"Ey Ali! Seni Ancak Mümin Sever, Sana Ancak Münafık Buğzeder" Hadisinin İncelenmesi (4)

Sahâbe kuşağının çoğunluğu Kevser Havuzundan engellenecektir. İbn Hacer hadisin “فلا أُراه يخلص منهم إلا مثل همل النعم” bölümüyle ilgili olarak şöyle diyor: Kevser Havuzuna gelip de ondan neredeyse içmek üzere olanlar ve Havuzdan engellenen kimselerdir. Hemel sözcüğü çobansız deve sürüsü demektir… Hadisin anlamı şudur: Kevser Havuzundan içenler oldukça azdır.
GİRİŞ: 21.09.2020 09:06      GÜNCELLEME: 21.09.2020 09:06
Rasthaber -  Sunucu: Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla… Hamd âlemlerin Rabbi Allah'adır. Salât ve selâm Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.a.), pak ve mutahhar Âl'ine ve seçkin ashabına olsun. Sizleri selâmların en güzeliyle selâmlıyoruz. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun. “el-Mutarâhâtun fi'l-Akide” adlı programımızın yeni bir bölümüyle huzurlarınızdayız. Sizin adınıza değerli konuğumuz Ayetullah Seyyid Kemâl Haydarî Bey'e hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, diyoruz.

Seyyid Kemal Haydarî: Hoş bulduk.

Sunucu: Seyyidim, size zahmet önceki programın bir özetini sunabilir misiniz?

Seyyid Kemal Haydarî: Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahmân Rahîm olan adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salât ve selâm Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

Değerli izleyicilere bu giriş bölümünde Şeyh İbn Teymiyye'nin İmam Ali ve Ehl-i Beyt'in menkıbeleri ve faziletleri konusunda nasıl bir metot takip ettiğini ve nasıl bir yol izlediğini hatırlatmak istiyorum. Onun bu konuda şu üç adımı takip ettiğini görmekteyiz.  Değerli izleyiciler lütfen bu adımlara dikkat etsinler. Biz bu adımları çeşitli konulara uygulamaya çalışacağız.

Şeyh İbn Teymiyye'nin İmam Ali'nin menkıbe ve faziletleri hususunda uyguladığı ilk adım hadisi tekzib etmek, yalan ve uydurma olduğunu söylemek ve hadis hakkında kuşku bulunduğunu söylemektir. “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” hadisinde de aynı tavrı açık ve bariz bir şekilde görebilmekteyiz. Onun bu hadisin isnad zinciri hakkında kuşku oluşturmaya çalıştığını gördük. O, “Ali'yi (a.s.) seven beni sevmiş, Ali'ye (a.s.) buğzeden ise bana buğzetmiş olur” hadisini açık ve net bir şekilde yalan saymaktadır. Onun bazı sahâbîlerin “Bizler Resûlullah (s.a.a.) döneminde münafıkları Ali'ye buğzetmelerinden tanırdık.” şeklindeki sözünü de yalan saydığını gördük. O bu yol ve yordamı sadece bu hadiste uygulamaz. İnşallah ilerleyen bölümlerde onun aynı metot ve üslubu diğer hadisler için de kullandığını göreceğiz. Yani “Ben kimin mevlâsı isem bu Ali (a.s.) de onun mevlâsıdır. Allah'ım O'nu veli edinenin velisi, O'na düşman olana düşman ol.” hadisinde de onun bu tutumunu göreceğiz. Bu hadisin de senedi hakkında kuşku oluşturmaya çalışır. Sonra da diğer adımlara geçer.

Yani İbn Teymiyye'nin İmam Ali'nin (a.s.) faziletlerini içeren hadisler hakkında uygulamaya çalıştığı ilk adım mümkün olduğu oranda hadisin senedi hakkında kuşku oluşturmak ve hüccet olarak benimsenmemesini sağlamaktır. O bunu da hadisin yalan ve uydurma olduğunu söyleyerek yerine getirmeye çalışır.

Sonraki adım hadisin metniyle ilgilidir. Eğer hadisin senedi hakkında kuşku oluşturamıyorsa veya hadisin mevzu olduğunu söyleyemiyorsa bu durumda hadisin metnini, muhtevasının içini boşaltacak şekilde yorumlar. Geriye hadiste İmam Ali'ye ait hiçbir fazilet kalmaz. Örneğin ‘‘bu hadiste söz konusu fazilete delâlet eden hiçbir husus yoktur'' der. İnşallah ileride de geleceği üzere konumuzu teşkil eden “Seni ancak mümin sever ve sana ancak münafık buğzeder.”  hadisinde de benzer bir yoruma gider. Emevîci din anlayışının bazı temsilcileri bu hadisi sadece dünyevî boyutla yorumlamaya çalışırlar. Bu hadisi iman ve nifak boyutuyla yorumlamazlar. Bu da ikinci aşamadır. Bu tutumlarını sadece bu hadiste değil bütün hadislerde sürdürürler. Hatta İmam Ali ve Ehl-i Beyt'in (a.s.) fazilet ve menkıbelerini içeren bütün hadislerde sürdürürler.

Üçüncü merhalede ise -hadisin senedinin zayıf kabul edilme olanağının olmadığı ve içinin de boşaltılamadığı durumlarda- şöyle derler: Bunun bir fazilet olduğunu kabul etsek dahi bu fazilet sadece İmam Ali'ye özgü değildir. Sahâbeden bir grup bu fazilet noktasında O'nunla ortaktır ve aynı fazilete sahiptirler. Resûlullah (s.a.a.) falanca hakkında şöyle buyurdu, filanca hakkında şöyle dedi. İleride de ele alınacağı gibi ‘‘İmanın alameti Ali'yi (a.s.) sevmek, nifakın alameti Ali'ye buğzetmektedir'' hadisi hakkında ‘‘bu sadece Ali'ye özgü değildir'' der.  Ensar için de söz konusudur. Ensar'a sevgisinin iman, onlara buğzetmenin nifak olduğuna dair rivayetler aktarılmıştır.

Allah'a hamd olsun ki ilk adımı önceki basamakta uygulayıp ortaya koyduk.  Bu hadis hakkında kuşku oluşturmaya çalışan ve bu hadisin mevzu olduğunu iddia edenlere karşılık bu hadisin cerh ve tadil ulemasının dayanaklarına göre sahih olduğunu ispatladık.

Geriye işaret etmemiz gereken bir nokta kaldı. Değerli izleyiciler hatırlayacaklardır ki önceki programda bizler Hâfız Zehebî ve Askalânî'nin de bulunduğu Emevîci din anlayışına mensup olan âlimlerden bir grubunun şu içerikte sözler söylediklerini belirttik. İbn Teymiyye, İmam Ali (a.s.) hakkında vârid olan ceyyid, sahih ve hasen hadisleri reddetmiştir. Hatta bu bazı durumlarda İmam Ali'nin (a.s.) değer ve kıymetini düşürme çabasına varmıştır. Onun Allâme Hillî ile münakaşa ettiği doğrudur. Ancak o bu tartışmasında bazen İmam Ali'ye haksızlık etmiştir.

En azından İmam Ali (a.s.) Sahâbe Okulunun inancına göre dördüncü halifedir.

Değerli izleyiciler Şeyh İbn Teymiyye'nin sözlerinde buna ilişkin birçok kanıt vardır. Ancak o, İmam Ali'nin makamını ve değerini düşürme işlemini açıktan yapmaz. Telmih ve dolaylı yoldan bunu yapar. O, İmam Ali'nin söylenildiği gibi bu makamda olmadığını zımnen söyler. Biz İbn Teymiyye'nin ibaresini okuduk. Kardeşlerimizden pek çok kimse söz konusu pasajı tekrar okumamızı talep ettiler. Bundan dolayı metni bir defa daha okuyacağız. İbn Teymiyye bu pasajda birtakım hususlara işaret eder. Herhangi bir delil ortaya koymaksızın sanki kesin hakikatlerdenmiş tarzında ifadeler kullanır.

O şöyle der:

Buradan da anlaşılıyor ki bir şahsa buğzetmenin nifakın alametlerinden olması o şahsın diğer şahıslardan daha üstün olmasını gerektirmez… Bundan dolayı Ömer'i öldüren kimse kâfir oldu. Çünkü o İslam dinine, Hz. Resûlullah'a ve O'nun ümmetine buğzederdi. Resûlullah'a, O'nun dinine ve ümmetine buğzu yüzünden de onu öldürdü.[i]

Yani hadisin içini boşaltmak ister. Allah'ın izniyle önümüzdeki programda bunun üzerinde duracağız. Pasaja göre Ömer'i öldüren şahıs Ömer'e buğzetmesinden ötürü münafık ve kâfirdi. İbn Teymiyye'nin nazarında ikinci halifenin katili kâfirdi. Ancak konu Müslümanların nezdinde dördüncü halife olan, Aşere-i Mübeşerre'den, Allah'ın kendilerinden kiri ve ricsi giderdiği Ehl-i Beyt'in bir üyesi olan ve hakkında sahih kanalla “O'na buğzeden bana buğzetmiş olur, bana buğzeden ise Allah'a buğz etmiş olur. Ona eziyet eden bana eziyet etmiş, bana eziyet eden ise Allah'a eziyet etmiştir” hadisinin söylendiği -ki bu türden hadisler ilk üç halife dâhil olmak üzere hiçbir sahabî hakkında vârid olmuş değildir- İmam Ali'nin katiline gelince ise bakınız nasıl bir tavır ve tutum içerisine giriyor:

Ali'yi öldüren kimse ise namaz kılar, oruç tutar ve Kur'ân okurdu.[ii]

Bir başka ifadeyle İmam Ali'nin (a.s.) katili Müslüman ve mümin bir şahıs olup Allah'a itaat eden bir kul idi. Dahası var. Bilemiyorum artık, Şeyh İbn Teymiyye, İmam Ali'nin katilinin bu inanca sahip olduğunu nereden öğrendi ve nereden çıkardı? İbn Mülcem'in Allah'a yakın olmak amacıyla İmam Ali'yi öldürdüğünü nereden biliyor? Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak Şeyh İbn Teymiyye, İmam Ali'nin (a.s.) katili Hâricî İbn Mülcem'in ameline mazeret üretmeye çalışıyor. Hatta bu mazeretleri Hâricîlerin mazeretleri arasında dahi göremeyiz! Hâricîlerin açıklamalarına müracaat ettiğimizde İmam Ali'nin katili için bu türden yorumlar getirdiklerini göremiyoruz. İbn Teymiyye'nin var gücüyle İmam Ali'nin katilini savunduğunu görmekteyiz. Ömer ile İmam Ali'nin katili arasındaki farkı nereden elde etti, bilemiyorum. Halife'nin öldürülmesi katilin kâfir olmasına neden oluyorsa İmam Ali'nin (a.s.) katili ile Ömer'in katilini birbirinden ayırt etmemek gerekir.

Devamında şöyle diyor:

Allah ve Resûlü'nün, Ali'nin (a.s.) öldürülmesini istediğine inanmaktaydı. Bu işi de kendi zannınca Allah ve Resûlü'nü sevdiğinden yerine getirmiştir. Her ne kadar bu konuda dalalet ve bidate düşmüş ise de.[iii]

Sizler de biliyorsunuz ki o bu konuda yanılgıya düşmüş ve doğruya erişememiş idi. Bir başka ifadeyle ‘‘ictihâd etti ve yanıldı'' demeye getiriyor.

İşte İbn Teymiyye'nin İmam Ali b. Ebî Tâlib'in fazilet ve menkıbelerine yaklaşım şekli böyle! Hâfız Zehebî'nin Tehzîbü't-Tehzîb adlı eserde de işaret ettiği gibi İbn Teymiyye'nin rivayetleri reddetme hususundaki tavır ve tutumu bazen İmam Ali'nin değerini düşürmeye ve O'na haksızlık etmeye kadar varıyor. Bu konuya önceki programda değinmiştik.    

Sunucu: Saygıdeğer Seyyid Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) “Ey Ali! Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” hadisinin sübut ve sahihliği ortaya konuldu. Şöyle bir soru sormak istiyorum. İmam Ali (a.s) sevgisinin iman, O'na buğzetmenin nifak oluşunun en önemli neticesi nedir?

Seyyid Kemal Haydarî: Bu programda inşallah bu konunun üzerinde duracağız. Buraya kadar yaptığımız açıklamalar ile Hz. Peygamber'in (s.a.a.) Hz. Ali'yi sevmeyi ve O'na buğzetmeyi iman ve nifakın ölçütü haline getirdiği vuzuha kavuştu. Yani iman ile nifakı birbirinden ayırt eden ölçüt ve kıstası öğrenmek istiyorsak bilelim ki işte bu ölçüt Ali'yi (a.s.) sevmek ve O'na buğzetmektir. İşte Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) aktarılan hadisin kesin ifadesi budur. Özellikle de buna Ebû Saîd el-Hudrî gibi sahabîlerin “Bizler Resûlullah (s.a.a.) döneminde münafıkları Hz. Ali'ye buğzetmeleriyle tanırdık.” şeklindeki sözlerini de eklediğimizde mesele açıklık kazanıyor. Yani sahâbe kuşağı içinde kimin iman kimin de nifak üzere olduğunu ayırt etmek istiyor isek onun Hz. Ali'ye karşı tutum ve tavırlarına bakıyoruz.

Öyleyse sahâbe kuşağını değerlendirirken temel bir kaideye ulaşıyoruz. Lütfen bu kaideye dikkat ediniz. Bizler biliyoruz ki sahâbe konusunda Ehl-i Beyt ekolu ile diğer ekoller arasındaki en önemli tartışma konularından biri sahâbenin hangi ölçüte göre değerlendirileceğidir.  Acaba sahâbe kuşağının tümü Allah'ın hoşnutluğuna ve mağfiretine ulaşmışlar mıdır, yoksa sahâbe içinde bir ayrıma ve taksime mi gitmemiz gerekiyor? Sahâbe kuşağı için bir ayrıma giden eserler olduğu gibi sahâbenin tümünün adil olduğuna inanan ve bu şekilde eserler kaleme alanlar da vardır. Biz ise bilimsel açıdan bu konuda ele alınması gereken bir başka meselenin olduğuna da inanmaktayız ve bu meseleye bu alanda eser kaleme alanlar tarafından değinilmediğini görmekteyiz.

Sahâbeyi tanımadan ve sahâbe kuşağından kimin âdil kimin fâsık olduğunu öğrenmeden önce ele alınması ve bilmemiz gereken daha öncelikli bir konu var. Sahâbe kuşağı içinde kimin mümin ve kimin münafık olduğunu belirlememiz gerekiyor. Sahâbenin âdil mi / fâsık mı olduğunu bilmeden önce sahâbenin mümin mi / münafık mı olduğunu belirlememiz gerekiyor. Zira bu konu fâsıklık ve adaletten önce ele alınması gereken bir konudur. Çünkü adalet ve fısk, imanın bir alt dalıdır. Yani mümin sorumluluk bilinci ile hareket edecek olursa adil, isyan edecek olursa fâsık olur. Deyim yerindeyse adalet ve fısk, sahâbenin imanının kısımlarıdır. Öyleyse bir sahâbî mümin ise bu durumda onun âdil olup olmadığını sorarız.  Yani fâsık, günahkâr kimsedir. Örneğin şarap içer. Ancak bir şahsın imanını ispat etmeden önce onun âdil olup olmadığını sormanın herhangi bir anlamı ve gerekçesi de yoktur. İslam'a iman etmeyen bir insan hakkında onun âdil mi, fâsık mı olduğunu sormanın herhangi bir anlamı bulunmamaktadır. Çünkü ilk önce onun Müslüman ve mümin olduğunun ispatlanması, imanın kalbine girip girmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.

“وَلَمَّا يَدْخُلْ الإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ /Henüz onların kalbine iman yerleşmedi.” İman kalbe yerleştikten sonra söz konusu şahsın şer´î sorumluluk ve bilinçle hareket eden âdil bir insan olup olmadığını soruruz. Söz konusu şahıs şer´î sorumluluk bilinciyle hareket etmiyorsa bu durumda fâsık olur. Öyleyse sahâbe kuşağını birbirinden ayırt edebilmek için ilk kaide olarak bu hadisten yararlanabiliriz. Sahâbe kuşağının tümünü “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” hadisine arz etmeliyiz. Eğer bir şahıs İmam Ali'yi (a.s.) seviyor ise mümin olur. Bu arada sevgi sadece kalbî bir mesele değildir. Evet, kalpte zuhur eden bir olgudur, ancak dışsal tezahür ve tecellileri vardır. Mümin olunca da bu durumda o kişinin adalet ve fâsıklığını araştırıp inceleriz. Eğer mümin değilse o şahsın adalet ve fasıklığını sormanın da herhangi bir anlamı kalmaz.

Buradan hareketle ilk kaide ile sahâbe kuşağını ayırt edebiliriz. Yani mümin olan sahâbîyi münafık sahâbîden ayırt edebiliriz. Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) mübarek dillerinden dökülen “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” hadisinin bereketiyle mümin sahâbîyi münafıktan ayırt edebiliriz. Gerçi burada itiraz sadedinde şöyle bir soru gelebilir: Peki sizler Muhacir ve Ensar'ı konu edinen âyetleri veya “والذين معه /onunla birlikte olanlar” ifadesini içinde barındıran âyeti nereye koyuyorsunuz? Zira bu âyetler Hz. Resûlullah (s.a.a.) ile birlikte olanlardan hiçbirisini birbirinden ayırt etmemektedir. İşaret ettiğiniz ve açıkladığınız bu kural, Kur'ân-ı Kerim'in açık nassına muhaliftir.

İşte bu programda bu konuya değineceğim. Çünkü internet adresimize gelen mesajlar içinde ‘‘sahâbe ve sahâbenin adaleti meselesine neden değinmiyorsunuz'' şeklinde birçok soru sorulmaktadır. Aziz dostlarım ve kardeşlerim sahâbenin adaleti konusuna değinmeden önce sahâbenin imanı ve nifakı konusuna değinmemiz gerekmektedir. Sahâbenin iman ve nifakının ölçütünün ne olduğunun anlaşıldığı kanaatindeyim.

İşte tam da bu noktada sorulması ve cevaplandırılması gereken soru şudur: Muhacirler ve Ensar'dan bahseden, tövbeleri Allah tarafından kabul edilen, ağacın altında Hz. Resûlullah'a (s.a.a.) biat eden kimseleri konu edinen âyetler bu işaret ettiğimiz kural ile uyumlu mudur, değil midir? Bu noktada ileri sürülen birtakım âyetleri ele almak istiyorum.

İlk âyet, Fetih Sûresi'nin 18. âyeti. Değerli izleyiciler dikkatlerini bu noktaya versinler. Genellikle televizyon kanallarında program yapanlar bu âyetleri okur ve bütün sahâbenin bu mübarek âyetlerin kapsamına girdiğini izleyicilerin zihninde oluşturmaya çalışır. Âyete geçelim. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“لَقَدْ رَضِيَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ فَعَلِمَ مَا ف۪ي قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحاً قَر۪يباًۙ / O ağacın altında sana yeminle bağlılık söz verirlerken bu müminlerden Allah razı olmuştur; onların gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve güven vermiş, pek yakın bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle de kendilerini ödüllendirmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Fetih, 18) Âyet ‘‘Allah, Muhacir ve Ensar'dan mutlak olarak razı olmuştur'' demiyor. Âyet Allah'ın müminlerden razı olduğunu söylemektedir. Öyleyse ilk olarak ele aldığımız şahsın iman edip etmediğini öğrenmemiz gerekiyor ki bu ikinci biatin kendisine yarar sağlayıp sağlamadığını öğrenelim. Eğer şahıs münafık ise ağacın altında biat etmiş olsa dahi yine de bu mübarek âyetin kapsamına giremez.

Münafık bir kişi kesinlikle bu hoşnutluğun kapsamına girmemektedir. Çünkü bu âyet Allah'ın müminlerden razı olduğunu ifade etmektedir, mümin olsun münafık olsun, adil olsun fasık olsun tüm sahâbeden razı olduğu anlamına gelmemektedir. Hayır, kesinlikle durum öyle değil. Bu mübarek âyet bize şunu söylüyor: Mümin bir sahabî ağacın altında Hz. Resûlullah'a (s.a.a.) biat etmişse bu biatinden fayda görür. Ağacın altında biat eden falanca şahsın mümin olup olmadığına gelince ise bu âyetten yararlanabilir miyiz? Hayır, böyle bir konu için bu âyetten istifade etmemiz mümkün değildir. Bu durumda söz konusu şahsı Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) ortaya koyduğu “Ey Ali seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” hadisine arz etmemiz gerekir.

İkinci âyet Fetih Sûresi'nin 29. âyeti. Bu âyet de televizyon kanallarında çokça delil olarak kullanılır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناًۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْراً عَظ۪يماً/ O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah'ın lütuf ve rızâsına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur; Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil'deki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri sevindirmek üzere filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. Onlar (müminler) yüzünden kâfirler öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur). Onlar arasından iman edip yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.” (Fetih, 29)

Bu âyeti delil olarak ileri sürenler şöyle diyorlar. Âyet “وَالَّذِينَ مَعَهُ / ve onunla birlikte olanlar” diyor. Bu ifade ise mutlaktır. Münafık olsun başkası olsun herkesi kapsar.

Yalnız dikkat buyurunuz! Âyetin sonunda geçen “minhum/onlardan” ifadesindeki “min” edatı “tebiz” (bir bölümü) anlamına gelir, “beyaniyye” anlamına gelmez. Öyleyse Hz. Peygamber (s.a.a.) ile birlikte olanlardan bir bölümü mümindir ve salih amel işlemektedirler. İşte Allah bunlara bağışlama ve büyük bir ödül vadetmektedir.

Öyleyse kimse bize şöyle diyerek itiraz etmesin: ‘‘Bu âyet Hz. Resûlullah'ın bütün sahâbesini kapsamaktadır.'' Asla! Bu âyet, hakiki bir iman sahip olan mümin sahabîlere özgüdür. Bana “Falanca sahabîdir” veya “Muâviye sahabîdir, değil midir” dersen ben de sana “Evet, belirttiğim ölçü çerçevesinde Muaviye münafık bir sahabîdir” derim.  Çünkü minberlerde İmam Ali'ye sövme sünnetini ihdas eden bir kimse ‘‘İmam Ali'ye buğzediyor'' demektir. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Şimdi onların televizyon kanallarına bir bakınız size zahmet.  Diyorlar ki onlar Hâricî olup dinden çıkmışlardır. Çünkü birinci ve ikinci halifeye sövüp hakaret etmektedirler. Eğer bu dediğiniz doğruysa Muâviye de İmam Ali'ye sövdü. Peki, o neden dinden çıkmadı? Vallahi bu oldukça garip bir şey! Ben bunlardan birisinin kanallarından birinde program yaparken gördüm. Şöyle diyordu: Şia'nın Râfızî olarak isimlendirilmesinin nedeni dinden yüz çevirmeleridir. Yani Ebû Bekir ve Ömer'in halifeliklerini reddetmelerinden ötürü dinden çıkmışlar! Eğer bir kimseye hakaret etmek ve sövmek kişiyi dinden çıkartıyorsa bunun ilk uyarlanacağı kişi Muâviye'dir!

Bu esasa göre değerli izleyicilerin âyete dikkat etmelerini istiyorum. Âyet şöyle buyuruyor: “Onlar arasından iman edip salih işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.” Doktor Salim Cari'den (Sunucu) özür diliyorum, konuyu tamamlamam gerekiyor. Onun ne demek istediğinin farkındayım. Ancak Ali (a.s.) hakkında böyle bir hadis vârid olmuştur ama diğerleri hakkında hiç de böyle bir hadis vârid olmuş değildir. Yani “Ebû Bekir'e söven bana sövmüş olur” veya “Ömer'e söven bana sövmüş olur” türünde bir hadis vârid olmuş değildir. Ancak İmam Ali (a.s.) hakkında açık ve net bir şekilde “Onu ancak mümin sever; ona ancak münafık buğzeder” hadisi vârid olmuştur. İşte delil olarak kullanmaya çalıştıkları ikinci âyet. Bu âyet de görüldüğü üzere sadece hakiki müminlere özgüdür ve Resûlullah'ın (s.a.a.) bütün sahâbesini kapsamamaktadır.

Bu alanda delil olarak ileri sürülen ve çokça kullanılan üçüncü âyet Tevbe Sûresi'nin 100. âyetidir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“وَالسَّابِقُونَ الْاَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ وَالَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُمْ بِاِحْسَانٍۙ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي تَحْتَهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَداًۜ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ / Muhâcirlerin ve Ensar'ın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur.” (Tevbe, 100)

Bir kimse şöyle diyebilir: Bu âyet “من المهاجرين والأنصار /Muhacirlerden ve Ensar'dan” demektedir. Bu âyette iki konu bulunmaktadır. Bu konuya şimdilik özetle değineceğiz. İnşallah ilerleyen programlarda etraflıca dururuz.

Bu âyet-i kerimede geçen “من/min” harf-i cerri hakkında müfessirler arasında tartışma söz konusudur. Acaba bu âyette geçen “min” edatının anlamı beyâniyye midir yoksa “tebiziyye (bazılık)” midir? Varsayalım ki bu âyette geçen “min-i beyâniyye” olsun ve bütün Muhacirler ile Ensar'ı kapsasın. Bu durumda şöyle bir problem var. Hemen ardından gelen bir sonraki âyette Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“وَمِمَّنْ حَوْلَكُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ مُنَافِقُونَۜ وَمِنْ اَهْلِ الْمَد۪ينَةِ مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْۜ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْۜ سَنُعَذِّبُهُمْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ اِلٰى عَذَابٍ عَظ۪يمٍۚ / Çevrenizdeki bedevîler içinde münafıklar var. Medine ahalisi içinde de münafıklığı huy edinmiş olanlar var. Sen onları bilmezsin; onları biz biliriz. Onları iki defa cezalandıracağız, ayrıca çok büyük bir azaba itilecekler.”  (Tevbe, 101)

Ortada ilginç bir durum var. Çünkü bu ikinci âyet ayrıma gidiyor ve Allah'ın kendilerinden razı olma hükmünün münafıkları kapsamadığını belirtiyor. Bu ikinci âyet nifakı alışkanlık haline getirenlerden bahsediyor. Bir kimsenin münafık olduğu halde Allah-u Teâlâ'nın onun hakkında “Allah hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır.” demesi hiç mantıklı mıdır? Bu şu anlama gelir: Eğer ilk âyette geçen “min” edatının beyan-açıklama amaçlı olduğunu ve bütün Ensar ve Muhaciri kapsadığını kabul edecek olursak bu durumda ikinci âyetle birlikte imanın cennete giriş şart olmaması gibi tuhaf bir durum ortaya çıkar. İmanın şart olmadığını söyleyince ve ikinci âyetin karinesiyle ilk âyette geçen “min” edatının beyaniyye değil tebiziyye olduğu ortaya çıkar. İşte Ehl-i Beyt Okulunun âlimleri bu âyette geçen “min” edatının “beyaniye” olmadığını “tebiziyye” olduğunu sonraki âyetten yola çıkarak söylemektedir. “Radiyallahu/ Allah onlardan razı olmuştur.” Çünkü diğer birtakım âyetlerin de ifade ettiği gibi Allah imandan razı olmuştur, küfür ve fısktan değil. “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi.” (Hucurât, 7) Allah'ın münafıklardan razı olması hiç mümkün müdür? Küfür ve fısk Allah tarafından nefret edilen bir şey olduğuna ve münafıklar cehennemin en alt tabakasında yer aldığına göre “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah razı olmuştur” buyruğunun Muhacir ve Ensar'ın münafıklarına şâmil olması hiç mümkün müdür?

Yeri gelmişken daha önce işaret ettiğimiz bir kurala değinmek istiyorum. O da şudur ki, Kur'ân'ın bir âyetini alıp diğer âyetlerini terk etmek mümkün değildir. “Kur'ân'ı parçalara ayıranlar yok mu” (Hicr, 91) Kur'ân'ı parçalara ayırmak demek, O'nun bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkâr etmek demektir. Kur'ân'ı anlayabilmek için şunu bilmemiz gerekiyor: Kur'ân birbirini tefsir eder. Kur'ân Tevbe Sûresi'nin 100. âyetinde “Muhâcirlerin ve Ensar'ın ilkleri” buyururken Âl-i İmrân Sûresi'nin 195. âyetinde bu vasfı hak eden Muhacirler için birtakım şartların sayıldığını görmekteyiz. Yani Mekke'den çıkıp da Medine'ye gelen herkesi Kur'ân ‘‘muhacir'' olarak kabul etmemektedir. Hicret edenler kelimesinin misdakı olabilmek için hicret için ileri sürülen şartlara bir bakınız.

“فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ي سَب۪يل۪ي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَاباً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ / Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğratılanların, savaşanların ve öldürülenlerin, işte onların günahlarını elbette sileceğim. And olsun ki, Allah katından bir mükâfat olarak onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Şüphe yok ki nimetin güzeli Allah'ın katındadır.” (Âl-i İmrân, 195)

İşte hicretin kayıtları bunlardır. Yoksa bir mekânı terk edip de başka bir yere göç eden herkes muhacir değildir. İşte Tevbe Sûresi'ndeki âyette geçen “min” edatı “beyaniyye” değil de “tebiziyyedir” dememizin nedeni budur. Yani yurtlarından çıkarılıp evlerinden olanlar, benim yolumda eziyete maruz kalanlar… Hatta biz biliyoruz ki sahâbenin büyükleri olarak ifade edilenlerin bir bölümü bir gazada savaşmamışlardır. Hatta insanların cihada gitmelerine ve Allah yolunda savaşmalarına mâni olmuşlardır. İşte bunlar hicretin şartlarıdır.

Onların çokça üzerlerinde durdukları âyetlerden birisi de Tevbe Sûresi'nin 117. âyetidir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“لَقَدْ تَابَ اللّٰهُ عَلَى النَّبِيِّ وَالْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ ف۪ي سَاعَةِ الْعُسْرَةِ مِنْ بَعْدِ مَا كَادَ يَز۪يغُ قُلُوبُ فَر۪يقٍ مِنْهُمْ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْۜ اِنَّهُ بِهِمْ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ / Şu bir gerçek ki Allah, peygambere ve -içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tutup, arkasından Allah tövbelerini kabul buyurduktan sonra- o sıkıntılı zamanda peygambere bağlılıklarını koruyan muhacirlere ve ensara lutfuyla muamele etti. Allah onlara karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 117) Bu âyet Allah'ın; Peygamber'in, Muhacirlerin ve Ensar'ın tövbelerini kabul ettiğini ifade etmektedir. Bu âyet mutlak olup konuyla uzaktan yakından bir delâlete sahip değildir.

Değerli izleyiciler aynı sûrenin 25 ve 26. âyetine müracaat ederlerse Allah'ın kendilerine vaat ettiği Muhacir ve Ensar'ın kimler olduğunu ve onların ne tür şartları taşımaları gerektiğini görür.

“لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ ﴿٢٥﴾

ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ وَذٰلِكَ جَزَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ ﴿٢٦﴾ / Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız. Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi, bir de göremediğiniz askerler gönderdi ve böylece inkâr edenlerin cezasını verdi. İşte bu, inkârcıların hak ettiği karşılıktır.” (Tevbe, 25-26)

Yani Allah, Tebûk Gazvesinde ve zorluk anında size yardım etmiştir. İkinci âyette geçen “ثُمَّ أَنزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ / Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi” ifadeleri de şunu gösteriyor: Muhacir ve Ensar'dan mümin olanlara Allah sekineti ve güven duygusunu indiriyor ve onların tövbesini kabul ediyor. Yoksa bu gazaya katılan herkese değil.

 Sunucu: Zaten sonraki âyet de “ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ / Artık bunun ardından Allah dilediğinin de tövbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.” (Tevbe, 17) buyuruyor.

Seyyid Kemal Haydarî: Dilinize sağlık, evet, bu âyette bir kayıt vardır. Öyleyse bu âyet açıktır. “Bunun üzerine Allah, peygamberinin ve müminlerin üzerine kendi katından bir güven duygusu indirdi.” Öyleyse Muhacirleri ve Ensar'ı hadisin de belirttiği ölçüte arz etmemiz gerekiyor. “Bizler münafıkları ancak Ali'ye (a.s.) buğzetmeleriyle tanırdık.” Dolayısıyla bu mihenge arz edilen şahsın müminlerden olduğu tespit edilince artık tövbe, sekinet ve rıza gibi erdemlerin kapsamına girmiş olur.

Genelde delil olarak kullandıkları âyetlerin özeti bu şekildedir. Dolayısıyla bu âyetleri hızlı bir şekilde geçecek, inşallah detayını başka bir programa bırakacağım.

Delil olarak ileri sürdükleri âyetlerden birisi de Enfâl Sûresi'nin 72. âyetidir.

“اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰوَوْا وَنَصَرُٓوا اُو۬لٰٓئِكَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا مَا لَكُمْ مِنْ وَلَايَتِهِمْ مِنْ شَيْءٍ حَتّٰى يُهَاجِرُواۚ وَاِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدّ۪ينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ اِلَّا عَلٰى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ م۪يثَاقٌۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ /İman edip de hicret edenler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat edenler ve onları bağırlarına basıp yardım edenler birbirlerinin yâr ve yakınlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, göç edinceye kadar onlarla aranızdaki bağ (yakınlık) sebebiyle hiçbir sorumluluğunuz yoktur. Sizden, dinlerini korumak için yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir topluluğa karşı olmamak üzere yardım etmeniz gerekir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.” (Enfâl, 72)

Bu âyette geçen “haceru / hicret edenler” ifadesi iman ile mukayyettir, yoksa mutlak olup hicret eden herkesi kapsamamaktadır.

Dikkat ederseniz âyet müminleri ikiye ayırıyor: Hicret eden müminler ve hicret etmeyen müminler.

Öyleyse bu hükümlerin ortaya çıkabilmesi için öncelikli olarak hicret edenlerin mümin olduklarının ispat edilmesi gerekir. Eğer iman ettikleri ispat edilmemiş ve ortaya konulmamış ise hicret, yardım ve amelin herhangi bir kıymeti yoktur ve bu, âlimlerin üzerinde ittifak ettikleri hususlardandır. Eğer ortada iman yoksa amelin herhangi bir değeri yoktur. “Allah muttakilerin amellerini kabul eder.” Takva ancak iman ve amel ile tahakkuk eder.

Sunucu: Mümin olmadığını kabul ettiklerinden ötürü Ebû Tâlib'in Resûlullah'ı (s.a.a.) savunmasının kendisine yararı olmadığını iddia etmektedirler.

Seyyid Kemal Haydarî: Diyorlar ki Ebû Tâlib mümin olmadığından ötürü hâşâ cehennemdedir. Öyleyse amellerin kabul edilmesindeki ölçüt imandır.

Sunucu: Bu ölçütü Ebû Tâlib'e uyguluyorlar.

Seyyid Kemal Haydarî: Ancak sıra Muâviye gibi münafıklara gelince bu kaideyi unutuyor, onu istisna ediyorlar. İctihad edip hata ettiğini söylüyorlar. Mümin olarak değerlendiriyorlar, sanki Allah ve Resûlü'nün İmam Ali (a.s.) ile savaşmak istediğine inanıyorlar gibi.

Bu bağlamda delil olarak ileri sürdükleri diğer âyetlerden biri de Haşr Sûresi'nin 8-10 âyetleridir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“لِلْفُقَـرَٓاءِ الْمُهَاجِر۪ينَ الَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناً وَيَنْصُرُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَۚ ﴿٨﴾

وَالَّذ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْا۪يمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ ﴿٩﴾

وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟ ﴿١٠﴾”

“(Bu gelirler) Allah'ın lütuf ve rızâsının peşine düşerek Allah'a ve resulüne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan yoksul muhacirlerin hakkıdır. İşte onlar dosdoğru kimselerdir. Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. Bunların ardından gelenler de ‘Ey Rabbimiz' derler, bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabbimiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin.” (Haşr, 8-10)

Âyetlerde de görüldüğü üzere Allah-u Teâlâ “تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ /bu yurda yerleşmiş ve gönülden iman etmiş olanlar” buyurmaktadır.

Âyet “Ulâike humu's-sâdikûn / işte onlar dosdoğru olan kimselerdir” buyurmaktadır.

Allah sadık Muhacirleri tanır. Defalarca belirttiğimiz gibi Kur'ân âyetleri birbirini tefsir eder. Sadıkların kim olduklarını bilebilmek için Kur'ân'ın âyetlerine bakmamız gerekiyor. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır:

“اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ / Müminler ancak, Allah'a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır.” (Hucurât, 15)

Öyleyse ilk olarak Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeleri gerekiyor.

İkinci olarak; kuşkuya düşmemeleri, şüphe içinde bulunmamaları, ahitlerini bozmamaları ve Resûlullah'a (s.a.a.) verdikleri sözden dönmemeleri gerekiyor.

Üçüncü olarak; mallarıyla cihad etmeleri gerekiyor. İşte sadık olanlar bunlardır. İşte aranılan nitelikler bunlardır.

Ben inanıyorum ki Kur'ân-ı Kerim açık ve net bir şekilde bu meseleyi ele alıyor. Esasında Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahâbesini ele aldığımızda ilk kaide olarak sahâbenin mümin olanlarını münafık olanlarından ayırt etmemiz gerekiyor. Bir sahâbînin mümin olduğu ispat edilince bir sonraki basamağa geçeriz.  Bu hakikate değinen belki de en açık âyetlerden biri de sahâbeyi genel olarak ikiye ayıran şu âyettir.

“قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ /Bedevîler, ‘İman ettik' dediler. Şunu söyle: Henüz iman gönüllerinize yerleşmedi, sadece boyun eğdik deyin. Bununla beraber Allah'a ve resulüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.” (Hucurât, 14)

Bu esasa göre sahâbeyi iki ana kısma ayırmalıyız.

İlk kısmı, Müslüman olup henüz kalplerine iman yerleşmeyen kimseler. Bir diğer ifadeyle münafıklar.

İkinci grup ise Müslüman olan ve kalplerine iman yerleşen kimselerdir ki bunlar da müminlerdir. Peki, Hz. Resûlullah (s.a.a.) döneminde ve O'nun vefatından sonra müminleri münafıklardan veya kalplerine iman yerleşenleri yerleşmeyenlerden nasıl ayırt edeceğiz? Bu hususta da Hz. Resûlullah (s.a.a.) bize bir ölçüt vermekte:

“Ey Ali! Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder.”

Sunucu: Hiçbir kaynakta “Biz münafıkları falancaya buğzlarından tanırdık” şeklinde bir hadis vârid olmuş değildir. Bu hususta yegâne istisna İmam Ali'dir. Bu fazilet de İmam Ali'ye özgü olup bu ölçüt noktasında hiç kimse O'nunla ortak değildir. 

Seyyid Kemal Haydarî: Yani Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahâbesi hususunda iman ve nifakın ölçütü Hz. Ali'dir. Dahası Resûlullah'tan sonrasında da bu konuda ölçüt yine O'dur. Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) vefatından sonra da aynı ölçüt ile iman üzere kalanlar ile imandan nifaka geçenleri anlayabiliriz.

Sunucu: “فَمَنْ نَكَثَ فَإِنَّمَا يَنْكُثُ عَلَى نَفْسِهِ / Bu sebeple kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” (Fetih, 10) Saygıdeğer Seyyidim, Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) sahâbesini taksim ederken işaret ettiğiniz kaidenin dışında başka bir kaide mevcut mudur?

Seyyid Kemal Haydarî: Kur'ân-ı Kerim'e müracaat ettiğimizde Kur'ân'ın bu hakikate bir başka şekilde işaret ettiğini ve onu başka bir şekilde beyan ettiğini görmekteyiz. Yani bir sahâbînin bir kanalla mümin olduğu ispat edildi. En azından imanın en açık belirtilerinden biri Hz. Ali'yi sevmektir ve ele alınan sahâbînin Hz. Ali'yi seviyor olmasıdır. Biz önceki programda okuduğumuz pasajlardan birinde sahâbenin büyüklerinin İmam Ali'yi diğer sahâbeden daha çok sevdiğini görmüştük.

Kur'ân-ı Kerim ise bu hususta bize bir başka kaide veriyor. Kur'ân sahâbenin biat etmiş olmalarının yeterli olmadığını söylemektedir. Ağaç altında biat edenlerin tümünün mümin olduğuna delil olmadığını söylüyor. Ben bazı televizyon kanallarında bazı sözler duyuyorum ve bu lafları onların cehaletlerine veriyorum. Zira ilim ehlinden olsalardı böyle sözler söylemezlerdi. Çünkü bunlar şu iddiada bulunuyorlar:

Ağaç altında iman edenlerin hükmü hakkında Allah-u Teâlâ “O ağacın altında sana yeminle bağlılık söz verirlerken bu müminlerden Allah razı olmuştur” (Fetih, 18) buyurmaktadır. Allah-u Teâlâ onlardan razı olduğuna göre bunlar cennet ehlindendir. Yani bir başka ifadeyle imandan kaynaklı olarak ağacın altında biat etmek kişinin cennete girmesi için yeterli sebeptir. Ancak bunlar Fetih Sûresi'nin 10. âyetini unutmuş gibidirler.

“اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْراً عَظ۪يماً۟ / Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah'a vermiş oluyorlar, Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur, Allah'a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir.” (Fetih, 10)

Öyleyse iki kısma ayrılmaktadırlar. Ağacın altında biat eden herkesten Allah razı olmuş ve onlara büyük bir ödül vermiş değildir. Durum onların iddia ettiği gibi değildir. Hz. Resûlullah'a (s.a.a.) biat edenler iki kısma ayrılmaktadır.

Sunucu: “اِذَا جَٓاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِۢ / Münafıklar sana geldiklerinde, tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin, derler” (Münâfıkûn, 1)

Seyyid Kemal Haydarî: Birinci kaide ile iman ile nifakı birbirinden ayırt ediyoruz. Bu ikinci kaide ile de bir sonraki adıma geçiyoruz. Örneğin sahâbînin imanı sabit oldu. Bir başka ifadeyle Resûlullah'a biat eden mümin olmak yeterli mi? Hayır. Aksine bu biat üzere devam etmeli ve biatini bozmamalı. Kur'ân-ı Kerim açık bir şekilde diyor ki biat edenler de iki kısma ayrılmışlardır. Bir bölümü biatlerine sadık davranmış ve hayatları boyunca o hâl üzere kalmışlardır. Bir bölümü ise biatlerini bozmuşlardır.

Âyetin son bölümü şöyledir: “Allah'a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir” Yani mutlak değildir. Biatine vefa edenlere Allah büyük bir ecir verecektir, yoksa mutlak değildir.

Bu konuda ikinci âyet ise Âl-i İmrân Sûresi'nin 144. âyeti.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِيْن مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئاً وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ/Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz? Kim geri dönerse bilsin ki Allah'a asla bir zarar vermiş olmayacaktır. Allah şükredenleri ödüllendirecektir.” (Âl-i İmrân, 144)

Öyleyse bu âyet-i kerime şöyle diyor: Sizin bir kıymete sahip olabilmeniz için Hz. Resûlullah'tan (s.a.a.) sonra gerisin geriye dönmemeniz gerekiyor. Âyet ‘‘geri dönenlerin olduğunu söylüyor'' demek istemiyorum. Kesinlikle böyle bir iddiam yok. Fetih Sûresi'nde geçen ilk âyet, biatin semeresini verebilmesi için ömrünün sonuna kadar bunun gereğince hareket etmesini dile getiriyor. Bu âyete göre Resûlullah'ın (s.a.a.) vefatından sonra gerisin geriye dönenler bu âyetin kapsamına girer mi girmez mi?

İşte burada sorulması gereken temel soru şu: Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) vefatından sonra acaba sahâbe kuşağı içinde gerisin geriye dönenler oldu mu, olmadı mı?

Sözü çokça uzatmak istemiyorum. Ancak bu hususta aktarılan birtakım rivayetlere işaret etmek istiyorum.

İlk rivayeti Sahîhü Müslim'den ve en son baskısından aktaracağız. Bu basım tahkikli, karşılaştırmalı, detaylı bir basımdır. Ayrıca rivayetlerin Kütübü Sitte, Müsnedü Ahmed, Sahîh-i İbn Hibbân ve diğer kaynaklarda da yer alıp almadığını bulunup da ortaya koyuyor.

Rivayet şöyledir:

İbn Ebi Müleyke şöyle der: Âişe'yi şunu söylerken duydum: Ben Resûlullah'ı (s.a.a.) ashabının arasında olduğu halde şöyle buyururken işittim: Ben havuzun başında olacağım. Sizden bana gelenleri gözeteceğim. Vallahi bana yakın gelmiş birtakım adamlar bölünecektir. Ben ‘‘Ey Rabbim bunlar benden ve benim ümmetimdendir'' diyeceğim. Yüce Allah da ‘‘Sen onların senden sonra ne yaptıklarını bilmezsin. Onlar gerisin geriye dönmekte devam ettiler'' diyecektir.[iv]

“Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” Yani câhiliyeye geri mi döneceksiniz? Kim boynunda biat olmaksızın ölecek olursa câhiliye ölümüyle ölür.

İkinci rivayet ise Ümmü Seleme'den.

Rivayet şöyledir:

Resûlullah (s.a.a.) ‘‘Ben sizin için Havuz'un başına önce varacağım. Bana bakın! Sakın biriniz gelip de kaybolmuş deve kovulur gibi benden kovulmasın.'' Ben de: Bu niçin? demeyeyim. Arkasından: Sen hakikaten bunların senden sonra neler icat ettiklerini bilmezsin, denilmesin. Ben de: Uzak olsunlar, demeyeyim, buyurdular.[v]

Demek ki sahâbe topluluğu içinde Hz. Resûlullah'tan sonra birtakım çirkin işler ihdas edenler olacaktır. Bir başka ifadeyle bunlar Hz. Resûlullah'ın sünneti üzere mi kalacaklar yoksa gerisin geriye dönerek irtidat mı edecek ve âyet-i kerimenin buyurduğu gibi biatlerini mi bozacaklardır?

Üçüncü rivayet yine Sahîhü Müslim'dendir.

Abdullah şöyle demiş: Resûlullah (s.a.a.) şöyle buyurdular: Ben Havuz'un başına sizden önce varacağım. Ve birtakım kavimler hakkında münakaşa edeceğim. Sonra onlar üzerine bana galebe çalınacak. Ben ‘‘Ey Rabbim bunlar benim ashabım! Ashabım, diyeceğim.'' Bunun üzerine ‘‘Sen onların senden sonra neler icat ettiklerini bilmezsin'' denilecek.[vi]

Bir de Sahîhü'l-Buhârî'ye bakınız.

Rivayet şöyledir: “Sehl b. Sa'd şöyle demiştir: …

Ben Ebû Saîd el-Hudrî üzerine şehâdet ediyorum ki, muhakkak ben de ondan bu hadisi işitmişimdir. O bu hadiste şunları da ziyâde ederek Peygamber'in şöyle buyurduğunu söylüyordu: Ben ‘‘Onlar bendendirler'' derim. Bana ‘‘Sen onların senin ardından neler ortaya çıkardıklarını bilmezsin'' denilir.

Ben de ‘‘Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar!'' derim.[vii]

İşte rivayet şöyle diyor: Sünnetimi ilk değiştiren Ümeyyeoğullarından bir kişi olacaktır. Bu konuyu inşallah ileride ele alacağız.

İkinci rivayet de Ebû Hureyre'den.

Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurdu: Havuz başına sahâbîlerden birtakım adamlar gelecekler ve oradan uzaklaştırılıp kovulacaklar. Ben de ‘‘Ey Rabbim! Onlar benim sahâbîlerimdir'' derim. Bana ‘‘Senin ardından onların dinde çıkardıkları bidatler hakkında senin hiçbir bilgin yoktur. Onlar arkalarına dönüp gerisin geri dinden çıkmış kimselerdir'' buyurur.”[viii]

Garip olan şudur ki bunlar Şia'nın sahâbenin irtidat ettiğine inandığını söylemektedirler.  İşte Buhârî'nin açık ve net metni, sahâbenin bir bölümünün gerisin geriye geri döndüklerini söylüyor!

Bir diğer rivayet ise bu sahadaki en önemli rivayetlerden olup Ebû Hureyre'dendir.

Hz. Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: Ben Havuz başında dikilip durduğum sırada bir zümre gördüm. Nihayet onları tanıdığım zaman benimle onlar arasından bir adam ortaya çıktı da onlara ‘‘Geliniz'' dedi. Ben ona ‘‘Bunları nereye götürüyorsun'' dedim. Adam ‘‘Vallahi cehenneme götürüyorum'' diye cevap verdi. ‘‘Bunların hâli, günâhı nedir?'' dedim. Adam ‘‘Bunlar senin ardından arkalarını çevirerek irtidat ettiler'' dedi.

Sonra ben Havuz başında bir zümre daha gördüm. Nihayet onları tanıdığım zaman yine benimle onlar arasından bir adam daha ortaya çıktı da bu topluluğa ‘‘Geliniz'' dedi. Ben ona da ‘‘Bunları nereye götürüyorsun'' diye sordum.

Adam ‘‘Vallahi ateşe götürüyorum'' diye cevap verdi.

Ben ‘‘Bunların günâhı nedir?'' dedim. Adam ‘‘Senden sonra bunlar dinlerine arkalarını çevirerek gerisin geri dinden çıkmışlardır'' dedi.

Ben bu Havuza yaklaşıp da geriye çevrilenlerden hiç kimsenin cehennemden kurtulacağını sanmıyorum. Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden yolunu bulanlar misali bunlardan da (tek tük) cehennemden kurtulanlar olabilir.[ix]

Hadiste geçtiğine göre bunların cehennem ateşine götürülmüş olmaları bunların bağışlanmayacağına delildir. Bunların şefaat vesilesiyle cehennem ateşinden çıkartılıp çıkartılmayacaklarına gelince ise bu ayrı bir konudur.

Hadiste geçen “خرج رجل من بيني وبينهم / benimle onlar arasından bir adam” bölümüyle ilgili olarak dipnotta şöyle geçer:

Hâfız (İbn Hacer) dedi ki: Adamdan murat, bununla görevli olan melektir.[x]

Bilemiyorum artık “racul” kelimesinden nasıl görevli melek sonucunu çıkardı? Hâlbuki hadisin zahiri, racul kelimesinin melek olmadığını gösteriyor. Zaten bu vazifeyi yerine getirme görevi bir meleğe tevdi edilseydi doğrudan melek denirdi. İşte bu kişi cennet ile cehennemi birbirinden taksim eden kimsedir. Bu konu inşallah ileride gelecektir. İşte bu insan, bu dünyada iman ile nifakın birbirinden ayırt edilme ölçütüdür. O, dünya hayatında iman ile nifak arasındaki en büyük faruk ve ölçüt olduğuna göre ahirette cennet ile cehennemi birbirinden ayıran insandır. Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır. “Herkesi simalarından tanır.”

Rivayet “Harace reculun/bir adam çıkar” diyor. Hâfız İbn Hacer raculden murad ‘‘bu işle görevli melektir'' demek zorunda kalıyor. Hâlbuki melekler ‘‘rical/adamlar'' taifesinden değildir. Bu oynamaya ve tahrife bakınız lütfen! Bu konu inşallah kendi özel mahallinde gelecektir.

Hadisten anlaşıldığına göre sahâbîler Havuzun başına zümreler olarak gelmektedirler. Yani bir veya iki zümre değildirler.

“فلا أُراه يخلص منهم /Ben bunların kurtulacaklarını sanmıyorum” bölümüyle ilgili olarak dipnotta şöyle diyor:

“Havuza yaklaşıp, ondan su içmeye çalışan ve geri çevrilen sahâbenin kurtulacağını sanmıyorum.”[xi]

Hadisin orijinalinde geçen “إلا مثل همل النعم / Ancak çobansız yolunu şaşıran deve sürüsünden” bölümünü kendiliğinden tefsir etmek istemiyorum. İbn Hacer el-Askalânî'ye müracaat etmek ve onun ‘‘cennete girenlerden muradın kimler olduğunu'' nasıl tefsir ettiğini görmek istiyorum.

Sunucu: Peki Kevser Havuzundan engellenenlerin sayısı az mı çok mu?

Seyyid Kemal Haydarî: Çünkü onlar sahâbeden çok azının Kevser Havuzundan engellendiğini söylüyorlar.  Hayır, sahâbe kuşağı içinde cennete giren ve havuz başına gelip de cennete giren azdır. Sahâbe kuşağının çoğunluğu Kevser Havuzundan engellenecektir.

İbn Hacer hadisin “فلا أُراه يخلص منهم إلا مثل همل النعم” bölümüyle ilgili olarak şöyle diyor:

Kevser Havuzuna gelip de ondan neredeyse içmek üzere olanlar ve Havuzdan engellenen kimselerdir. Hemel sözcüğü çobansız deve sürüsü demektir… Hadisin anlamı şudur: Kevser Havuzundan içenler oldukça azdır.[xii]

Sunucu: Çünkü develerden çobanı olmayan oldukça azdır.

Seyyid Kemal Haydarî: Yani hadis Kevser Havuzunun başına varıp da ondan su içenlerin diğerlerine oranla oldukça az olduğunu göstermektedir. Öyleyse sahâbe kuşağı içerisinde bidat ihdas etmeyenlerin sayısı sürüsüz deve gibi oldukça azdır. Şu sonuca rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Bidat ihdas edenler, ahitlerini bozanlar, gerisin geriye dönenler kesinlikle az değildirler. Çok olduklarını söylemesem de az değildir.    

Sunucu: “Ümmetin sana zulmedecek.” Bunlar çoğunluktadır.

Seyyid Kemal Haydarî: Önümüzdeki programda Allah'ın izniyle ikinci ve üçüncü merhaleye geçeceğiz. Yani İbn Teymiyye'nin “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” hadisine yaklaşımının ikinci ve üçüncü basamağına geçeceğiz. İbn Teymiyye'nin bu hadisin içeriğine muvafakat edip etmediğini göreceğiz. Bu hadisin içeriğini tartıştığını ve bu hadisin İmam Ali'nin menkıbe ve fazileti olarak kabul etmediğini göreceğiz. Buna da gücü yetmeyince başkalarını da bu fazilete ortak etmeye çalıştığını göreceğiz.    

Sunucu: Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e teşekkür ediyoruz. Değerli izleyicilerimize sizlere de teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Görüşmek üzere. Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhû.

Medya Şafak

[i] Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye, c. 4, s. 155, Müessesetü'r-Reyyân.

[ii] A.g.e., a.g.y.

[iii] A.g.e., a.g.y.

[iv] Müslim (h. 261), Ebü'l-Huseyn Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Nisâburî, c. 4, s. 119, Hadis No: 2194, Kitabü'l-Fazilet, Tahkik ve Tahric: Müslim b. Mhamud Osman es-Selefi, Dârü'l-Hayr.

[v] A.g.e., Hadis No: 2295.

[vi] A.g.e., Hadis No: 2297.

[vii] Sahîhü'l-Buhârî, c. 4, s. 206, el-Mektebetü's-Selefiyye.

[viii] A.g.e., a.g.y. Hadis No: 6586.

[ix] A.g.e., Hadis No: 6587.

[x] A.g.e., a.g.y.

[xi] A.g.e., a.g.y.

[xii] Fethü'l-Bârî bi Şerhi Sahîhi'l-Buhârî, c. 11, s. 578.

YORUMLAR

REKLAM