"Ey Ali! Seni Ancak Mümin Sever, Sana Ancak Münafık Buğzeder" Hadisinin İncelenmesi (5) (SON)

Said b. Cübeyr’den rivayete göre şöyle demiştir: Arafat’ta İbn Abbâs ile beraberdim. İbn Abbâs ‘‘insanların telbiye getirmelerini niçin duymuyorum’’ dedi. Ben de ‘‘Muâviye’den korktukları için’’ dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs çadırından çıkarak "Emret Allah’ım, emrine hazırım’’ diye telbiye getirmeye başladı ve ‘‘Ali’ye kızgınlıkları yüzünden Sünnet’i terk etmişler” diye konuştu.
GİRİŞ: 25.09.2020 09:39      GÜNCELLEME: 25.09.2020 09:39
Rasthaber -  Sunucu: Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla… Hamd âlemlerin Rabbi Allah'adır. Salât ve selâm Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.a.), pak ve mutahhar Âl'ine ve seçkin ashabına olsun. Sizleri selâmların en güzeliyle selâmlıyoruz. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. “el-Mutarâhâtun fi'l-Akide” adlı programımızın yeni bir bölümüyle huzurlarınızdayız. Sizin adınıza değerli konuğumuz Ayetullah Seyyid Kemâl Haydarî Bey'e hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, diyoruz.

Seyyid Kemal Haydarî: Hoş bulduk. Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahmân Rahîm olan adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salât ve selâm Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

Sunucu: Saygıdeğer Seyyidim, müsaadenizle yeni bir konuya geçelim. Acaba Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahâbesinden müminlere hakaret ve sövgüde bulunmayı meneden Kur'ân âyeti var mıdır?

Seyyid Kemal Haydarî: Bu soru televizyon kanallarına çıkanlardan bazılarının sorduğu sorudur. Ben onların kullandığı üslubu kullanmak istemiyorum. Zira onlar insanları aldatıyor ve yanıltıyorlar. Televizyon kanallarına çıkıp da bu âyetleri okuyanların geneli de hakikatte cahil kimseler olup ilim erbabı değildirler. Yani Kur'ân-ı Kerim âyetleri üzerinde hakkıyla düşünmemektedirler. Çünkü Kur'ân-ı Kerim “أَفَلا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا / Kur'ân'ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed, 24) buyurmaktadır. Bunlar gerçekten kalplerinin üzerinde kilitler olan kimselerdir. Değilse Kur'ân-ı Kerim'i gereği gibi okusalardı ve Kur'ân âyetlerinin üzerinde hakkıyla düşünselerdi gerçeği görürlerdir. 

Ben bunlardan birisinin “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (Âl-i İmrân, 110) âyetini okuyup bu âyeti sahâbenin tümüne tatbik etmeye çalıştığını ve “sahâbenin tümü hayır üzeredir” dediğini gördüm. Ümmet ile sahâbe meselesi arasında nasıl bir bağ var, anlayamadım.

Bunların dillerinde çokça dolaşan ve ısrarla dile getirdikleri âyetlerden biri de Haşr Sûresi'nin 10. âyetidir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ / Bunların ardından gelenler de ‘Ey rabbimiz' derler, bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr, 10) 

Âyette geçen “bunların ardından gelenler” bölümünden kasıt bizler ve Kıyamet Gününe kadar gelecek olan bizim gibi kimselerdir.

Bu âyet aynen belirtildiği gibi haktır. Yani bu âyet, her mümin ve Müslümanın duası olmalıdır. Yani bizler “Ey Rabbimiz bizi bağışla” demeliyiz. Ancak bir de “Bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi” demeli ve onlar için de bağışlanma dilemeliyiz. Yani iman etmiş kimseler için. Yoksa bizden önce geçip giden münafıklar için değil. Âyet “Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla” buyurmaktadır. Aslında bizler bütün mümin sahâbîler için bağışlanma talep ederiz. Bu konuda herhangi bir kuşku ve problem yoktur. Ancak bizim konumuz ve sözümüz mümin oldukları sabit olmayan hatta münafıklıkları aşikâr bazıları hakkındadır.

Bir kimse “Yani sizler imanı sabit olan bütün sahâbîler için bağışlanma talebinde bulunur musunuz?” şeklinde bir soru soracak olursa cevaben ‘‘Hayır, Kur'ân-ı Kerim'in kendisi fazladan birtakım şartlar saymaktadır'' deriz. Sahih rivayetler başka birtakım şartları daha ileri sürmektedir. Örneğin bu şartlardan biri sahâbînin iman ettikten sonra ve Hz. Resûlullah'ın vefatının akabinde birtakım bidatler ihdas etmemesidir. Yani Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) vefatından sonra gerisin geriye dönmemesi, irtidat etmemesidir. Sahâbî Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) vefatından sonra irtidat eder, birtakım şeyler ihdas eder ve gerisin geriye dönerse işte bu durumda muhdislerden olur. Her muhdis de bidat ehli, her bidat de dalalet, her dalalet de cehennem ateşindedir.

Öyleyse sahâbe konusunda ilk şart, mümin olmasıdır.

İkinci şart; Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) sonra irtidat etmemesi, ökçesi üzere gerisin geriye dönmemesidir.

Peki, bu konuda üçüncü bir asıl ve şart var mıdır? Evet, üçüncü bir şart vardır ki biz bunu ‘‘Utruhâtü'l-Mehdeviyye'' adlı programımızda ele alıp incelemiştik. Değerli izleyiciler hatırlayacaklardır “من مات وليس في عنقه بيعة مات ميتة جاهلية /Boynundaki biat etme yükümlülüğünü yerine getirmeksizin ölen bir kimse câhiliye ölümü üzere ölür” hadisini okumuştuk. Öyleyse İmam Ali'nin imameti ve hilafeti döneminde O'nunla savaşanlar -daha öncesini konuşmak istemiyorum- acaba zamanının imamına biat ettiler mi, etmediler mi? Evet, gerçi bazıları biat etti, ancak sonradan biatlerini bozdular. Abdullah b. Ömer gibileri ise esasında hiç biat etmediler. Bu câhiliye ölümü ve dalalet üzere ölmektir. İşte sahâbînin cennet ehlinden mi, cehennem ehlinden mi olduğunu öğrenmeye çalışırken bu üç kuralı akılda tutmak gerekiyor.

İlk asıl: İman.

İkinci asıl: Hz. Resûlullah'tan sonra mürted olmamak ve ökçesi üzere gerisin geriye dönmemek.

Üçüncü asıl: Câhiliye ölümüyle ölmemek için zamanının imamına biat etmiş olmak.

“من مات وليس في عنقه بيعة مات ميتة جاهلية /Boynunda biat olmadan ölen câhiliye ölümü üzere ölür.”

“من مات وليس في عنقه بيعة لإمام عدل / Boynunda adil bir imama biat olmaksızın ölen kimse câhiliye ölümü üzere ölür.”

Değilse ‘‘fasık, facir ve münafık birisine biat etmek'' insanı nasıl cennete götürecek bilmiyorum? İşte bu hususa da dikkat edilmesi gerekiyor.

Değerli izleyiciler lütfen şunun da farkında olsunlar ki bu Haşr Sûresi'nin 10. âyeti 8. ve 9. âyetlerinden sonra gelmektedir. Değerli izleyiciler lütfen bu âyetlere dikkat etsinler.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“لِلْفُقَرَاءِ الْمُهَاجِرِينَ الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيارِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُوْلَئِكَ هُمْ الصَّادِقُونَ * وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ/ (Bu gelirler) Allah'ın lütuf ve rızâsının peşine düşerek Allah'a ve Resûlüne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan yoksul Muhacirlerin hakkıdır. İşte onlar dosdoğru kimselerdir. Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.” (Haşr, 8-9)

Bu âyetlerden sonra “والذين جاءوا بعدهم / Bunların ardından gelenler” ifadesi kullanılmaktadır. Yani Muhacir ve Ensar'ın ardından gelenler.

“Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla;” Yani mutlak olarak Muhacirlerin ve Ensar'ın tümünü değil.

“Kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma.” Yani buğz, kin, düşmanlık, kıskançlık ve teberri duygularına yer bırakma.

Yani kalbimizde iman edenlere karşı bir kin, kıskançlık, düşmanlık duygusu kalmasın. Zaten hakikatte de biz bu duayı ederiz. İster sahâbe kuşağı olsun ister başkaları için olsun fark etmemektedir.

Öyleyse ölçüt Hz. Resûlullah ile sohbet etme ve birlikte bulunma değildir. Bu konuya girmek istemiyorum. Sohbet ve birlikte bulunma bir imtiyaz değildir. Belki ağır bir sorumluluktur ve fazladan bir yükümlülüktür. Hz. Peygamber (s.a.a.) ile sohbeti bulunan kimsenin bir ayrıcalığı yoktur ki ne yaparsa yapsın, ne kadar zulmederse etsin de sonra da cehennem ateşinden kurtulsun. Hatta televizyon kanallarına çıkan bazı cahiller “Rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain / Allah onların tümünden razı olsun” derler. Hâlbuki bu sahâbe kuşağı içinde nifakı alışkanlık haline getirenler ve henüz kalplerine iman yerleşmemiş olanlar vardı.

“Çevrenizdeki bedevîler içinde münafıklar var. Medine ahalisi içinde de münafıklığı huy edinmiş olanlar var. Sen onları bilmezsin; onları biz biliriz.” (Tevbe, 101)

“Henüz iman gönüllerinize yerleşmedi, sadece boyun eğdik deyin.” (Hucurât, 14)

Bu esasa göre bu sözleri söyleyenler cahildir ve Kur'ân'ın mantığını bilmemektedir ve Kur'ân âyetlerinin üzerinde düşünmemektedirler. Ben kesinlikle eminim ki bunlar ‘‘Kur'ân âyetinin üzerinde düşünenler'' grubuna girmezler. Bunlar kalplerinin üzerinde kilitler olan kimselerdir. Değilse Kur'ân'ın açık âyeti şöyle buyurmaktadır:

“قَالَتْ الأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلْ الإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ /Bedevîler, ‘İman ettik' dediler. De ki: Henüz iman etmediniz, sadece boyun eğdik deyin...” (Hucurât, 14) İşte âyetlerin sarih ifadesi.

Yeri gelmişken bir konuya daha işaret etmek istiyorum. Aslında bu konu sadece sahâbe ile ilgili değildir, kim olursa olsun herkes için geçerlidir. Ancak biz şu anda sahâbe özelinde konuştuğumuz için değerlendirmelerimiz de bununla ilgilidir. Yoksa konu mutlaktır. Bir insanın münafık olduğu sabitleşirse ondan teberri etmek vaciptir. Kalben ondan teberri etmeli ve onu dost edinmemeliyiz. Çünkü Kur'ân-ı Kerim “أَلَمْ تَرى إِلَى الَّذِينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لإِخْوَانِهِمْ الَّذِينَ كَفَرُوا /Şu münafıklık edenleri görüyor musun? Ehl-i Kitap'tan inkârcı kardeşlerine…” (Haşr, 11) buyurmaktadır. Öyleyse münafıklar kâfirlerin kardeşleridirler. İhvan/kardeşler kelimesinden murat benzerleri ve emsalleridir. Âyette geçen ‘‘kardeş'' sözcüğünden kasıt nesebî kardeşlik değil, benzer ve yandaş olmaktır. “Kâne ve ehevatuha” ifadesi gibi. “Kâne ve ehevatuha” ifadesinin anlamı ve “Kâne ve benzerleri” demektir. “كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا / Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir” (A'râf, 38) Âyetin orijinalinde geçen “Uhteha” sözcüğü misil ve aynı metot üzere hareket edenler demektir. Kur'ân-ı Kerim münafıklardan bahsederken “Onlar kâfir olan kardeşlerine derler” diyor. Yani bu münafık ve kâfirler aynı metoda ve aynı yola bağlıdırlar. Aradaki fark birisi küfrü kalbinde gizlerken diğerinin küfrünü açığa vurmasıdır.  Bunun (münafığın) İslam'a karşı tehlikesi ve musibeti daha büyüktür ve daha şiddetlidir.

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ نَافَقُوا يَقُولُونَ لِاِخْوَانِهِمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَئِنْ اُخْرِجْتُمْ لَنَخْرُجَنَّ مَعَكُمْ وَلَا نُط۪يعُ ف۪يكُمْ اَحَداً اَبَداًۙ وَاِنْ قُوتِلْتُمْ لَنَنْصُرَنَّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ / Şu münafıklık edenleri görüyor musun? Ehl-i Kitap'tan inkârcı yandaşlarına, ‘‘Şâyet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle çıkarız, sizin hakkınızda (aleyhinizde) kimseye asla itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız'' diyorlar. Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar. (Haşr, 11)

İşte bu münafıklar kâfirlerle birliktedirler. Bunların yapıları yalan, ihanet, dalavere ve aldatma üzerine kuruludur. Allah-u Teâlâ onların yalancı olduğuna şahitlik etmektedir. Bu esasa göre Kur'ân-ı Kerim'e baktığımızda ilmî ve Kur'ânî açıdan bu kâfirlerden teberra etmemiz gerektiğini görürüz.

 “بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۜ / Allah ve Resûlünden, antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere karşı beraat bildirimidir!” (Tevbe, 1) Açıktır ki kâfirlerin en açık misdaklarından birisi müşriklerdir.

“وَأَذَانٌ مِنْ اللَّهِ وَرَسُولِهِ إِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الأَكْبَرِ أَنَّ اللَّهَ بَرِيءٌ مِنْ الْمُشْرِكِينَ وَرَسُولُهُ / Yine Allah ve Resûlünden bu büyük hac günü insanlara duyurudur: Allah ve Resûlünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur.” (Tevbe, 3)

Allah Resûlünün sahâbesi olsalar dahi kâfir münafıkları dost ve veli edinmemiz ve bununla sorumlu tutulmamız hiç mümkün müdür? İşte bu münafıklar cehennem ateşinin en alt tabakasında yer almaktadırlar.

Bunların ardından gelenler de ‘‘Ey Rabbimiz'' derler, ‘‘Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma.” (Haşr, 10) âyetinin, sahâbenin tümünün tezkiye edilmesiyle herhangi bir alakası yoktur. Bu âyet sadece sahâbe kuşağı içinde yukarıda işaret ettiğimiz üç şartı taşıyan sadık müminlere özgüdür.

Bu esasa göre konunun bir başka boyutu da vuzuha kavuşmuş oluyor. Televizyon kanallarında çokça tekrarlanan bu âyetin konuyla bağlantısı bulunmamaktadır. Doktor Salim gibi kimileri televizyon kanallarına çıkıp ‘‘Kur'ân bize onlar için bağışlanma talebinde bulunmamızı emretmektedir'' demektedirler. Evet, doğrudur, Kur'ân bize emretmektedir. Ancak Kur'ân bize sahâbe kuşağının sadık müminleri için bağışlanma talebinde bulunmamızı emretmektedir. Kalben kâfir olan ve kâfirler ile aynı metodu benimseyerek aynı hedefe odaklanan münafıklar için bağışlanma talebinde bulunmamız emredilmiyor.

Sunucu: Kur'ân-ı Kerim “مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ /Babanız İbrâhîm'in dini” buyurmaktadır. Hz. İbrahim (a.s.) amcasından teberra etti. Saygıdeğer Seyyid “Sana ancak münafık buğzeder” hadisine giriş kabilinden olsun diye acaba İmam Ali'ye buğzeden ve O'na düşmanca tavırlarda bulunan kimselere işaret etmeniz mümkün müdür?

Seyyid Kemal Haydarî: Tabiatı ile ne bu programlar ne de bu programların vakitleri ne de ben, İmam Ali'ye buğzeden ve düşmanca tavırlar içine girenlerin tümünü sunabilecek yapıda değiliz. Çünkü bizler defalarca şunu belirttik Hz. Resûlullah (s.a.a.) bir insanın mümin ve münafıklığı için şu ölçütü ortaya koymuştur: İmam Ali'yi sevmek ve O'na buğzetmek. Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sünneti ile amel etmek isteyen kimseye işte Resûlullah'ın (s.a.a.) sünneti! Allah'ın izniyle bu programda sahâbî olduğu iddia edilen bazı büyük sahâbîlerin üzerinde duracağım. Yoksa bu sohbetin Kur'ân-ı Kerim'e göre hiçbir değeri yoktur. Hz. Resûlullah'ı (s.a.a.) gören ve Müslüman olduğunu iddia eden herkes bize göre -sahâbî kavramının doğru tanımına göre- sahâbî değildir. İnşallah inandığımız sahâbî tanımı için doğru ölçütü ilerleyen bölümlerde sunacağız. Biz şimdi bu konuyu ele alıyor değiliz. Ancak ben günümüze kadar onlarca eserde sahâbî olarak yazılan, Müminlerin Emiri olarak nitelendirilen, vahiy kâtibi, müminlerin dayısı, mücahid komutan ve onlarca nitelikle anılan bir şahsiyetin üzerinde durmak istiyorum. Bu sözlerden kastım Muâviye b. Ebi Süfyân'dır. Sizler de biliyorsunuz ki bu son programlarda ele aldığımız konular Emevî İslamı'nın öğretileriyle bağlantılıdır. Kanaatimce siyasî ve düşünsel açıdan İslam Toplumunda oluşan bu akım Müslümanların halifesi olarak adlandırılan Muâviye'nin başını çektiği Ümeyyeoğullarının eliyle oluşturuldu.

Muâviye'nin İmam Ali'ye buğzettiğine dair delilimiz nedir?

Öncelikle değerli izleyiciler şu hususa işaret etmek istiyorum. “فلان يبغض فلان” “Falanca filancaya buğzediyor” deyince buğzun çeşitli tecellileri vardır. Bir kişi ben falancaya buğzediyorum derse bunun tecelli ve somut karşılığını görürüz. İnşallah ilerleyen bölümlerde de okuyacağımız gibi kimi sahâbîler açıkça ‘‘ben Ali'ye (a.s.) buğzediyorum'' derlerdi. ‘‘Ben falancayı seviyorum, çünkü oAli'ye (a.s.) buğzediyordu'' diyorlardı. Yani bir başka ifadeyle ben falancayı Ali'ye (a.s.) buğzettiğinden seviyorum. Demek ki nefretini açıkça dile getiriyordu. Muâviye İmam Ali'ye buğzunu açıktan dile getirmiyordu. Ancak şu var ki buğzun mazhar ve somut karşılığı vardır. Bu buğzun en açık mazharı bir şahsa lanet etmek veya ona sövüp saymak ve hakaretlerde bulunmaktır. Ben hangi delile dayanarak sövgü, lanet ve hakaretin buğz olarak isimlendirildiğini söylüyorum, bunu da açıklayayım.

Değerli izleyiciler bakınız, televizyon kanallarına çıkanlar “Şiîler kimi sahâbeye buğzediyorlar” diyorlar. Gerçi içlerinden bazı cahiller televizyon kanallarına çıkıp “Şiîler sahâbenin tümüne buğzediyorlar” diyorlar ki bu yersiz ve boş bir sözdür. Gerçi bu hususta bazı rivayetleri delil olarak ileri sürmeye çalışıyorlar. Şiiler üç, yedi, dokuz sahâbî dışında bütün sahâbeyi kâfir olarak görmektedir, diyorlar. Üzüldüğüm nokta ise şudur ki hatta bazı akademik unvana sahip olan kimseler de bu sözü söylemekte ve “Şiiler dokuz sahâbî dışında hiç kimseyi kabul etmezler” iddiasında bulunmaktadırlar. Gerçi birtakım rivayetler vardır. Değerli izleyicilerin de öğrendikleri gibi bütün rivayetleri sahih, hüccet ve delil almak zorunluluğu yoktur. Bundan dolayı sizler de gördüğünüz gibi biz, muhataplarımız tarafından makbul olmayan ve zayıf olan birçok rivayeti okumamaktayız. Bu rivayetlerin bir bölümü yorumlanabilecek türdendir. Hadislerin bir bölümünde geçen ‘‘irtidat'' dinden dönmek demek değildir.  Nitekim sahâbe konusunda aktarılan rivayetlerin bir bölümünde “Senden sonra irtidat ettiler” ifadesi geçmektedir. Burada anlam ‘‘İslam dininden çıktılar'' değildir. Hayır, durum bu şekilde değildir. Bu hadislerde geçen irtidattan kasıt, dinin bazı zaruriyatından yüz çevirdiler, anlamıdır. Her halükârda bu ayrı bir konudur. Bizim itikadımıza göre sahâbeden birçoğu İmam Ali (a.s.) ile idi. Nitekim 700 sahâbî Sıffîn'de İmam Ali'nin safında şehid düştü ve bunlar Ali (a.s.) ile beraberdiler. Buna rağmen biz nasıl olur da bazı bilgisizlerin dediği gibi ‘‘sahâbe içerisinde üç veya dokuz kişi dışında hepsi mürted olmuşlardır'' deriz!

Her halükârda nefretin en açık mazharı hakaret etmek, sövmek ve lanettir. Değilse hiçbir kitapta “Buğzediyoruz” diye bir ifade geçmez. Beri olduğunu ilan etmek buğzun en açık mazharlarındandır. Sövmek ve lanet, buğzun en açık mazharlarındandır. Durum böyle olduğuna göre geliniz Muâviye'yi ele alalım. Bir bakalım Muâviye İmam Ali'ye sövüp hakaretlerde bulunuyor muydu? Dahası Muâviye sadece sövmekle kalmadı, bunu iğrenç bir sünnet-gelenek haline getirdi. Kim kötü bir sünnet ortaya koyarsa, Kıyamet Gününe kadar o kötü sünnetle amel edenlerin yükü de onun üzerinedir. Kim bu kanalla veya başka bir kanalla İmam Ali'ye söver ve hakaret ederse onun günahı nifakın başı olan Muâviye'nin üzerinedir.

Bu bağlamda Muâviye'nin İmam Ali'ye sövüp, hakaret ettiğini, lanet ettiğini tespit edebilmek için sahih naslara müracaat etmeliyiz. Bu konu hakkındaki naslar oldukça çoktur. Biz sadece bunların bir bölümünün üzerinde durmaya çalışacağız.

İlk rivayet İbn Mâce'nin Sünen'indendir. Rivayet şöyle;

Abdurrahmân b. Sâbit'ten rivayet edildiğine göre kendisi Sa'd b. Ebî Vakkâs'tan şöyle nakletmiştir:

Hac seferlerinden birisinde, Muâviye gelince, Sa'd onun yanına vardı. Bir ara Ali'den (a.s.) bahsettiler. (Muâviye), İmam Ali (a.s.) aleyhinde konuştu. Sa'd buna öfkelendi ve ‘‘Sen, nasıl bu sözü öyle bir adam için söylüyorsun? O'nun hakkında Resûlullah'ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu işittim: Ben kimin mevlâsı isem Ali (a.s.) de onun mevlâsıdır.''

‘‘Yine Resûlullah'ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu da işittim:

Ey Ali! Senin bana konumun Hârûn'un Musa'ya konumu mesabesindedir. Şu farkla ki benden sonra peygamber yoktur.

Resûl-i Ekrem'in şunu da buyurduğunu işittim: Bugün sancağı öyle bir kişiye vereceğim ki O, Allah'ı ve O'nun Resûlünü sever.”[i]

Bir kimse “فذكروا علياً فنال منه /Ali'den bahsettiler ve O'na hakarette bulundu.” sözündeki zamirin Muâviye'ye değil de Sa'd'a gittiğini söyleyerek itiraz edebilir. Ama asla, aksine Sa'd, İmam Ali'nin kötü bir şekilde anılmasından dolayı öfkelenmektedir. Dolayısıyla “Nale minhu”daki fiilin faili Muâviye'dir. İsimlerin zamirlere dönüşmesi veya bazı isimlerin atılması ileride de ortaya konulacağı gibi birtakım oynamaların olduğunu gösteriyor.

Bazı naslarda ise “Allah'ı ve O'nun Resûlünü sever” ibaresinden sonra “Allah ve Resûlü de O'nu sever” ibaresi geçmektedir 

Bu hadisin dipnotunda şu ifade geçer:

Bu hadis sahihtir. İsnad zincirinde bulunan râvilerin tümü sika kişilerdir. Bu hadisi en-Nesâî (el-Kübrâ'sında), Müslim, Tirmizî… nakletmiştir. Bu konuda yukarıda geçen 116. hadise bakınız.[ii]

Hadisin sıhhati hakkında bu değerlendirmeyi yapan cerh ve tadil sahasının büyük âlimlerinden Allâme Şuayyb el-Arnavut'tur.

Allâme Şuayb dipnotta Sünenü İbn Mâce'nin 116. hadisini adres olarak gösterir ki hadisin girişi şöyledir:

Berâ b. Âzib'den, kendisinin şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Biz Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) ifa etmiş olduğu hac seferinde beraberinde yola çıkmıştık. O, yolun bir semtinde konaklayarak cemaat ile namaz kılma emrini verdi. Daha sonra Ali'nin (a.s.) elini tuttu.[iii]

Bu hadis de Gadir-i Hum ile alakalıdır ki bu konuya girmek istemiyorum. Öyleyse ilk rivayet sahihtir ve Muâviye'nin İmam Ali'ye (a.s.) hakaret ettiğini göstermektedir.

İkinci kaynak Allâme Albânî'nin Sahîhü Süneni İbn Mâce adlı eseridir. Rivayet aynıdır.

Muâviye gelince, Sa'd onun yanına vardı. Bir ara Ali'den (a.s.) bahsettiler. (Muâviye), İmam Ali (a.s.) aleyhinde konuştu.[iv]

Hadisin dipnotunda şöyle der:

Sahihtir. “فنال منه” Yani Muâviye, Hz. Ali (a.s.) hakkında kötü sözler söyledi ve hakaretlerde bulundu.[v]

Bunlar da Allâme Albânî'nin açık ve net ifadeleri.

Bunu İmam Sindî de açıkça dile getirmektedir. İmam Sindî hadiste geçen “فنال منه” ifadesi hakkında şöyle der:

Yani Muâviye Ali'ye (a.s.) hakaret etti, kötü söz söyledi, sövüp saydı. Hatta, Müslim'de ve Tirmizî'de geçtiği üzere Sa'd'a da sövme emri verdi. Bunun nedeni aralarında geçen dünyevi meseleler idi. Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh! Allah günahlarımızı ve kusurlarımızı bağışlasın. Bütün sahâbîler hakkında hüsn-ü zan beslemek durumunda olduğumuz için bu mecliste Muâviye tarafından söylenen sözlerin Ali'yi hatalı göstermekten ibaret ve müçtehid için caiz olan şeylere hamlederiz. Bu sözlerin sanıldığı gibi uygunsuz lâflar ve tahkir edici kelimeler olduğu ihtimalini vermeyiz. [vi]

Es-Sindî, Hanefi olup Şiî ve Râfızî değildir. Bir başka ifadeyle dinden çıkan bir kimse değildir. Yahut da Ali (a.s.) hakkında aşırıya kaçanlardan değildir.

“Bunun menşei-nedeni” diye başlayan ibare tam bir facia. İmam Ali (a.s.) ile Muâviye (l.a.) arasındaki mücadelenin dünyevî bir mücadele olduğunu nereden çıkardın?

Muâviye'nin içtihad edip hata ettiğini ve dolayısıyla içtihadından sevaba eriştiğini söylemeye çalışıyor.

Resûlullah'ın (s.a.a.) “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” buyurduğu birisiyle savaşan hakkında nasıl hüsn-ü zan beslenebilir ki? Sonuç itibariyle es-Sindî'nin yorumlarının tümü zorlamadır.

Bu yoruma göre İmam Ali'ye söven biri münafık olmuyor. İşte bazılarının mantığı böyle işliyor! Değerlendirmeyi değerli izleyicilere bırakıyoruz. Akıllı ve insaf sahibi bir şahıs bu yorumu nasıl değerlendireceğini bilir. Adam neye mal olursa olsun ‘‘Muâviye savunulmalıdır'' diyor. Emin olunuz ki İmam Ali (a.s.) böyle bir davranışta bulunsaydı kesinlikle böyle davranmazdı.

Nitekim İbn Teymiyye, İmam Ali'nin yapmadığı birtakım davranışları İmam Ali'ye yüklemeye çalışır.

Yazar yorumunun sonunda şöyle der:

Bu sözlerin sanıldığı gibi uygunsuz lâflar ve tahkir edici kelimeler olduğu ihtimalini vermeyiz.

Hâlbuki hadisin metninde de gördüğümüz üçere açıkça “نال من علي” ifadesi geçiyor. Bu açıkça sövmek ve hakaretlerde bulunmak demektir. Bu da üçüncü kaynak.

Değerli izleyiciler, lütfen şimdi söyleyeceklerimi dikkatlice dinlesinler. Bu rivayet İbn Ebî Şeybe'nin (h. 159-235) el-Musannef'inde geçmektedir. Bu kitap en önemli kaynaklardandır.

Rivayetin giriş cümlesi şöyle:

“قدم فذكروا علياً فنال منه معاوية./ Muâviye gelince, Sa'd onun yanına vardı. Bir ara Ali'den (a.s.) bahsettiler. Muâviye, İmam Ali (a.s.) aleyhinde konuştu.” [vii]

Görüldüğü gibi bu rivayette Muâviye'nin ismi açıkça geçmektedir. Bu da gösteriyor ki hadiste oynama sonraki dönemlerde meydana gelmiştir. Yani ilk rivayetlerde sövme ve hakarette bulunma eylemini yapanın Muâviye olduğu açıkça geçerken sonraki dönemlerde rivayetten Muâviye'nin ismi atılmış. Cümle “فنال منه/fe nale minhu” Hz. Ali'ye hakaretlerde bulundu. Kim hakarette bulundu? Ta ki akla Muâviye mi, Sa'd mı şeklinde bir soru takılsın! Yani zahirin hilafına tevil yapılabilsin.

Şimdi değerli izleyicilere bir tavsiyede bulunmak istiyorum. Kaynaklara bakmak istediklerinde lütfen aslî kaynaklara müracaat etsinler. Çünkü bir karmaşa olsun ve yoruma açık kapı kalsın diye çoğu defa açık isimlerin kaldırılıp yerine zamirlerin getirildiğini göreceklerdir.

Nitekim bu hadisin şerhinde Tuhfetü'l-Ahvezî'de şöyle bir yorum geçer:

“نال منه” İmam Ali'ye söven Muâviye de olabilir başkası da.

Rivayetin dipnotunda Muhammed Avvâme şöyle der:

İsnadı kuvvetlidir. Bu hadisi İbn Ebî Âsım es-Sünnet adlı eserinde… rivayet eder. Bu rivayeti İbn Mâce, en-Nesâî, İmam Ahmed, Müslim, et-Tirmizî, el-Hâkim (Şeyhayn'ın şartlarına göre sahih olduğu halde tahric etmemişlerdir, der. Zehebî, de onun bu yargısına katılır) tahric etmiştir.[viii]

Bütün bu kaynaklara müracaat ettiğimizde Muâviye isminin geçmediğini görürüz.

Öyleyse bu rivayetler açık ve net bir şekilde Muâviye'nin İmam Ali'ye (a.s.) hakaret edip, sövgülerde bulunduğuna delâlet etmektedir. Artık bu pasajları inkâr edeceklerini düşünemiyorum. Eğer bunu da inkâr etmeye kalkışacaklar ise bizler hangi kaynaklara güveneceğiz. İşte Ehl-i Sünnet'in en önemli kaynakları Muâviye'nin İmam Ali'ye sövdüğünü dahası Sa'd b. Ebu Vakkâs'a da bunu emrettiğini göstermektedir. Yani Muâviye bir sahâbîye İmam Ali'ye sövüp hakaretlerde bulunmasını emrediyor! Bu ilk merhale.

İkinci merhale: İkinci merhalede Muâviye sahip olduğu bütün olanakları Ali'ye (a.s.) söven bir nesil yetiştirmek üzere seferber etti.  Sadece kendi özel meclisinde sövmek ve hakarette bulunmakla kalmadı. Bütün İslam dünyasında bu uygulamayı yaygınlaştırmaya çalıştı. Müslümanlar İmam Ali'yi severken ve O'nun menkıbe ve faziletlerini aktarırken Muaviye Müslümanların düşünce dünyalarında yer alan sevgiyi yok etmeye ve buğzu hâkim kılmaya çalıştı. 

Sunucu: O bu davranışıyla aslında Hz. Resûlullah'ı (s.a.a.) reddetmeye çalıştı.

Seyyid Kemal Haydarî: Ne zaman Resûlullah'a (s.a.a.) iman etti ki O'nu reddetsin! O kendi döneminde nifakın başıydı. Her halükârda ilerleyen dönemlerde de birçok konu vuzuha kavuşacaktır. Bu hususa ez-Zehebî Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ adlı eserinde işaret etmiştir. O bu eserinde şöyle der:

Muâviye Şam ehlini ‘‘Ali (a.s.) buğzu ve O'na düşmanlık'' üzere yetiştirmeye çalıştı.

Bu sözü ne ben söylüyorum ne Sahâbe ekolünden birisi ne de Ehl-i Beyt Mezhebi. Bu sözü Muâviye'yi öven, onu savunan, onun müçtehid olduğunu iddia eden, onun hakkında “rızvanullahi aleyhi” ifadesini kullanan ve onun için bağışlanma talebinde bulunan biri diyor!

Zehebî şöyle diyor:

Birçok kişi Muâviye'yi seviyor, onun hakkında aşırıya kaçıyor ve onu (Ali'den) üstün sayıyorlardı. Bu sevgi de ya Muâviye'nin onlara cömertlik, hilim ve bağışlarda bulunmasından ötürü idi. Yahut da onların Şam'da dünyaya gelip Muâviye sevgisi üzere yetişmeleri ve çocuklarını da bu sevgi üzere yetiştirmelerinden kaynaklanıyordu. Onların arasında ise az sayıda sahâbe topluluğu ve çok sayıda tâbiundan insan bulunmaktaydı. Bunlar Irak ehliyle savaşmış, Allah bizi korusun bu düşmanlık üzere yetişmişlerdi.[ix]

Zehebî'nin cömertlik, hilim ve bağış diye ifade ettiği şey Müslümanların beytülmalinden çalması idi!

‘‘Allah bizi korusun'' cümlesi Zehebî'ye aittir. Evet, Şam ahalisi Ali (a.s.) düşmanlığı üzere yetişmişlerdi. Peki Nâsıbî kimdir? İlerleyen bölümlerde de Nâsıbîlerin kim olduğunu Zehebî ve diğerlerinin açık ve net ifadeleriyle sizlere okuyacak ve dil âlimlerinin bu konudaki açıklamalarını ise hiç göz önüne almayacağız.

Hâfız ez-Zehebî ‘‘nasb'' hakkında ise şöyle der:

Nâsıbîyye: Münafıklar ve dinî anlayışlarını Ali düşmanlığı üzere kuranlardır. Onlar İmam Ali'ye düşmanlık ettiklerinden bu isimle isimlendirilmişlerdir.[x]

Öyleyse bunlar sadece İmam Ali'ye buğzedenler değildir. Aksine İmam Ali'ye düşmanlık ederek Allah'a yaklaşmaya çalışanlar ve din anlayışını bunun üzere kuranlardır.

Soru: Şam ahalisini İmam Ali (a.s.) düşmanlığı üzere yetiştiren kimdir? Bu soru sorulmalı, tarihî açıdan incelenmeli, muhakkiklere, âlimlere ve akademisyenlere sorulmalıdır. İlginç olan şudur ki sadece bir kuşak bu sevgi ve düşmanlıkla yetişmiş değildir. Şamlılardan birçok kimse Ali düşmanlığı üzere yetişmiştir. Dahası büyük âlimlerden birçoğu da bu dinî anlayış üzere yetişmiştir. İbn Teymiyye, ez-Zehebî, İbn Kayyım el-Cevziyye, İbn Hacer el-Askalânî gibilerinin tümü İmam Ali'ye düşmanlık üzere yetişmişlerdir. Ancak bunu açık bir şekilde dile getirememişlerdir. Çünkü “Sana ancak münafık buğzeder” şeklinde mütevatir rivayetler vardır.

Aynı tarzda ifadeleri İbn Teymiyye de kullanmaktadır. O Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye adlı eserinde şöyle der:

O dönemin Kûfe'sinde Hüseyin'e taraftar olan Şia'dan bir grup bulunmaktaydı. Bunun başını Muhtâr b. Ebî Ubeyd el-Kezzâb çekiyordu. Beri taraftan İmam Ali ve evladına buğzeden Nâsıbîlerden de bir topluluk mevcuttu.[xi]

Öyleyse Nâsıbî, İmam Ali ve çocuklarına yani Ehl-i Beyt'e buğzeden kimselerdir. Ehl-i Bey

“Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzâb, 33)

Yani Nâsıbîler, Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) Kur'ân'a denk ve eş saydığı kimselere düşmanlık beslemektedirler. Yani Hz. Peygamber'in (s.a.a.) haklarında “Benden sonra sımsıkı sarıldıkça asla sapıtmayacağınız iki ağır emaneti sizlere bırakıyorum: Allah'ın Kitabı ve Itret'im” buyurduğu şahıslara düşmanlık besliyorlar!

Bir kimse bize “Ehl-i Beyt bunlara özgü değildir” diyerek itirazda bulunabilir. Hiç önemli değil. Ehl-i Beyt kavramı bunları kapsıyor mu, kapsamıyor mu? Ehl-i Beyt kavramının bunları kapsadığı hususunda hiç kimse ihtilaf etmemiştir.

Zehebî'nin “nasb üzere yetişenler” ifadesine geri dönelim. Nasb ve Nâsıbîlik kavramının da ne anlama geldiği vuzuha kavuştu. Ali'ye (a.s.) ve Ehl-i Beyt'e (a.s.) buğzetmeyi din edinen kimseler.

Bu adamın (ez-Zehebî'nin) Nâsıbîliği de şu cümlelerden ortaya çıkıyor:

Nitekim Ali'nin ordusu ve reayası da -Hâricîler hariç- Ali sevgisi ve kendilerine karşı çıkanlara düşmanlık ve onlardan teberra üzere yetişti. Onlardan bir grup ise Şiilikte aşırılığa kaçtı. Böyle bir ortamda yetişen bir kimsenin durumu Allah aşkına artık nasıl olur varın siz düşünün? Aralarında neredeyse Ali sevgisinde aşırıya kaçandan başka hiçbir kimseye rastlanmamaktaydı… Böyle bir ortamda insaf ve itidal nasıl meydana gelebilir ki? Hakkın açığa çıktığı her iki tarafın durumunun vuzuha kavuştuğu bir zamanda bizi yarattığından ötürü Allah'a hamd ederiz. Biz her iki tarafın tutunduğu delilleri gördük. Basirete kavuştuk, onları mazur gördük ve onlar için bağışlanma diledik.[xii]

Yani ‘‘Ali (a.s.) reayasını kendi sevgisi üzere yetiştirdiği gibi Muâviye de Şam ahalisini kendi sevgisi üzere yetiştirdi'' demeye çalışıyor. İmam Ali sevgisi ile Muâviye'nin sevgisi aynıymış gibi! Böylece adamın Nâsıbîliğini de bu cümleden ve değerlendirmeden anlayabiliyoruz. Bilemiyorum artık, Zehebî ‘‘Ali'yi (a.s.) seven ile Hz. Ali'ye buğzedeni'' birbirinden ayırt edemiyor mu? İmam Ali'yi seven ile Muâviye'yi seveni birbirinden ayırt edemiyor mu?

Yani Ali (a.s.) ‘‘Irak ahalisini, bu sevgi ve bu nefret üzere yetiştirdi'' demeye çalışıyor. Hâlbuki onları bu sevgi ve buğz üzere yetiştiren Ali (a.s.) değil, Hz. Resûlullah (s.a.a.) ve Kur'ân'dır. Çünkü Resûlullah (s.a.a.) “Sana ancak münafık buğzeder” buyurmuştur. Bunlar da Muâviye'nin İmam Ali'ye buğzettiğini görünce O'na buğzettiler.

Paragraftan anlaşıldığına göre böyle bir tablonun oluşmasında Kur'ân ve Sünnet değil de çevre, ortam ve koşullar etkilidir.

Pasaja göre Müminlerin Emiri'nin döneminde durum karışıktır ve kimin haklı olduğu belli değildir.

“Her iki tarafı mazur gördük ve bağışlanma diledik” ifadesi ise onun Şam ahalisini İmam Ali buğzu üzere yetiştiren Muâviye'yi mazur gördüğünü ve onun bağışlanmasını talep ettiğini ortaya koymaktadır. Tabii kastımız o dönemin Şam ahalisidir, yoksa bu dönemin Şam ahalisi değildir.

Pasajı şöyle sonlandırıyor:

Adalete uygun davranarak caiz görülebilir tevilde bulunan bağileri sevdik ve onlar için merhamet talep ettik. İnşallah hataları da bağışlanmıştır. Onlar hakkında Allah'ın bize öğrettiği gibi deriz:

Bunların ardından gelenler de ‘‘Ey Rabbimiz!'' derler, ‘‘Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma.'' (Haşr, 10)[xiii]

Bağiler ise İmam Ali'ye buğzedenlerdir. Onların düşünce dünyasına göre bağinin kim olduğunda hiçbir problem bulunmamaktadır. Bu da Zehebî'nin Emevîci din anlayışının başı olduğunun delilidir.

Bir kimse bize “Seyyidim, İmam Zehebî'nin onlardan olduğunu nereden çıkardın” diye soracak olursa işte bu cümleler onun yapısını ortaya koymaktadır.

Ey Zehebî, ey imam! Âyet “kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma” buyurmaktadır, münafıklar için dememektedir. Muâviye ise münafıktır. Delili de “Sana ancak münafık buğzeder” hadisidir.

Esasında ben kimseyi itham etmiyorum. Muâviye'nin Nâsıbî olduğunu sadece ben söylemiyorum. İşte İbn Kesîr'in (h. 774) el-Bidâye ve'n-Nihâye adlı eseri. İbn Kesir Emevîci din anlayışının en büyük âlimlerinden birisidir. O, bu eserinde şöyle der:

Şeyh İmâdüddîn b. Kesir dedi ki: Emevî halifeleri de tıpkı Râfızî halifelerinin sayısı kadardır. Ama süreleri onlarınkinden 100 sene eksiktir. Hepsi Nâsıbî idi. Sadece Ömer b. Abdülaziz bundan müstesnadır. Çünkü o takvalıydı.[xiv]

Yani Emevi hanedanının bütün halifeleri Nâsıbî idi. Bu Kur'ân'ın ifadesini kullanacak olursak “شهد شاهد من أهلها / Onun ehlinden birisi tanıklıkta bulundu” (Yûsuf, 26) deriz. Yani Emevîci din akımına mensup birisi bu tanıklığı yapmaktadır. İbn Kesir sadece Ömer b. Abdülazîz'i istisna etmektedir.

Bir kimse belki de Muâviye'yi kastetmemişti, diyerek itirazda bulunabilir. İşte bu beyitten hemen sonra şu beyit gelmektedir:

“Muâviye, sonra oğlu Yezîd, Muâviye'nin torunu, doğru yoldaki Muâviye, Mervan, sonra oğlu Abdülmelik...”[xv] 

İşte böylece Ümeyyeoğullarının halifelerini birer birer sayar ve onların Nâsıbî olduklarını belirtir. Bu alanda birçok kanıt vardır.  

Bir iki noktaya değinmek istiyorum.

Başını Muâviye'nin çektiği Emevîci din anlayışı, bir kuşağın Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sünneti ile amel ederek yetişmelerinden korktular. Çünkü Ali (a.s.) Sünnet ile amel etmiştir. Bundan dolayı Hz. Resûlullah'ın sünnetiyle amel edilmesinden korkmaktaydılar.

Bu amaçla da Sünnet ile amel edenleri ‘‘Ali'yi (a.s.) seviyor'' diye itham ediyorlardı. Bu amaçla da Ali sevgisi ile itham edilmemek için bir nesil Hz. Resûlullah'ın sünnetinde uzaklaştılar. Bu bağlamda birçok hadis vardır. Biz sadece bir veya ikisini işaret edeceğiz.

İlk rivayet Allâme Albânî'nin tahkik ettiği Sahîhü Süneni'n-Nesâî'sinden.

Rivayet Saîd b. Cübeyr'dendir. O, şöyle der:

Said b. Cübeyr'den rivayete göre şöyle demiştir: Arafat'ta İbn Abbâs ile beraberdim. İbn Abbâs ‘‘insanların telbiye getirmelerini niçin duymuyorum'' dedi. Ben de ‘‘Muâviye'den korktukları için'' dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs çadırından çıkarak ‘‘لبيك اللهم لبيك /Emret Allah'ım,emrine hazırım'' diye telbiye getirmeye başladı ve ‘‘Ali'ye kızgınlıkları yüzünden Sünnet'i terk etmişler” diye konuştu.[xvi]

Dikkat ediniz, bu sünnet İmam Ali'nin sünneti değildir. Resûlullah'ın (s.a.a.) sünnetidir. Ancak İmam Ali (a.s.) bununla amel ettiğinden ve O'na düşmanlıkları yüzünden bu sünnet terk edilmelidir. Bu rivayetin isnadı Sahîhü Süneni'n-Nesâî'de geçtiği üzere ‘‘sahih''tir.

Bu rivayet et-Talîkatü't-Selefiyye adlı eserde de geçmektedir. Dipnotta rivayetin sahih olduğu belirtilir.[xvii]

Sunucu: Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e teşekkür ediyoruz. Değerli izleyicilerimize sizlere de teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhû.

Medya Şafak



[i] Sünenü İbn Mâce, c. 1, s. 88, Hadis No: 121, Tahkik ve Zabt: Allâme Şuayb el-Arnavut, Adil Mürşid, er-Risâletü'l-Alemiyye, Dımaşk, 1430, 1. Baskı.

[ii] A.g.e., a.g.y.

[iii] A.g.e., a.g.y, Hadis No: 116.

[iv] Albânî, Muhammed Nâsırüddîn, Sahîhü Süneni İbn Mâce, c. 1, s. 58, Hadis No: 120.

[v] A.g.e., a.g.y.

[vi] es-Sindî, İmam Ebü'l-Hasan el-Hanefî (1138), Şerhü Süneni İbn Mâce, c. 1, s. 86 Tahkik: Şeyh Halîl Memûn Şiyha, Dârü'l-Marife, Beyrut- Lübnân, 1420.

[vii] İbn Ebi Şeybe, el-Absî el-Kûfî (h. 235), c. 17, s. 101, Hadis No: 32471, Tahkik: Muhammed Avvâme, Müessesetü Ulûmi'l-Kur'ân.

[viii] A.g.e., a.g.y.

[ix] Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 3, s. 128.

[x] A.g.e., c. 4, s.37 Tahkik: Allâme Şuayb el-Arnavut.

[xi] Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye fi Nakdi Kelami'ş-Şiati ve'l-Kaderiyye, c. 3, s. 175.

[xii] Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 3, s. 128.

[xiii] A.g.e., a.g.y.

[xiv] İbn Kesîr, Ebü'l-Fidâ İmâdüddin İbn Kesîr el-Kureşî ed-Dımaşkî, el-Bidâye ve'n-Nihâye, c. 17, s. 373.

[xv] A.g.e., a.g.y.

[xvi] Albânî, Sahîhü Süneni'n-Nesâî, c.2, s. 343, Hadis No: 3006.

[xvii] et-Ta'lîkâtü's-Selefiyye alâ Süneni'n-Nesâî, c. 1, s. 464.

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM