İbrahimi Dinani: Varlığın Başlangıcı ve Sonu Bilinçtir

İnsan sayısı kadar “ben” vardır, öyle değil mi? Ancak gerçek “ben” bir taneden fazla değildir. O gerçek “ben”, Hak Teâlâ’nın “ben”idir. Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da, Allah ne kadar güzel buyurmuştur. Allah, “İnnenî ene…” diye buyuruyor. Yani “Şüphesiz Ben Benim”. Bundan daha iyi bir tarif bulunamaz!
GİRİŞ: 24.03.2020 12:05      GÜNCELLEME: 24.03.2020 12:05
Rasthaber -  İsmail Mansuri Laricanî: Bismillahirrahmanirrahim

Dünyada mutluyum; çünkü dünya ondan dolayı mutludur

Tüm âleme aşığım; çünkü tüm âlem ondandır

Zehri tatlılıkla içerim buna saki şahittir.

Severek dert çekerim; çünkü derman ondandır.

Merhaba sevgili izleyiciler, değerli dostlar ve Marifet programının daimî takipçileri. Bizim bugünkü konumuz, sayın üstadımızın Men u Coz Men (Ben ve Benden Başkası) adlı nefis kitabı ve kitabın başlangıç bölümü olan “Bilinç ve Varlık”tır. Acaba varlıktan önce ilim ve bilinç mi vardı? Yoksa varlık, ilim ve bilinçten daha önce miydi? Bu konulardan bahsetmiştik.

Şimdi şuraya vardık: Bilinç tüm varlıkların sadece başlangıcı değil, aynı zamanda onların sonudur da. Kitaptan kısa bir paragraf okuyayım:

“Varlığa ve ihtiyara sahip olan her mevcut, varlığından ve ihtiyarından kurtulup özgürleşir. Kendi aslına ve kökenine yani varlığına ve bilincine geri döner. Bu kural her yerde ve her şey için geçerlidir. Her şey en sonunda kendi aslî kökenine geri dönmekle kalmıyor bu âlemde de onu gösteriyor.”

Yani başlangıcı sonu, sonu da başlangıcıdır. Çok güzel bir ifade.

Üstat Dinanî: Bismillahirrahmanirrahim. Evet, çok önemli bir konuyu gündeme getirdiniz. Burada birkaç mesele söz konusudur. Bunlardan birincisi, bilinç ve varlık meselesidir ki biz bu konudan bahsetmiştik. Bunların birinin diğerinden önce görülmesi sorun çıkmasına neden oluyor.

Mesela “önce varlık vardı, bilinç yoktu, bilinç daha sonra ortaya çıktı” dersek, bu ifade ‘‘bilinç olmaksızın varlığın bir anlamı yoktur'' anlamına gelir. Böylesi bir şey, cansız madde demektir. “Önce bilinç vardı, varlık yoktu” dememiz de sorunludur. Çünkü bilincin kendisi bir varlıktır.

Bu konuda söylenebilecek en iyi şey, bunların iç içe (musavık) olduğudur. Yani esasta varlık bilinçtir, bilinç de varlıktır. Tabii bazen bunlar çeşitli şekiller kazanıyor ve bizler onları ayrı şeyler olarak görüyoruz.

Şu an sizin işaret ettiğiniz diğer bir mesele çok açık ve bedihi ama aynı zamanda çok da karmaşık olan “başlangıç” ve “son” meselesidir. Evrendeki her varlığın bir başlangıcı bir de sonu vardır. Yani bir “evveli” bir de “ahiri” vardır. Bu âlemde evveli ve ahiri olmayan bir varlık göstertebilir misiniz? Hayır, her şeyin evveli ve ahiri vardır. Tabii eğer evvele ve ahire sahipsek. Bizler ortaya (vasat) da sahibiz.

Evveli ve ahiri olduğu halde ortası olmayan bir şey olabilir mi? Bu âlemde evveli ve ahiri olup da ortası (vasat) olmayan bir şeyin bulunması imkânsızdır. O halde evveli ve ahiri olan her şeyin ortası da vardır ve bu âlem ve içindeki tüm varlıklar bu şekildedir.   

Evveli ahiri, ahiri de evveli olan ve evveli ile ahiri bulunmadığı için ortasından da bahsedilemeyecek olan tek şey Hak Tebarek ve Teâlâ'dır. Allah'ın evveli, ahiridir, ahiri de evvelidir. Bunlar ayrı değildir; evvel oluşu ve ahir oluşu birbirinden ayrı değildir. Ayrı olmadığı için de bunların ortası diye bir şey söz konusu değildir. Bir şeyin evveli ve ahiri varsa ortasının olması anlam taşır; ama evveli ve ahiri aynı olursa ortanın ne anlamı olabilir? O halde Allah'ın evveli ve ahiri aynı olduğu için O'nun için ortası diye bir şeyin söz konusu olması da anlamsızdır.

Hak Teâlâ'nın dışındaki her varlığın ise bir ortaya çıkış başlangıcı vardır; nihayetinde sona erer. Başlangıç ve son iki ayrı şey olduğuna göre onun bir de ortası bulunmaktadır. İşte bu âlemin özelliğidir.

Ben, siz veya bu âlemdeki herhangi bir varlık bundan müstesna değiliz. Hepimizin bir başlangıcı ve bir de sonu var. Bir gün ortaya çıkıyoruz ve bir gün sona eriyoruz. Kimilerine göre başlangıç doğumdur, son ise ölümdür. Fakat, mesele bundan daha ötedir.

İnsan doğumundan önce de vardı, öyle değil mi? Ölümünden sonra da var olacak, öyle değil mi? O halde başlangıç ve son daha da genişliyor. Eğer birileri bunu maddi olarak düşünüyorsa ve bu âlemdeki her şeyi duyularla algılanan şeylerden ibaret görüyorsa evet başlangıç ve son, doğum ve ölümdür.  Duyuları ve deneyselciliği esas alanlar için her şeyin başlangıcı doğum, sonu ise ölümdür.

Ancak âlem, duyulardan ve deneyselcilikten daha geniş bir şekilde düşünülür ve mana ve akıl âlemine gidilirse o zaman başlangıç ve sonun doğum ve ölüm olmadığı görülür. Doğumdan önce de insan vardı; ölümden sonra da olacaktır. Bu durumda başlangıç ve son, çok daha geniş bir şeydir.

Peki, bununla ne demek istiyorum? Şunu demek istiyorum ki her şeyin başlangıcı ve sonu varsa -ki zaten vardır- bu âlemde her varlığın başlangıcı ve sonu vardır, daha önce de söylediğim gibi Hak Teâlâ'nın dışında her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. “Başlangıcı ve sonu olan bir şeyin ortasının olmaması mümkün müdür?” diye sorduk. Ve ‘‘hayır'' dedik.   

Peki biz, yani bu âlemdeki varlıklardan olan ben ve siz, acaba başlangıçta mıyız yoksa sonda mıyız? Hem başlangıçta hem de sonda olmak Hak Teâlâ'nın sıfatıdır; çünkü hem başlangıç ve hem de son olan Allah'tır. Bizler eğer başlangıç isek son değiliz; son isek de başlangıç değiliz.      

Pekâlâ, bu âlemdeki varlıklar başlangıçta mıdır, sonda mıdır?          

Laricanî: Biz başlangıçla başladık ve sona doğru gidiyoruz.

Üstat Dinanî: Tamam, orası öyle; ama şu an insan başlangıçta mıdır sonda mıdır? Şu an nerededir? Şimdiyi, şu anı soruyorum.

Laricanî: Son olma halindedir, yani sona doğrudur.

Üstat Dinanî: Sona doğru ne demek, yani ortadayız değil mi?

Laricanî: Evet, ortadayız.

Üstat Dinanî: Evet, işte bu kelimenin peşindeydim. Biz, tüm varlıklar ne baştayız ne de sondayız, şu an yolun ortasındayız.  

Laricanî: Kitapta çok güzel bir ifadeniz var. Orada diyorsunuz ki dünyadaki tüm varlıkların aslı ve kökeni, ilim ve bilinçtir. Peki burada ilim ve bilinç sadece insan için mi geçerlidir? Yoksa tüm varlıklar için mi?

Üstat Dinanî: Tüm varlıklar… Tüm varlıklar ilim ve bilinç üzere var olmuştur. Bakınız ben size bir soru sorayım, mesele çözümlensin. Tüm âlem ve içindekiler Allah tarafından yaratılmış mıdır?

Laricanî: Evet.

Üstat Dinanî: Allah, onları bilinç üzere mi var etmiştir, yoksa bilinçsizce mi?

Laricanî: Bilinç üzere…

Üstat Dinanî: O halde eğer bilinç üzere yaratılmışsa, bu âlemdeki her varlığın başlangıcı, Hak Teâlâ'nın bilincinin eseridir. Allah her şeyi bilinçli bir şekilde yaratmıştır, Hak Teâlâ her neyi yaratmışsa bilinç üzere yaratmıştır.  O halde her varlığın başlangıcı bilinçtir. Çünkü her varlık Hak Teâlâ'nın bilinci üzere var olmuştur.

Pekâlâ, her varlığın sonu neresi olacaktır? Geldiği yer olacaktır. Varlıkların gideceği yer neresidir? Geldikleri yer neresiyse işte orasıdır. Hiçbir varlık nihayetinde geldiği yerden başka bir yere gitmeyecektir. “İnna lillah ve inna ileyhi râciûn” (Biz Allah'ınız ve yine O'na döneceğiz.) “Kulli şey'in yerciu ila aslihi” (Her şey aslına geri döner.) Dolayısıyla her şey bilinçten ortaya çıkmıştır ve sonunda yine o bilince geri dönecektir; bu müddetin çoğu ise ortadadır, yani başlangıçla sonun ortasındadır.

Bu dünya şu anda ortadadır. Başlangıcı Hak Teâlâ'dır; varlığın sonu da yine Hak Tebarek ve Teâlâ'dır. Âlem işte bu başlangıç ve son sürecinin ortasıdır. Şimdi burada başka bir konu gündeme geliyor. O da şudur: Başlangıç ve son varsa bir de bunların ortası vardır. Başlangıcın, ortanın ve sonun bulunduğu her yerde ise “vasl” ve “fasl” vardır.

Biz bu âlemle ilgili olarak “vasl” ve “fasl”dan çok bahsederiz. “Vasl” birbirine bağlanmak, kavuşmak demektir. “Fasl” ise ara vermek, ayırmak demektir. Mesela testereyle bir ağacı kesiyoruz. Satırla, eti kemikten ayırıyoruz. Birçok şeyi ayırıyoruz. Mesela, tecziye ve tahlil ediyoruz, yani parçalarına ayırıp analiz ediyoruz veya tecziye ve terkip ediyoruz; yani parçalarına ayırıp birleştiriyoruz.

Dış dünyada olduğu gibi zihinde de bunu yapıyoruz. Zihinde birtakım kavramları birleştirip cümle kuruyoruz. Bazen de tahlil edip aslî anlama dönüyoruz. Yani tecziye ve tahlil hem zihinde hem de dış dünyada vardır. O halde bu dünya, bir “vasl” (buluşturma) ve “fasl” (ayırma), “tecziye” (ayrıştırma) ve “terkip” (birleştirme), “cem” (toplama) ve “tefrik” (çıkarma) dünyasıdır.

Matematikte toplama ve çıkarma var, öyle değil mi? Dört işlemde neler var? Toplama, çıkarma, çarpma ve bölme. Bu dört işlemden en temel olanlar toplama ve çıkarmadır. Çarpma ve bölme, toplama ile çıkarmanın teferruatıdır. O halde bu âlemde de bir “cem” yani toplama ve “tefrik” yani çıkarma vardır.

Toplama; bir araya getirme, birbirine ekleme demektir. Çıkarma nedir? Birbirinden ayırmaktır. Aynı şekilde terkip birleştirmek, tecziye ise birbirinden ayırmak demektir. Vasl, buluşturmak, fasl ise ayırmaktır.  

Atomdan galaksilere kadar bu âlemde eğer vasl ve fasl, cem ve tefrik, tecziye ve tahlil olmasa ne olur? Belirsiz ve anlamsız bir yığın oluşur. Bu yönüyle âlemdeki birçok meseleyi anlamak mümkündür. Bu cem ve tefrik, vasl ve fasl, tecziye ve tahlil gibi karşıtlıkları biraz daha arttıralım: Keder ve neşe, ölüm ve hayat, suret ve mana, zahir ve bâtın, yer ve gök, doğu ve batı, kesilme ve bağlanma, gece ve gündüz, yaz ve kış vs… Eğer bu gibi karşıtlıklar olmasaydı, âlem, nasıl bir âlem olurdu?

Sadece “vasl”ın olduğu ve içinde “fasl”ın olmadığı bir âlem olabilir mi? Olsa da bu âlemde olmaz. Ya da “fasl”ın olup, “vasl”ın olmaması olabilecek bir şey değildir. Neşenin olması ama kederin olmaması veya bunun tam tersi bu âlemde olabilir mi? Böyle bir âlem devam edemez.

Bu âlemde bu karşıtlıklardan sadece birinin olması mümkün değildir; ama acaba bunlardan sadece birinin olduğu bir âlem yok mudur? Mesela “fasl”ın yani ayrılığın bulunmadığı bir âlem bulunamaz mı? Mesela içinde kederin bulunmadığı bir âlem bulunamaz mı? Eziyetin, sıkıntının olmadığı bir âlem bulunamaz mı? Evet, bulunabilir.

Bunun için bu âlemin bâtınına gitmek gerekir. Bu âlem dışında başka âlemlerin olduğunu, inkâr edenlerin bunu nasıl inkâr edebildiklerini anlayamıyorum. Bu âlem dışındaki âlemler inkâr edilebilir mi hiç? Tek bir âlem yoktur, âlemler vardır. Her âlemin bâtınına gittiğimiz ölçüde o âlem genişler. Ve ayrılık, keder ve sıkıntı o âlemde daha azdır.  

Laricanî: Affedersiniz üstat, belirli bir düzen içerisinde gidersek daha iyi olur. Mesnevi'de şöyle geçiyor:

 Tüm âlem kendi varlığından ve ihtiyarından

Kendi sarhoşluk âlemine kaçmaktadır.

Bu, benim açımdan çok ilgi çekiciydi. Zira âlemdeki tüm varlıklar bilinçli bir şekilde kendi başlangıç noktalarına ve kökenlerine gidiyorlar. “Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah'a boyun eğer.” (Ra'd, 15) ayeti de bizi bu anlama ulaştırmıyor mu?

Üstat Dinanî: Evet, tabii ki. Manevi tefsiri bu şekildedir. Varlıklar, özellikle de insanlar, ihtiyar (seçme, tercih etme) sahibidir. Eğer biraz geniş açıdan düşünecek olursak ihtiyarı tüm varlıklar için geçerli görebiliriz. Şu an fiilen insanın ihtiyar sahibi olduğunu ispat edebiliyoruz. Hayvanların da ihtiyarı vardır. Ancak bunu biraz burhan yoluyla daha genişletirsek ihtiyarı tüm âleme genişletebiliriz.  

Âlem, durgun değil, hareketlidir. Sadrü'l-Müteellihîn'in (Molla Sadrâ) Esfâr kitabı boyunca ayrıntılarıyla söz ettiği “cevherî hareket” konusuna burada girecek değilim; ancak ben burada cevherî hareketi tek bir kelimeyle özetlemek istiyorum. O, cevherî hareketi ispat için 11 mukaddime yazmış ve buna kanıtlar getirmiş. Ben onu tek bir kelimeyle özetliyorum: Varlık âlemi durgun değildir. Varlık âlemi cereyan halindedir.

Laricanî: Cihan kelimesi de “cehiden” (sıçramak, zıplamak) fiilinden türemiştir.

Üstat Dinanî: Evet, bravo! Cihan kelimesi, “cehiden” fiilinden türemiştir. “Revan” (ruhsal yapı) da “reften” (gitmek) fiilinden türemiştir. İnsanın ruhsal durumu (psikolojisi) sakin değildir, insanın psikolojisi duruyor mu, gidiyor mu? Evet, gidiyor. “Revan” giden demektir.  

Laricanî:

Der vücud-ı Âdemi can u revan

Mi resed ez gayb, çon ab-ı revan

İnsanın varlığındaki can ve ruh

Gaybdan tıpkı bir akarsu gibi ulaşır.

Üstat Dinanî: Evet, “revan”, akar su gibi hareket eder; cihan da “cehiden” fiilinden gelir. O halde varlık âleminde durma ve sükûn yoktur. Burada siz bana şu soruyu sorabilirsiniz: Sükûn varlığa ait bir şey midir, yoksa yokluğa (adem) ait bir şey midir?

Hareket vardır, nitekim onu görürüz. Hem görürüz hem de aklederiz. Yani bazı hareketler vardır ki onları gözümüzle görürüz. Mesela, otomobilin hareketini görürüz. Ancak bazı hareketler de vardır ki onları görmeyiz ama vardırlar. Zaman hareket halindedir; ancak onun hareketini göremeyiz. Cevherî hareket de vardır; ancak onu gözle göremeyiz. O halde bazı hareketler duyularla anlaşılır; bazıları da vardır ki onları akıl anlar. Hareket vardır, mevcuttur.      

Şimdi benim sorum şudur: Sükûn, yani hareketin olmaması mevcut mudur, değil midir?

Laricanî: Hayır. Sükûn, yokluğa (adem) aittir.

Üstat Dinanî: Hareket ve sükunun karşıtlığı varlıksal olarak iki zıt durum değil, melekenin olmamasıdır. Sükûn varlıksal değildir, sükûn hareketin olmamasıdır. Olmamak varlık değildir, olmak değildir. Olmamak olmamaktır. O halde sükûnun var olduğunu söyleyemeyiz; çünkü sükûn, hareketin olmaması demektir.

Bazıları sükûnun mevcut olduğunu söylüyorlar. Sükûn mevcut değildir, sükûnun anlamı vardır; ama sükûnun anlamı hareketin olmamasıdır. Olmamak ise varlıksal bir şey değildir. Bu, çok önemli bir meseledir. Eğer sükûn hareketin olmaması ise dünya bir harekettir.

Büyük insanların dediği, eski Yunan'da Heraklitos'un binlerce yıl önce söylediği gibidir. O, âlemi bir nehir olarak görmüştür. Bizim Molla Sadrâ sağlam kanıtlarla cevherî hareketi ispat etmiştir. Bu sebeple bu söz çok doğru bir sözdür.

Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de de buna değinilmiştir. Nitekim Molla Sadrâ da Kur'ân'daki şu ayeti okumuş ve bundan yararlanmıştır. İşte o ayet, Molla Sadrâ'nın “cevherî hareket”ini bir cümleyle kısaca açıklamaktadır. Kur'an'daki ayet şöyle diyor: “Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Neml, 88)

Siz dağlara baktığınızda onları sabit görüyorsunuz; ancak yanılan sizin gözünüzdür. Eğer ona akıl gözüyle bakacak olursanız dağın hareket halinde olduğunu fark edersiniz. Dağ hareketli olduğuna göre yeryüzü hareketli değil midir? Yerküre kendi yörüngesinde hareket halindedir. Galaksiler hareket halindedir. Galaksiler bile hareket halinde olduğuna göre sakin olan yer neresidir? Âlem, bütünüyle hareket halindedir.

Laricanî: Mevlâna da çok güzel söylüyor diyor ki: Bu dünya cihetsiz olarak peyda oldu.

Üstat Dinanî: Evet. O, ârif gözüyle bakıyor, Molla Sadrâ ise felsefî gözle bakıyor.  Her ikisi de doğru söylüyor. Fakat Mevlâna'nın o bahsettiğiniz mısrasından bir ara bahsetmiştik. Şu an tekrar etsek de zararı yok. O, orada önemli bir meseleyi ifade ediyor. Benim, sizin ve tüm varlıkların yaşadığımız bu âlem, bir cihet âlemidir. Cihet nedir? Cihet; yön, yani sağ, sol, aşağı ve yukarı, güney, kuzey vs. demektir.

Biz altı cihetle çevriliyiz. Ciheti, yani yönü olmayan bir yerde yaşayamazsınız. Şimdi iyi dikkat edin. Burada mekân meselesine geliyoruz. Bu, dünyanın en karmaşık meselesidir. Biz şimdiye kadar zamanın karmaşık olduğunu düşünüyorduk. Ben Zaman Muamması adlı bir kitap yazmıştım. Zaman, gerçekten de çok karmaşık bir mesele. Bundan daha önce bahsetmiştik. Ancak şu da var ki mekân da zamandan daha az karmaşık değil. Hatta belki daha da karmaşık.               

Laricanî: O halde bir de “Mekân Muamması” yazmalısınız.

Üstat Dinanî: Zihninizde fezânın ve boyutun olmadığı hiçbir yer tasavvur edemezsiniz.

Laricanî: Üstat kısa bir aradan sonra devam edelim.

***

Laricanî: ‘‘Zaman muamma olduğu gibi mekân da muammadır'' tespiti çok önemli.

Üstat Dinanî: Evet, mekân çok muammalıdır. Boyutlar nerede biter? Bakınız ilk soru budur. Boyutlar dediğimiz şey şudur. Mesela biz şu an burada oturuyoruz. Burada uzunluk, genişlik ve derinlik vardır. İşte bunlar boyutlardır. Şimdilik derinliği bir tarafa bırakalım, uzunluk ve genişliği ele alalım.

Her taraf fezâdır, fezâsı olmayan bir yere gidebilmemiz mümkün değildir. Fezânın olmadığı ve fezâsızlığın başladığı bir yer var mıdır? Tasavvur olarak söylüyorum, böyle bir şey tasavvur edilebilir mi? Burada akıldan söz etmiyorum. Akıl, “ben fezâsızlığı da anlarım” diyebilir.

Ancak anlayıp bilmek ve tasavvur etmekten farklı bir şeydir. Boyutsuzluğu, fezâsızlığı, mekânsızlığı anlamak mümkündür; ama bunları tasavvur etmek mümkün değildir. Anlamak ile tasavvur etmek bu yüzden farklıdır.

Mekânsızlık ve boyutsuzluk tasavvur edilemez; ama şunu aklen anlayabiliriz: Hak Teâlâ'nın mekânı yoktur, boyutu yoktur. Evet, bunları anlarız, biliriz. Ancak tasavvur surettir, dolayısıyla da zihinde boyutun olmadığına dair bir suret oluşturulamaz.

Peki biz, nereye kadar gidelim ki boyutsuzluk âlemine ulaşabilelim? İşte bu konuda bazı hekimler çok güzel sözler söylemiştir. Bir hekim çok güzel buyuruyor, diyor ki: Siz fezâyı ve boyutları zihninizden söküp atamazsınız. Buna gücünüz yetmez. Ancak muhtevasız bir boyutu tasavvur edebilirsiniz. Ne dediğine dikkat ediniz.

Boyutu zihninizden silemezsiniz; çünkü tasavvur ettiğiniz her şey boyutludur. Yani burada bir şekil tasavvurundan bahsediyorum. Zihninize gelecek her şekil, boyut içindedir. Dolayısıyla boyutu zihninizden silip çıkaramazsınız. Ancak muhtevası olmayan bir boyut tasavvur edebilirsiniz. Bu ise boşluktur.

Bunun ismi boşluktur. Ben burada boşluk vardır demiyorum; çünkü boşluk yoktur. Ama bunu tasavvur etmek mümkündür. Yani içinde hiçbir şeyin olmadığı bir boyut tasavvur edebilirsiniz. Yani tasavvur imkânı vardır. Fakat boyutun kendisini zihinden çıkarmak mümkün değildir. Bizim tasavvur ettiğimiz her şey, boyut gerektirir.

Bu açıdan boyut çok acayip bir şeydir. Peki Mevlâna “cihete, cihetsizlikten geldik” diye niye diyor? Halbuki biz cihetler âlemindeyiz. O halde onun bahsettiği cihetsizlik neresidir? Acaba Mevlana'nın kendisi cihetsizliği tasavvur edebilir mi? Buna cevap olarak ben bu şiiri yorumlayayım.

Mevlâna doğru söylüyor. Tasavvur ve duyular makamında, yani hissi, şekli ve tasavvurî olarak siz zihninizden fezâyı söküp çıkarma gücüne kıyamete kadar sahip değilsiniz. Ancak akletme makamında boyutsuzluğu anlayabilirsiniz. Öyleyse tasavvur ile taakkul (akletme) ve hayal ile akıl arasında fark vardır.

His ve hayal âleminde bizim boyutsuzluğu anlama gücümüz bulunmamaktadır. Ama akıl öyle değil, akıl boyutsuzluğu anlayabilir. Akıl âleminin boyutu yoktur. “Mahsus”un (duyularla algılanabilen şeyler) boyutları vardır; ama “makul”ün (akılla anlaşılabilen şeyler) boyutu yoktur.

Peki, Mevlâna “cihetsizlikten cihete geldik” diyor. Yani ‘‘akıl âleminden, his ve hayal âlemine geldik'' diyor. Yani biz akıl âleminden his ve hayal âlemine indik. İşte cihetsizlikten cihete gelmek budur. Buradan iyi bir sonuç çıkarmak istiyorum: Akıldan hayal ve duyulara gelmek, cihetsizlikten cihete gelmek demektir. Boyutsuzluktan boyuta gelmek demektir.

Hz. Peygambere gelen ilahî vahiy, Allah'tan yani boyutsuzluktan, cihetsizlikten geliyor. Peki nereye geliyor? Boyutlar âlemine geliyor. Kadir Gecesi'nde geliyor. Gecenin ölçüsü yok mudur? Gecenin ve gündüzün uzunluğu vardır. Demek ki vahiy boyutsuzluktan ve cihetsizlikten, boyut ve cihet âlemine gelmiştir. Mevlana'nın şiirini tekrar okuyun. 

Laricanî:

İn cehan ez bi cihet peyda şodest

Z' bi cai, cehan ra ca şodest.

 
Bu dünya cihetsizlikten meydana gelmiştir

Mekânsızlıktan dünyaya mekân verilmiştir.

Üstat Dinanî: Hem bu dünya hem de söz cihetsizlikten meydana geldi. Söz de boyutsuzluktan tasavvur âlemine geldi. Vahiy de boyutsuzluktan şekle geldi.

Ârifler akleden insanlardır. Kimileri kötü yönde kullanıyor ve âriflerin akılla işi olmadığını düşünüyor. Bugünlerde kimileri diline “şuhûd” kelimesini dolamış, herkes şuhûd ehli olmuş! Bakınız ârifler akleden insanlardır, akletmeyen birini asla ârif olarak görmeyin. İrfan iddiasında bulunup da akletmeyi (taakkul) bir tarafa bırakan kimseleri çılgın olarak görün.

Bizim âriflerimiz akılsız değildir. Mevlâna'nın söyledikleri baştan sona akılcılıktır. Bana Mevlâna'dan, Hâfız'dan içinde akılcılık olmayan bir şiir okuyun. Böyle bir şey yok! Neden akıldan bu kadar kaçılıyor anlamıyorum.

Evet, tembel, korkak, maharetsiz, akılsız insanlar akla düşmanlık ediyorlar. Akla düşmanlık ve husumet göstermek ne büyük belalara ve zararlara sebep oluyor biliyor musunuz? Akletmemenin bir toplumda ne büyük tehlikelere sebep olduğunu bilmiyor musunuz? Bunlar insanlığın geleceği için ne büyük bir tehlikedir.

Bizler akıldan zarar görmeyiz. Akla tutunmaktan vazgeçmemeliyiz. Akıl iyi bir yol göstericidir ve bize güzel sözler söyler. Şundan da emin olun ki akılsızlıktan bizim için hiçbir şey çıkmaz.

Laricanî: Üstat burada bir diğer güzel nokta da şudur: Âlemdeki varlıklar sadece başlangıçları ve sonlarıyla söz söylüyor değiller, bahsini ettiğiniz orta (vasat) ile de söz söylüyorlar. Yani bu imkân âleminde ‘‘biz varız'' demeden önce aslında “O vardır” diyorlar.

Üstat Dinanî: Bakınız, varlıklar bu yetersiz dil ile O'nunla konuşuyorlar. Eğer Hak Teâlâ olmasaydı, insan ortaya çıkmazdı. Yeryüzündeki bütün insanların bir “ben”i vardır, öyle değil mi? Bu kitabın ismi de “Ben ve Benden Başkası”dır. Her insanın bir “ben”i vardır. Ve “ben şunu yaptım, ben söyledim'' vs. der.

İnsan sayısı kadar “ben” vardır, öyle değil mi? Ancak gerçek “ben” bir taneden fazla değildir. O gerçek “ben”, Hak Teâlâ'nın “ben”idir. Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da, Allah ne kadar güzel buyurmuştur. Allah, “İnneni ene…” diye buyuruyor. Yani “Şüphesiz Ben Benim”.  Bundan daha iyi bir tarif bulunamaz! (İnnenî enallâhu lâ ilâhe illâ ene fa'budnî ve ekımis salâte li zikrî. “Şüphe yok ki ben Allah'ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 14)

Açıklama yapmıyor, ayrıntıya girmiyor. Sugra ve kübra ile mantık oyunları yapmıyor. “Ben Benim” diyor. Yani ‘‘Benden başkası yok, benim'' diyor. O halde gerçek “ben”, Hak Teâlâ'dır. Ancak o gerçek, ezelî ve ebedî “ben”, başka birçok “ben”lerin ortaya çıkmasına izin veriyor. Yani benim ve seninkiler gibi “ben”lerin.

Ben, “benim” dediğimde Hak Teâlâ'nın ışığı ile “ben” diyorum. Eğer Hak Teâlâ'nın “ben”i olmasaydı, hiç kimsenin “ben”i olamazdı. O halde Hak Teâlâ'nın “ben”i olan gerçek ve sonsuz “ben” sayesinde çok sayıda “ben” meydana geliyor. Yani Hak Teâlâ, bizim gibilerin “ben” demesine izin veriyor. Hâlbuki ben veya biz, Hak Teâlâ'nın zuhuruyuzdur.          

Bu işin birkaç yönü vardır. Bunlardan birincisi “ben'lerin Hak Teâlâ'nın “ben”inin zuhuru olmasıdır. Eğer biz gerçek “ben”in Hak Teâlâ'nın “ben”i olduğuna dikkat etmezsek o zaman bizim “ben”imiz Firavun'un “ben”i olur. Bizler “ben” diyebiliriz; ancak şunun farkında olmalıyız ki bizim “ben”imiz Hak Teâlâ'nın zuhurudur. Yani Hak Teâlâ'nın tecellisidir. Eğer bunu Hak Teâlâ'nın tecellisi olarak görmezsek bu durumda “ben”imiz Firavun'un “ben”i olur. Firavun'un “ben”i ise küfürdür.

Bir diğer konu da biz sözle “ben” diyoruz. Demin cihetsizlikten cihete gelmenin, akıldan duyulara gelmenin söz âleminde olduğundan bahsetmiştik. Söz nüzûldür. Sözün mekmeni neresidir? Onun boyutu yoktur. Yani boyutsuzluktan boyuta geliyor. Cihetsizlikten cihete geliyor. Yani akıldan, hayalden, vehimden, histen dile gelip akıyor.    

Söz insanın doğusundan, batısından, sağından ve solundan gelmiyor. İçinden (bâtın) geliyor. O halde sözün esası da zâhir değil, bâtındır. Kelimeler sestir ve zâhirdir; ancak sözün esası bâtındır. Siz bazen konuşursunuz bazen susarsınız, yani her zaman söz söylemezsiniz.

İnsanın içsel sözü, insanın fikridir. İnsanın içsel (bâtınî) sözü zihinsel kavramlardır, yani fikridir. Peki insan durağan mıdır? Değildir, o halde sürekli olarak konuşmaktadır. Siz lafız olarak bazen suskunsunuz, her zaman konuşmuyorsunuz. Mesela şu an konuşmuyorsunuz ve dinliyorsunuz; ama içiniz, zihniniz duruyor mu? Hayır, sürekli olarak konuşuyor.

Siz suskunluğu içinizde tecrübe edemezsiniz. Yaşadığınız sürece asla içinizde (bâtın) sükûtu tecrübe edemezsiniz; çünkü içiniz salt sözdür. Siz sükûtu sadece kendi dışınızda tecrübe edebilirsiniz. Şu an dışınıza bakın, şu an konuşmuyorsunuz. O halde sükûtu sadece dışarıda bulabiliriz. Sükûtumuz sadece dışımızda bulabileceğimiz bir şeydir. İçimize yöneldiğimizde ise orada kıyamet vardır, söz vardır.

Laricanî: Pekâlâ üstat, çok ince hususlara değindiniz. Kitabınızda devamla şöyle diyorsunuz:

“Bu kural her yerde ve her şeyde geçerlidir. Her şey aslında geri dönmekle kalmıyor, hatta bunu, bu âlemde de gösteriyor.”

Üstat Dinanî: Evet, yani hareketinin diliyle nereye gittiğini gösteriyor. Her varlığa ‘‘Cevherî harekete göre nereye gidiyorsun?'' diye sorsanız “aslıma gidiyorum” diyecektir.

Laricanî: Mevlâna şöyle diyor:

Ma z' bâlâyîm o bâlâ mi revim

Ma z' deryayîm o derya mi revim

Ma ez an ca ve ez in ca nistim

Ma z' bî cayîm o bî ca mi revim

 
Biz yukarıdanız ve yukarıya gidiyoruz

Biz denizdeniz ve denize gidiyoruz

Biz o yerden ve bu yerden değiliz

Biz mekânsızlıktanız ve mekânsızlığa gidiyoruz.                    

Üstat Dinanî: Evet, cihetten cihetsizliğe, boyuttan boyutsuzluğa, darlıktan genişliğe, yaratılmışlıktan (hudûs) ölümsüzlüğe…

Laricanî: Zamandan, zamansızlığa, mekândan mekânsızlığa… Gerçekten de çok güzel söylemiş.

Üstat bahsettiğiniz kavramlar çok ilginç. Birincisi “faslı olmayan vasl” (ayrılığı olmayan kavuşma) gerçekleşmez. Eğer vasl gerçekleşmezse faslın sözü dahi edilmez. Yani o hakiki âlem olmasa bu âlem mevcut olamaz. Ne kadar güzel bir ifade.

Sonra “cem” ve “fark” örneğini verip şöyle diyorsunuz: “Bunlar iki hâl olarak tanınır ve dünyadaki varlıklar istikrara ve sebata sahip değildir.” Çok ilginç. “Her an zeval bulabilir; cemeden (toplayan) ve ayıran Hak Tebarek ve Teâlâ'dır. Varlığın aslı olan Hak ve Tebarek ve Teâlâ olmaksızın toplanma ve ayrılma mevcut olamaz. Dolayısıyla vasl ve fasldan söz edilemez.”

Üstat Dinanî: Çünkü Hak Teâlâ hem “mucemmî” (toplayan) ve “mufarrik” (ayıran) hem “kabız” ve “basit” , “evvel” ve “âhir” hem de “zâhir” ve “bâtın”dır.

Laricanî: Üstat çok istifade ettik. Bir başka programda buluşmak dileğiyle, aziz üstadımızla birlikte hoşça kalın diyoruz.

Medya Şafak

 

YORUMLAR

REKLAM