İnsanın Kemali İle Diğer Varlıkların Kemalinin Farklı Oluşu

GİRİŞ: 30.09.2019 11:09      GÜNCELLEME: 30.09.2019 11:09
Rasthaber -  Meleklerin varlığından bizi agah kılanlar; onların ha­lis akıldan, halis “düşünce”den yaratıldıklarını haber vermişlerdir. Yâni topraktan gelmiş olanların özellikle­rini taşımazlar; maddi, şehevi, asabi vb. boyutları yok­tur meleklerin… Hayvanlarda da böyle bir “halis”lik vardır, ancak onlar meleklerin tam tersidirler, yâni sırf “topraktan”dırlar ve Allah-u Teala’nın Kur’an’da” ilahi ruh” adıyla zikrettiği ruhtan tamamen mahrumdurlar. Hem meleklerin hem hayvanların sahip olduğu her şe­ye sahip olan tek yaratık insandır, hem melekutidir o, hem mülki; bu ikisinin terkibidir. Usul-ü Kafi’de rivayet olunan bir hadis-i şerifin tabiriyle insan hem ülvi, hem süfli bir yaratıktır.17 Ehl-i Sünnet ravilerince beyan e­dilmiş pek çok rivayette de aynı tabir geçer. Keza Mev- lana bu hadis-i şerifi şiir kalıbında beyan etmiş ve çok güzel bir ifadeyle her iki kelimeyi de -ülvi ve süfli- Mes- nevi’de şöyle kullanmıştır:

“Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: Yüce yaratan, mah- lukat-ı alemi üç türlü yaratmıştır.

Bunlardan bir bölüğü sırf akıl, bilgi ve cömertlikten yaratılmıştır; bunlar meleklerdir, secdeden -Allah’a ita­atten- başka şey bilmezler.

Mayalarında heva ve hevesten, hırs ve tamahtan e­ser yoktur; Allah aşkıyla yaşayan mutlak nurdurlar.

Diğer bölük ise bilgi denilen şeyden tamamen yoksundur hayvan -misali- işte; otlayıp semirir yalAlliPdla.n ve attan başka hiçbir şey görmez gözü: ne kötülüğün ne olduğunu bilir, ne de üstünlüğün…

Üçüncü bölüğüyse insanoğlu teşkil eder. Yarısı me­lek, yarısı eşektir onun.

Eşek olan yarısı “süfli”liğe temayüllüdür, diğer yarısı “ülvi”liğe eğilim gösterir.

Çatışmada bu ikisinde hangisi üstün gelirse odur o insan…”

Evet… Mevlana’nın şiire döktüğü bu hadis-i şerifte de buyurulmuş olduğu gibi mahlukatın bir bölüğü mutlak nurdan, diğer bir bölümü de öfke ve şehvetten yaratılmıştır. İnsan ise bir karışımdan ibarettir; kamil insan, kamil hayvandan farklıdır, mesela ideal ve mükemmel bir atın kemali ile -kamil insan- kemalleri- farklıdır. Kamil insan, kamil melekten de farklıdır. Kamil insanın bu farklığının sebebi, yukarıda da belirtmiş olduğumuz “zatındaki terkip”den, yâni özü itibarıyla bir “karışım” dan ibaret oluşudur:

“Şüphe yok ki biz insanı yarattık bir katre karışık sudan, denemek için onu…”[1]

Evet… Biz insanı bir katre döl suyundan yarattık, bunda (bugünkü tabiriyle bu “gen”de) pek çok karışım­lar, pek çok yetenekler vardır. Onu deneyeceğimiz bir merhaleye varmıştır. Yâni kemalin öyle bir derecesine varmıştı ki biz onu hür, irade sahibi ve ilahi göreve layık olacağı bir şekilde yarattık ve onu sınamaya soktuk, denedik. Hamurunda- genlerinde- muhtelif karışımlar ve yetenekler olduğundan deneriz kendisini, not veririz ona; mükafatlandırır ya da cezalandırırız onu. Halbuki diğer mevcudat böyle bir liyakate sahip değildir:

“…Ve onu görür ve duyar bir hale getirdik; sonra yo­lu gösterdik ona; ister şükreder, ister nankör olur…”[2]

İnsan hürriyetini, bağımsızlık ve muhtariyetini bu hürriyet ve bağımsızlığın sebep ve kaynağını bundan daha güzel ve bundan daha sarih bir beyanla ifade e­debilmek kabil değildir: “Onu sınamaya tabi tuttuk… ” Görür, duyar ve bilir bir hale getirdik onu…”, “Ona yolu gösterdik…” …O halde o, kendi yolunu kendisi seçecek­tir… ” Doğru yolu gösterdik ona ister şükreder, ister nankör olur.”

Demek ki kamil insan, Kur’an’da da buyurulmuş ol­duğu gibi “bir katre karışık sudan yaratılmış, karışık bir mayadan yoğrulmuş olan insandır; onun kamilini diğe­rinin kamilinden ayıran bu “terkip oluş”tur. İşte kamil insan, kamil melekten farklıdır.

DEĞERLERİN OLGUNLAŞMASINDA UYUMUN GEREKLİLİĞİ

İnsanın kemali denge ve teadülünde saklıdır, yâni yapısında mevcut bulunan onca yetenekler arasında meydana getireceği dengedir onun kemali. Kamil in­san, yapısındaki onca yeteneklerden yalnızca birine e­ğilim göstermez, diğer yeteneklerini ihmal edip her­hangi bir yeteneğine önem vererek yalnızca onu geliştirmez, kamil insan bütün yeteneklerini gereğince kullanıp onları uyumlu ve dengeli bir şekilde geliştiren insandır. Ulema “Esasen “adl”in hakikati de denge ve uyumdur” der. Uyum diyoruz; çünkü insanın kemale e­rebilmek için bütün yeteneklerini kullanması ve bunla­rın hepsini geliştirmesi yetmez; bu kullanım ve gelişti- rimin uyumlu olması da şarttır:

Meselenin daha kolay anlaşılabilmesi için basit bir örnekle başlayalım işe: Bir bebeği ele alınız; gelişme çağında bulunan bu bebeğin vücudu, kolları, elleri, a­yakları, başı vardır; başında gözleri, kulakları, ağzı, burnu, dişleri vardır; bu dış organların yanında iç organ­ları vs. vardır. Şimdi sağlam bebeği tanımlayalım: Bü­tün organları uyumlu ve dengeli bir şekilde gelişmiş o­lan bebek sağlam bebektir. Şimdi bir de şu karikatür­lerde çizilen bir tip düşünelim; burnu fazlaca gelişmiş bir insan mesela… Vücudunun diğer organları gelişmemiş de, yalnızca burnu gelişmiş olsun… Vücuduyla eşit büyüklükte bir burun… Ya da gözleri veya kafası ge­lişmiş, ancak, bedeni gelişmemiş olsun… Bedeni ge­lişmiş de kafası gelişmemiş vs. Böyle birisi, evet, ge­lişmiş olabilir; fakat uyumsuz ve dengesiz bir gelişme­dir bu.

Kamil insan, bütün insani değerleri birlikte gelişmiş olan insandır, gelişmemiş bir değeri kalmamıştır. Bü­tün değerleri ve boyutları yekdiğeriyle uyumlu ve den­geli bir şekilde gelişmiş, neticede her yönüyle mü­kemmellik kazanmıştır, kamil insan budur işte! Kur’an bu insanı “imam” olarak tabir eder:

“O zamanlar Rabbi, İbrahim’i bazı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahim, soyumdan da i­mamkıl, dedi. Allah: “Benim ahdim zalimlere erişmez” buyurdu.”20

Evet… İbrahim (a.s) bir çok ilahi sınavları başarıyla geride bırakıp da bütün bu imtihanlardan gerekli notu aldıktan sonra İmam oldu. Üstelik bir değil, iki değil… Pek çok sınavdan geçti. Onun oğlu İsmail’i (a.s) Allah yolunda kendi elleriyle kesip kurban etmeye hazırlan­ması, bu ilahi imtihanlardan biriydi yalnızca…

Bunun Allah emri olduğunu öğrenir öğrenmez he­men icrası için hazırlandı; ancak fiilen amel safhasına gelince “İkisi de buna boyun eydiler, alnını toprağa koydu.”[3]İbrahim oğlunun başını kesmek; İsmail de kurban olmak için hazırlanınca Allah-u Teala hükmünü bildirdi:

“Ona seslendik: Ey İbrahim! Rüyana sadık çıktın, biz de iyilik edenleri mükafatlandırırız. Muhakkak ki bu senin için apaçık bir sınamaydı…”[4]

Evet… Ey İbrahim, amel buraya kadar… Bizim istedi­ğimiz buraya kadardı… Yâni gerçekten oğlunu kesmeni istememiştik senden; maksadımız seni sınamak ve emrimiz karşısında göstermiş olduğun itaatin hangi raddeye kadar tezahür edeceğini ortaya koymaktı.

Neticede ateşe atılmak, öz oğlunu kurbangaha götürmek vb. daha nice imtihanları başarıyla geride bı­raktıktan sonra “…Muhakkak ki İbrahim tek başına bir ümmetti, Allah’a karşı itaatli ve hanifti, müşriklerden değildi…”[5] hitabına liyakat kazanma ile bir kavme, bir millete karşı tek mertebesine ulaşmaktadır: “Biz seni imam kıldık insanlara…”[6]Kur’an-ı Kerim bu buyruğuy­la “Sen şimdi insanlara imam olacak, örnek, öncü, rehber ve numune olacak bir merhaleye vardın”; başka bir deyişle “Sen kamil bir insansın artık, kemale ermek isteyenler seni örnek almalı ve sana benzemeye çalış­malıdırlar” demektedir Hz. İbrahim’e (a.s)…

Hz. Ali (a.s) de kamil insandır; çünkü bütün insani değerler gelişmiş ve kemale varmıştır onda, gelişmele­ri doruğunda ve yekdiğeriyle uyumlu ve dengeli olmuş­tur; her üç şartı da kendinde topladığından kamil insan diyoruz ona. Yâni bütün insani değerler en mükemmel haliyle ve yekdiğeriyle dengeli bir şekilde gelişmiş, ne­ticede kemale ermiş demektir. Bu denge ve uyumu di­ğer bir örnekle açıklamaya çalışalım.

Denizlerdeki med ve cezir olayını bilmeyen kalmamıştır bugün; ayın tesiriyle yeryüzündeki denizler sürekli bir med ve cezir olayı yaşar, bir o yana, bir bu yana çekilirler.[7] İnsan ruhu ve haliyle toplumlar için de böyle bir med ve cezr olayı söz konusudur; insan ruhu sürekli bir med ve cezr halindedir, bir oyana, bir bu yana… Toplum da böyledir; bir cihetten diğerine, bir haletten öbürüne doğru hareket halindedir hep; bu olay kişilerin, ya da olayların akışı neticesinde vuku bulur. Ancak biz meselenin bu boyutuyla ilgilenmeyeceğiz burada, söz konusu hayvani çekimler ve maddi cazibe ve etkileşimler şimdilik konumuz haricinde yer alan bahisler durumundadırlar.

Hatta insanoğlunun insani değerleri için de kimi zaman aynı durum söz konusu olabilmektedir. Mesela kimi insanlar vardır ki eğilimleri gerçekten insanidir, insanca temayülleri vardır, fakat bu temayüllerden yal­nızca birinin çekimine kapılır ve öylece ilerleyip gider­ler, diğer insani değerleri bütünüyle ihmal edip unutu­verirler. Böyleleri tıpkı daha önce de sözünü ettiğimiz gibi yalnızca kulağı, gözü, burnu veya herhangi bir uzvu gelişmiş, diğer bütün uzuvları geri kalmış olan karika­tür insanlara benzerler. Toplumlarda görülen sapma ve yozlaşmalarının ana sebebi genellikle uyumsuzluk ve dengesizlikten kaynaklanır. Bir toplumun bütün fertleri yalnızca batıl yolda oluş yüzünden sapmaz; yâni top­lumdaki bütün sapmaların esas nedeni sırf batılda ol­madeğildir her zaman… kimi vakit insanlar bir “hak” da ifrata kaçtıkları, bir doğruda aşırı gittikleri için sa­parlar- (ki genellikle toplumlar için böyle olmaktadır.) ve fesada bulaşırlar.

 

[1]    İnsan, 2.

[2]    İnsan, 3.

[3]    Saffat, 103.

[4]    Saffât, 104-106.

[5]    Nahl, 120.

[6]    Bakara, 124.

[7]     Denildiğine göre ayın denizler üzerindeki etkisi, eski zamanlarda da bilinen bir olaydır.

YORUMLAR

REKLAM