitap, sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz, Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmesin.’ Eğer onlar yüz çevirirlerse işte o zaman ‘şahit olun ki biz Müslümanlarız ‘deyiniz.” (Ali İmran: 64)

Allah’a iman, bir tek tanrı ve yaratıcıyla ilişki açısından bütün insanları eşit düzeyde tutar. Bir ulusu başka bir ulusa hükmetmekle görevlendirmediği gibi herhangi bir grubun başka bir grubu sömürmesine, onun özgürlüğünü saygısızca çiğnemesine izin vermez. Hiç kimse diğerlerinin üzerinde hâkimiyet kuramaz.

Biz Kur’an’ın hem insanın insana tahakkümünü kaldırmada hem de insanı kendi tutkularından hürriyete kavuşturmak için gösterdiği çabalarda aynı tekniği kullandığını görüyoruz.

YORUMLAR

REKLAM