İbrahimi Dinani: Aşkın Yüzü (1)

Hâlbuki bu mesele zamanla ilgili değildir. “Kuntu” şu anda da böyledir, gelecekte de böyledir. Yani “ben bir zamanlar gizliydim” demek değildir. Allah, Zât Makamında şu anda da gizlidir. Gelecekte de gizli olacaktır.
GİRİŞ: 10.09.2019 11:11      GÜNCELLEME: 10.09.2019 11:11
Rasthaber -  İsmail Mansuri Laricani: Bismillahirrahmanirrahim, merhaba sevgili izleyiciler, Şehidlerin Efendisi İmam Hüseyin ve vefalı dostlarının şehadet yıldönümünü anarak aziz üstadımız Dr. İbrahimi Dinani ile birlikte programımıza devam ediyoruz. Programımızı takip eden sevgili izleyicilerimizin bildiği gibi, konumuz aşk ve aklın hayatımızdaki rolüdür. Yani aşk ve akıl bizim bilgi felsefemizde (epistemoloji) nasıl bir paya sahiptir?

Üstat, bildiğiniz gibi Allah Teâlâ, “Kuntu kenzen mahfiyyen ve ahbabtu en uref” (Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim) şeklindeki kudsi hadiste buyrulduğu üzere, isimlerin ve sıfatların iktizasına (gereklerine) cevap veriyor. Ya da Hz. İlmî'de (Â'yân-ı Sâbite) mevcut olan hakikatlerdir. Çünkü onun halinin gereği zuhur faslıydı ve Allah da icabet etmiştir. Şimdi sizden irfanda da epistemoloji bahislerinin başlangıcı olarak söz konusu edilen Feyz-i Akdes'le, ilk tecelli ile ilgili açıklamalarda bulunmanızı istiyoruz.
 
Üstat Dinani: Bismillahirrahmanirrahim, siz “Feyz-i Akdes”e, “ilk tecelli”ye, “zâtın sıfatta tecellisine” işaret ettiniz. Ve çok doğru olarak da o kudsî hadisi okudunuz: “Kuntu kenzen mahfiyye ve ahbabtu en uref ve halaktu halkah li-key uref”. (Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim, bilinmek için mahlûkatı yarattım)

Buradaki “kuntu” geçmiş zaman fiilidir. “Ben idim” anlamına geliyor. Şunu açıklamamız gerekir ki fiiller Allah'la ilgili olarak kullanıldıklarında artık zaman anlamına sahip olamazlar. Çünkü fiil, zatı itibariyle zamana bağlıdır.

İnsanlığın çok basit olmakla birlikte yaptığı en önemli işlerinden biri kelimelerin “isim”, “fiil” ve “harf” olarak taksim edilmesidir. Bu çok önemli bir şeydir ancak çoğu zaman bunun üstünde durulmaz. Bu gramer bilimi açısından son derece basit bir şeydir. Dilbilgisi açısından her kelime ya isimdir, ya fiildir veya harftir. Sarf ve nahiv ilmiyle uğraşanlar isim nedir, fiil ve harf nedir diye açıklamalarda bulunmuşlardır. Biz bu konunun ayrıntılarına girecek değiliz, bunun konumuzla ilgisi yok.

Ancak gramerciler şunu açıklamıştır: Fiil zâtı itibariyle üç zamana bağlıdır. Fiil ya geçmiş zamana bağlıdır, ya da gelecek veya şimdiki zamana. Öte yandan bazı fiiller Hak Tebarek ve Teâlâ'nın mukaddes zâtıyla ilgili olarak kullanılmaktadır. Mesela biraz önce okuduğunuz kudsî hadiste geçen “kuntu” fiilinde olduğu gibi.

“Kuntu kenzen mahfiyyen” ifadesindeki “kuntu” “ben idim” demektir. Bunun geçmiş zamanlı olması sebebiyle insan zihni bunun çok eski zamanlarda olduğunu düşünüyor. Yani “tasavvur edilebilecek en eski zamanlarda Allah gizliydi, şimdi zâhir oldu” diye düşünüyor.

Hâlbuki bu mesele zamanla ilgili değildir. “Kuntu” şu anda da böyledir, gelecekte de böyledir. Yani “ben bir zamanlar gizliydim” demek değildir. Zât Makamında şu anda da gizlidir. Gelecekte de gizli olacaktır.

Zaman olarak düşünsek bile Hak Tebarek ve Teâla, “Zât-ı Ahadî Makamında” hem geçmişte, hem şimdi, hem de gelecekte gizlidir ve tüm zamanlarda da gizli olacaktır.

Laricani: Yani siz “Gaybu'l-Guyûb Makamını” (Gizlilerin Gizlisi) da gizli olarak mı görüyorsunuz?

Üstat Dinani: Evet, tabii ki gizlidir. Üstelik çeşitli “gayb”lar vardır, “gaybu'l-guyûb” diğer “gayblardan” farklıdır ve daha gizlidir. Zat-ı Ahadî Makamı daima gizlidir. Yani sadece bir dönem gizli değildir, şu anda da gizlidir ve gelecekte de gizli olacaktır.

Bazı arifler, “ebedi hicran”dan (ebedi ayrılık) bahsederler. Ebedi hicran, Zât Makamıyla ilgilidir. Zât Makamı zaten ulaşılabilecek bir şey değildir. Zat Makamına erişebilmek, “Zât-ı Ahadî”nin özüne ulaşabilmek imkânsızdır. O, gizlidir. İşte bu sebeple ben “kuntu kenzen” hadisinin bir makamı beyan ettiğini açıklamak istedim. Yani “Zât-ı Ahadî Makamı” gizlidir. Ancak bu gizliliğin bir zuhurunun da olması gerekir. “Zât” ve “Ahadiyet” (Mutlak Birlik) zâhir olmamakla birlikte mutlak ve sonsuz (namütenahî) olduğu ve bu da bir itlak olduğu için tecelli ediyor. Bu tecelli sizin işaret ettiğiniz “Feyz-i Akdes” makamıdır. Yani Allah sıfatlarla zâhir oluyor. Allah, esmâü'l-hüsnâya sahiptir. “En güzel isimler Allah'ındır. O'na o güzel isimleriyle dua edin ve O'nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın.” (Araf: 180)

Allah'ın birçok sıfatı vardır. O rahmandır, rahimdir, âlimdir, basirdir, semidir, kelimdir, mütekellimdir, vs. Allah'ın isimleri zâhirdir. Zât Makamı zâhir değildir, Zât Makamı isimlerde (esmâ) zâhir olmuştur. İşte bu, sizin işaret ettiğiniz tecellidir.  Zâtın isim ve sıfatlarda zâhir olmasına “feyz-i akdes” deniyor.

Ayrıca her ismin bir iktizası (gerekleri) vardır. Hak Teâlâ'nın isimlerinin iktizası vardır, faaldirler, her ismin bir iktizası bulunmaktadır. Bir ismin tecellisinin, bu âlemde etkisi vardır. Rahmaniyetin tecellisi, rahimiyetin, halıkiyetin, razıkıyetin tecellisi mevcuttur.

İşte “feyz-i mukaddes” yaratış tecellisinden zâhir oluyor. Yani tecelli önce feyz-i akdes makamındadır, esma ve sıfatlara tecelli ediyor, sonra her isim de tecelli ediyor ki bu da “feyz-i mukaddes”tir.

Sizin daha önce okuduğunuz şiirde de geçtiği üzere “kun” kelimesiyle başlıyor. “Kun fe-yekûn” (Ol der ve oluverir). Yani Hak Teâlâ'nın iradesi ve işaretiyle her şey var oluyor. Ol der demez hemen olur, ol dedikten sonra tek bir lahza dahi duraksama olmaz. İşte bu “esmâî tecellidir” (isimlerin tecellisidir) yani “feyz-i mukaddes”in tecellisidir. Varlık âlemine yayılır ve tüm azametiyle yaratılış başlar.

Bütün bu söylediğimiz şeyler aslında “ahbabtu” (sevdim/istedim) kelimesiyle başlıyor. “Kuntu kenzen mahfiyyen”; ben gizli bir hazineydim. Hazine normalde gizlidir zaten, yani hazine kelimesi gizlilikle birliktedir. Demin de açıkladığım gibi “gizli idim” ifadesi Zât Makamı bakımından hâlâ gizlidir. Yani Hak Tebarek ve Teâlâ, Zât Makamı olarak şu anda da gizlidir. Ancak esmâ ve sıfatlarıyla zuhur ediyor.

“Ahbabtu en-uref” (Bilinmeyi sevdim/istedim); buradaki “ahbabtu” (sevdim/istedim) ifadesi kilit rol oynuyor. Elbette “hubb” (sevme) de bir tecellidir. “Hubb” ilâhî bir tecellidir. Bunun kendisi de bir zuhurdur. Yani sevmek olarak tecelli ediyor. “Halaktu'l-halk li-key uref” (bilinmek için mahlûkatı yarattım). Yaratış başlıyor ve Hak Teâlâ, bu yaratışta tanınıyor.

Hak Teâlâ kendini kendi zuhurunda görüyor. Kendine bakıyor, Hak Teâlâ, kendi tecellisinde kendisine bakıyor. Allah'ın kendisine bakması da bir tecellidir. Allah tecelli ile kendi kendisine bakıyor; kendi kendisini görüyor. Ama nerede görüyor? Zuhur aynasında, yaratış ve yaratılış aynasında, sıfat aynasında görüyor. Bunların hepsi cilvelerdir. Eğer insan kemâl kazanırsa, sahip olduğu kemâl ölçüsünce yaratılış aynasında Hak Teâlâ'yı görür.

Laricani: O halde aşk ve muhabbet, ezeli güzelliğin (hüsn) bir neticesidir.

Der ezel pertov-é husnet z'tecelli dem zed       

Aşk peyda şod o ateş bé hemé âlem zed

Ezelde güzelliğinin ışığı tecelli ediverdi

Aşk ortaya çıktı ve tüm âlemi ateşe verdi

Üstat Dinani: Elbette doğal olarak güzelliktir. Yani aşk güzellikle ilgilidir, güzel olan şeylere, sevgilinin güzelliğine taalluk eder. Evet, bu kesindir.

Laricani: 

Cilvei kerd rohet did melek aşk nedaşt

Eyn-é ateş şod ez in gayret o ber Âdem zed 

Yüzün bir cilve yaptı gördü meleğin aşkı yoktu

Bu kıskançlık tam bir ateş oldu ve Âdem'e vurdu

Peki Hâfız burada neyi kastediyor? Eğer biz varlığın tüm şuûnâtını Allah'ın tecellisinin zuhur ettiği yer olarak görürsek veya zatıâlinizin ifadesiyle eğer bu Allah'ın kendisine bakması ise, burada insan ile insan olmayan arasındaki fark nedir?

Veya Hz. Muhyiddin Arabî, “Âdem Fassı'nda” İnsan-ı Kâmil'in İlâhî Zât-ı Akdes ile olan nispetini insanın gözbebeği ile olan nispetine benzetiyor. Yani Hak Teâlâ âleme İnsan-ı Kâmil'in gözüyle bakıyor.

Üstat Dinani: Cenab-ı Hâfız bu şiirde ne demek istiyor diyerek çok önemli bir konu açtınız. Melek aşka sahip değildi. Yüzü tecelli etti, gördü ki meleğin aşkı yok. Acaba meleklerin aşkı yok mudur? Bu önemli bir sözdür, Hâfız açıkça diyor ki “meleğin aşkı yoktu”.  Peki acaba biz meleklerin aşka sahip olmadığını ve aşkı bilmediğini kolayca kabul edebilir miyiz? Acaba Cebrail ve diğer büyük melekler aşka sahip değil midirler? Hâfız diyor ki evet Hak Teâlâ tecelli etti ve gördü ki melek aşka sahip değildir. Bu kıskançlık ateş oldu ve Âdem'e vurdu.

Cenab-ı Hace, bu “ateş” kelimesiyle meseleyi hallediyor. Attar, bu meseleyi herkesten daha önce halletmiştir. Attar diyor ki meleğin aşkı yoktur diye bir şey yok, meleğin aşkı vardır. Mutlak akıl olan, mutlak mücerret olan, hiçbir şehveti bulunmayan, hiçbir maddiyeti, arzusu olmayan meleğin aşkı yoktur diyemeyiz. Böyle bir şeyi söyleyemeyiz.

Ancak burada incelikli olan husus, Hâfız'ın işaret ettiği o kelimedir. Meleğin aşkı vardır ama dertli bir aşkı yoktur. Dikkat edin bu önemli bir meseledir. Aşk içinde aşktır. Aşk, içinde dert olan aşktır. İçinde ayrılık olan aşktır. Âşık dertsiz olmaz, âşık her zaman dertli bir aşka sahiptir. Âşıkça bir dertten bahsediyoruz, yani aşktan kaynaklanan bir dertten, ekmek ve su sıkıntısından değil. Bu tür gündelik dertlere tüm mevcudat sahiptir. Aşktan doğan bir dert, ayrılığın yakıcılığı, aşkın heyecanı…

Meleğin aşkı varsa -ki biz olmadığını söyleyemeyiz-  bile dert doğuran bir aşk değildir. Ama insan dertli bir âşıktır. Bana göre Hace burada “ateş” kelimesini kullanarak buna işaret ediyor. “Eyn-i ateş şod o ber Âdem zed.” (Ateşe dönüştü ve Âdem'e vurdu.) Yani Âdem'e (insana) gelen aşk bir ateştir; yakar ve derde salar.

Laricani: Öyle anlaşılıyor ki Hâfız'ın muradı “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab:72) ayeti konusunda bazı müfessirlerin söyledikleriyle aynıdır.

Üstat kısa bir aradan sonra konumuza devam edelim.

***

Laricani: Üstat anlaşılan o ki işaret ettiğim ayette geçtiği üzere Hâfız'ın şiirinde kastedilen o İlâhî Emanettir. Melekler, gökler, yer ve dağlar onu kabul etmedi. Belki de burada melek, İnsan-ı Kâmil dışındaki her şeydir. Onlar, bu emaneti yani aşkı yüklenmeyi kabul edememiştir. Zira bu aşk ateşinin yakıcılığına herkes tahammül edememektedir. Bence “zalum” ve “cehul” (çok çok zalim ve çok cahil) de bunu tamamlıyor. Bence bu uzun bir bahse değer.

Üstat Dinani: Pekâlâ o bahse de girelim. Evet, emanet olabilir, o konuya da gireriz; ancak burada Cenab-ı Hâfız “Ayniyle ateş oldu” diyor. İnsandaki aşk ayrılığı, yanmayı ve acıyı içerir. Melekteki aşkta bunlar yoktur. Melek dertli değildir ve onu bilmez. Şimdi sizin okuduğunuz ayetle ilgili konuşalım.
 
“İnnâ aradnâ-l-emânete alâ-ssemâvâti vel-ardi velcibâli”, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik”;  “Fe-ebeyne en-yehmilnehâ” “Onlar bunu yüklenmekten çekindiler.” “Fe-ebeyne”, “ibâ etmek” demektir. Yani buna güç yetiremediler, o güce sahip değillerdi. Kapasiteleri itibariyle bunu kabul edemediler, kabul edecek durumda değillerdi. “Ve eşfekne minhâ”, “Ondan korkup çekindiler.” Onu kabul etmeye yanaşmadılar. Onu kabul edemezlerdi, emanet büyük bir emanetti.

Peki bu emanet neydi? Allah burada emaneti yere ve göğe teklif ettiğini ancak ulvi ya da süfli, büyük ya da küçük, hiçbir varlığın bu emaneti yüklenemediğini, buna yanaşmadığını söylüyor. Ancak “hamelehâ-l-insân”; insan arzulu, gönüllü ve cesur bir şekilde çıkıyor ve bu emaneti kabul ediyor.

Peki bu emanet nedir? Siz onun aşk olduğunu söylediniz, olabilir benim itirazım yok. Aşk olabilir; ancak eğer aşksa bile küçük bir açıklama yapmamız gerekiyor. Bu aşk bilinçli bir aşktır. İçinde marifet (bilgi-tanıma) olan aşktır. Bu emanet marifettir. Hak Tebarek ve Teâlâ'nın marifetidir. Elbette marifet de aşksız olmuyor, içinde aşk. İçinde bilinç olan aşktır. İşte bunların olduğu aşk emanettir. İnsan çıkıp bunu kabul etti.

Hiçbir varlığın kabul edemediği bir emaneti, insan kabul etti. Bu, insanın kapasitesinin sınırsızlığını gösteriyor. Tüm varlıklar sınırlıydılar ve onu kabul edemediler ama insan sınırsız olduğu için bu emaneti kabul etti. Bu durumda insana bravo demek gerekir! Yani böylesine sınırsız ve hiçbir varlığın kabul edemediği bir emaneti kolayca kabul edebilen birine en azından bravo, ne güçlü, ne cesaretli bir varlık demek gerekir. Ancak ayetin üslubu değişiyor ve “İnnehu kâne zalûmen cehûlâ” diyor.

Ayetin zahirine göre “zalûm” ve “cehûl” hiç de övgü içeren sözler değildir. “Zalûm”, zalim sıfatının, “cehûl” da cahil sıfatının mübalağa halidir. Hem cahil hem de zalim iyi sıfatlar değildirler. Ve zalim ve cahil olmaktan daha da kötüsü “zalûm” ve “cehûl” olmaktır. Yani zulümde ve cehalette ısrar etmek.

Peki bu nedir? Ayetin başında insanın azametini beyan ediyor ve insanın o emaneti kabul ettiğini söylüyor. Ancak ayetin devamında ise “innehu kâne zalûmen cehûlâ” yani “insan çok zalim ve çok cahildir” diyor. Bildiğiniz gibi bu ayetin tefsiriyle ilgili olarak müfessirler birçok şey söylemiştir. Ben şimdi bu konuya girmeyeceğim, çünkü buna girersek çok uzar.

Ben maalesef onların birçoğunun söylediklerine katılamıyorum. “Zalûm” ne demektir? “Zalim” mütecavizdir, yani kendi haddini aşandır. Zulüm haddini, sınırını aşmaktır. Zulüm kelimesinin tam olarak sözlük anlamı budur. “Cehûl” ne demektir? Anlamayan demektir. Bunun ikisi de insanın sıfatıdır ve insanın kemâlidir.

İnsan zalimdir; yani her zaman kendi haddinin sınırının ötesine gider. Kendi haddi nedir? İnsanın bulunduğu haldir. İnsanın bir haddi vardır; anlayış, marifet, konum, açısından bir haddi, bir sınırı vardır. İnsan bir sınırlılık içerisindedir. Zaman, mekân, toplumsal konum ve marifet açısından sınırları bulunmaktadır. Fakat hiçbir insan o sınırda kalmıyor, o sınırı aşmaya çalışıyor. Bu sınırı aşma iyi bir şeydir.

Siz eğer bu sınırda kalırsanız ve bulunduğunu sınıra ikna olursanız yerinizde saymış olursunuz. Bu sınırdan daha yukarı çıkmanız gerekir. Haddi, sınırı aşmak insanın hasletidir. Elbette ben toplumsal hayat için söylemiyorum, insanın kendi haddini aşıp başkalarının haklarına tecavüz etmesini kastetmiyorum; bu tabii ki kötüdür. Burada haddi aşmaktan yerinde kalmaması, yukarı çıkması, yücelmesi kastediliyor. Haddin yücelme yönünde aşılması, yoksa insanların haklarına tecavüz edilmesi kastedilmiyor. Yani kendi marifetini aşıp yukarı çıkmasıdır.

“İnsan zalûmdur” demek, insanın mevcut marifetinin (bilgi) haddini aşıp yükselmesidir. Yani o haddi kırmasıdır. Mevcut haddini aşıp marifet açısından yükselmeli, ancak o sınırda da kalmamalıdır. Daha sonraki sınırda da kalmamalıdır. “El-insan la yasilu ila haddin illa ve kad yetecavezu anh.” Yani insan, yeniden bir haddi ve bir mertebeyi geçmeden hiçbir mertebe ve hiçbir hadde ulaşamaz. “Hadd-i yakif”, yani durma sınırı yoktur. İnsanın “ben artık ulaştım” dediği yer bitiştir. Artık tamamım demek ölmektir, yok olmaktır. Her zaman aşmalı, yükselmeli ve yücelmelidir ve bu yükselmenin bir sınırı yoktur.

İşte aynı zamanda da “cehûl”dür. Cehûldür, çünkü her mertebede bir üst mertebeye göre cahildir. Çünkü hangi mertebedeyse bir üst mertebeyi bilmiyor. Bilmediği için de oraya gitmesi gerekir. Cehalet olmasaydı, tekâmül olmazdı. Eğer her şeyi biliyor olsaydı, zaten bilmiş olurdu.

Cehûldür, çünkü şu an bulunduğu mertebenin yukarısını bilmiyor. Zalûmdur çünkü o mertebeden daha yukarı çıkmak istiyor. İşte bu daimi hareket, bu daimi yüceliş, bu daimi tekâmül bir tür ayrılıkla (firak), bir tür çaba ve dertlilikle iç içedir. Eğer o dertliliğe sahip olmazsa yukarı yükselemez. Eğer kafası rahat olursa, rahatına düşkün olursa hareket edemez. Dertli bir şekilde hareket ettiği için yükseliyor.

İşte insanla meleğin farkı budur. Melek, kendi sınırını aşamıyor. Haddi her ne ise ezelden ebede kadar o haddedir. Cebrail, ezelde de ebedde de Cebrail'dir ve bulunduğu haddedir. Mikail, ezelden ebede kadar Mikail olarak hangi hadde bulunuyorsa yine oradadır. Ama insan daima ve her an, yükseliş halindedir. “Zalûm”dur yani haddini aşarak yukarı çıkar ve bir sonraki yüksek mertebe konusunda ise “cehûl”dür.  Fakat bunlar dertlilikle iç içedir. İşte bu, Cenab-ı Hâfız'ın ateş diye ifade ettiği durumdur: “Eyn-i ateş şod o ber âlem zed.” (Aynen bir ateş oldu ve âleme vurdu.) Ateşin en bariz hasleti nedir? Ateş her zaman yukarı doğru gider, aşağı gitmez. Bir şeyleri yakar ve yukarı doğru çıkar. Sıcaklık verir, ışık verir ve kendisi de daima yükselir. Yani ateşin belirgin hasletleri, yakmak, yükselmek ve ısıtmaktır.

Hafız hatta kelimeyi tekil olarak kullanıp “bir ateş oldu ve âleme vurdu” diyor. Yani yükselme özelliği olan bu ateş hasleti, “zalûm” ve “cehûl” olan insanda vardır ve melekte yoktur.

Laricani: Cenab-ı Mevlevi de çok güzel söylüyor:

Çon ke men ez dest şodem der rah-ı men şişe meneh

Ver benehi pa benehem her çé beyabem şikene
 

Ben kendimi öylesine kaybetmişim ki yoluma cam kadeh koyma

Eğer koyarsan ayağımı koyar her bulduğumu kırarım

Yani ben o haddi aştıktan sonra hiçbir şeyi tanımam demek istiyor. Fakat sizin açıklamanız çok güzeldi.

Üstat Dinani: Mevlana'dan okuduğunuz bu şiir de aynen bunu söylüyor. Yani önüme her neyi koyarsanız koyun kırarım, cam da koysanız kırarım.

Laricani: Bu beytin öncesi de şöyle:

Z'in do hezaran men o ma ey ecaba men çé menem

Guş beneh erbede ra dest meneh ber dehenem

Bu binlerce “ben” ve “biz”den acaba ben hangi “ben”im

Feryada kulak ver, elini ağzıma kapatma

Üstat Dinani: Evet sürekli olarak kırıyor ve o gerçek ben, bu taayyünlerde özetlenemiyor. Buradaki “ben”, “ben”lerdir, bu benlik taayyünlerini kırıyor. Hiçbir taayyünü olmayan o “ben”e kadar o taayyünleri kırması da gerekiyor. İşte “zalûm” ve “cehûl”un anlamı da budur.

Laricani: Bu ifade, bu ayet ve sizin açıklamanız ile aşkın çehresi çok güzel bir şekilde ortaya çıkmış oldu.

Üstat Dinani: Aşkın çehresi bilinçte zâhir oldu. O ilâhî emanet bilinçtir, bilinç arzusudur ve aşk da ona eşlik eder.

Laricani: Âşığın bir dakika bile sabrı yoktur.

Üstat Dinani: Evet bilinç talebinde… Sevgilisi de Allah bilincidir, Hak Teâlâ'ya ulaşmaktır. Sevgili Hak Tebarek ve Teâlâ'dır. Allah'a ulaşmak demek Allah bilincine ulaşmak demektir. Fiziksel bir ulaşma değildir. 

İlahî Emanet, marifetin (bilmenin) eşlik ettiği aşktan başka bir şey değildir.

 Medya Şafak

                                          

YORUMLAR

REKLAM