Emevi İslamı'nda Hz. Ali Düşmanlığı (3)

Esasında Muâviye Hz. Resûlullah’a (s.a.a.) lanet etmek istiyor, fakat açıktan yapamıyor. Muâviye’nin İmam Ali (a.s.) ve Ehl-i Beyt ile savaşı Allah Resûlü ile yapılan bir savaştır. O, Resûlullah (s.a.a.) ile savaşmaya gücü yetmediğinden Ali ile savaşmıştır.
GİRİŞ: 21.10.2020 09:44      GÜNCELLEME: 21.10.2020 09:44
Rasthaber -  Sunucu: Rahman Rahim olan Allah'ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah'adır. Salât ve selâm Allah'ın güvenilir elçisi Hz. Muhammed'e (s.a.a.), pak ve mutahhar Âl'ine, seçkin sahâbilerinin üzerine olsun. Değerli izleyicilerimiz sizleri de en içten duygularımızla selâmlıyoruz. Allah'ın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.  Mutârahâtün fi'l-Akide adlı programımızın yeni bir bölümüyle karşınızdayız. Değerli izleyicilerimiz, inşallah, Emevî İslamı'nın en önemli öğretilerini ortaya koyan birtakım hususların üzerinde durmaya çalışacağız. Önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi bu konuları ele almamızdaki amacımız, Muhammedî İslam'a sokuşturulmaya çalışılan şeyleri ayırt etmektir. ‘‘Allah'a yemin ederim ki ne cennet vardır ne de cehennem'' diyen Ebû Süfyân'ın sözü gibi. Hz. Muhammed'in (s.a.a.) ihlaslı ashabının bu şekilde sözlerle nitelendirilmesi hiç mümkün mü? Bundan dolayı Emevî İslamı ile Muhammedî İslam'ı birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor. Sizin adınıza değerli konuğumuz Sayın Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, diyoruz.

Seyyid Kemal Haydarî: Hoş bulduk Doktor. 

Sunucu: Allah ömrünüze bereket versin. Saygıdeğer Seyyid, önceki programda Emevî İslamı'nın en önemli ilkelerinden birinin İmam Ali ile savaşmak, O'na sövmek, buğzetmek ve hakaret etmek olduğunu belirttiniz ve Muâviye'nin de bu tür davranışlarda bulunduğunu açık ve net bir şekilde ortaya koydunuz. Acaba bu iddiayı ispatlayan net naslar var mıdır?

 Seyyid Kemal Haydarî: Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahman Rahim olan adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salât ve selâm Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun.

Sahâbe Okulu ve diğer adıyla Ehl-i Sünnet Okulu ile Emevîci İslam anlayışı aynı şey midir yoksa birbirinden ayrı şeyler midir? Bunun ayrımını yapmamız gerekiyor. Şunu hemen belirtelim; ‘‘Ehl-i Sünnet'' ifadesine ‘‘cemaat'' sözcüğünün eklenmesi Muâviye döneminde gerçekleşmiştir.

Tarihî kanıtlar, rivayet eksenli naslar ve üzerinde duracağımız hakikatler bu ikisini aynı kategoride değerlendirmemize olanak vermemektedir. Ehl-i Sünnet mezhebi veya Sahâbe Okulunun kendisine has temelleri ve kuralları vardır. Bu okulun en önemli ilke ve kaidelerinden birisi, ilk üç halifenin hilafetinin meşru olduğuna inanmaktır. Ancak bununla birlikte Sahâbe Okulu İmam Ali'ye ve Ehl-i Beyt'e saygı göstermekte, âlimlerin açıklamalarında geçen bütün faziletlerini kabul etmektedirler. Aynı zamanda İmam Ali ve Ehl-i Beyt'e (a.s.) karşı birtakım sorumlulukları olduğunu da kabul etmektedirler. Ancak Emevîci din anlayışına gelince, onların Ehl-i Beyt'e karşı tümüyle farklı bir tutum içine girdiklerini görmekteyiz. Onlar, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt'in her ne fazileti varsa bunları inkâr etmek için ellerinden gelen çabayı göstermektedirler. Bu ekol Ehl-i Beyt'in faziletlerini anmama, Ehl-i Beyt'e sövme ve buğzetme ve Ehl-i Beyt ile savaş esası üzerine kuruludur. Hatta Ehl-i Beyt'in kökünü kazıma temellidir. Biz bunu Yezid b. Muâviye'nin eliyle gerçekleştirilen Kerbelâ katliamında açık bir şekilde görmekteyiz. Şöyle ki Yezid, onların tümünü öldürmek istemişti. Onlardan geriye sadece İmam Zeynelâbidîn (a.s.) kalmıştır. Allah'ın selâmı O'nun üzerine olsun. Bu konu ileride ele alınacaktır.

Program girişinde yaptığımız bu tasnif sadece bana ait değildir. Bazı büyük âlimler de bu tasnifi yapar ve bu hakikate işaret ederler. Fethu'l-Bârî'nin müelllifi İbn Hacer bunlardandır.

O bu eserinde şöyle der:

İnsanlar iki grup idiler.  Bidat ehli olanlar oldukça az idi. Hz. Ali hilafete geçince yeni bir grup ortaya çıktı ve bu grup O'nunla savaştı. Sonra bu istek şiddetlendi, O'nu eksik görmeye ve küçük düşürmeye çalıştılar. Minberlerde O'na lanet etmeyi bir sünnet haline getirdiler. Hz. Ali'ye buğzetmek hususunda Hâricîler de onlara muvafakat ettiler ve işi ileri boyutlara götürdüler, nihayet O'nu tekfir ettiler… Böylece Ali hakkında insanlar üç gruba ayrılmış oldu: İlki Ehl-i Sünnet, ikincisi ehl-i bidatten Hâricîler ve üçüncüsü de Ümeyyeoğulları ve bağlılarından O'nunla savaşanlar.[i]

Dikkat ediniz lütfen! İbn Hacer, Muâviye olayından önce insanların iki gruba ayrıldığını söylüyor.

Bir diğer önemli nokta İmam Ali (a.s.) hilafete geçince üçüncü bir grubun ortaya çıkmasıdır. Bunlar İmam Ali (a.s.) ile savaşılması gerektiğine inanan bir grup idi. Hatta bu grup İmam Ali'nin ortadan kaldırılmasına inanıyordu. İnançsal ve düşünsel yönden ortadan kaldırılmaya çalışılması ise başka bir konudur. Lütfen “Minberlerde O'na lanet etmeyi bir sünnet haline getirdiler” cümlesine dikkat ediniz! Cümlenin anlamı açıktır. Bu ibareleri kullanan sıradan bir kimse değil, İbn Hacer el-Askalânî'dir!

Pasajdan da anlaşıldığı gibi insanlar İmam Ali (a.s.) hakkında başlangıçta iki grup idiler, sonra üçe ayrıldılar. 

İşte Ehl-i Sünnet dedikleri, bizim Sahâbe Ekolü dediğimiz ekoldür.  Bunlar İmam Ali'yi (a.s.) sever, O'na saygı gösterir ve İmam Ali'nin faziletlerini kabul ederler. Gerçi Ebû Bekir, Ömer ve Osmân'ın halifeliğinin meşru olduğunu da kabul ederler.  

Sunucu: İşte bunlar özel bir grubu temsil etmektedirler. 

Seyyid Kemal Haydarî: Bu üçüncü grup. İşte biz bu grubu ve bu grubun hususiyetlerini ve öğretilerini açıklamak istiyoruz. Bu yaklaşıma ‘‘Emevî metodu ve yaklaşımı'' diyoruz. Biz de zaten şu anda bu yaklaşımın ilk öğretisini ele alıyoruz. Yani İmam Ali'yi devre dışı bırakmak ve O'nunla savaşmak. Sizler de biliyorsunuz ki İmam Ali (a.s.) Ehl-i Beyt Okulunun inancına göre ilk halifedir. Hatta Resûlullah'ın hakiki ve şer´î halifesidir. Ehl-i Beyt Okulunun inancı budur. Sahâbe Ekolü ise Ali'nin Müslümanların imamı, dördüncü halife ve cennetle müjdelenen on kişiden birisi olduğuna ve O'nun hidayete eriştirilmiş dört halife arasında yer aldığına inanmaktadır. Yine O'nun hak imam olduğuna ve O'na karşı çıkanın ise bağî, dalalet ehli ve bidatçi olduğuna inanırlar. İşte âlimlerin açıklamaları. Ancak Ümeyyeoğulları ne yapmak istiyor? Onlar Hz. Ali'yi kâfir göstermek istiyorlar! Hz. Ali'ye lanet etmenin ve sövmenin, O'nunla savaşmanın ve O'nu tümüyle ortadan kaldırmanın sünnet olduğunu zihinlere yerleştirmeye çalışıyorlar! İşte bu konular boyunca bizim takip edeceğimiz genel çerçeve budur.

Sorunuza geçelim. Acaba bu konu hakkında bir tasrih var mıdır?

Önceki programda Sahîhü Müslim'den açık ve net bir pasaja işaret ettiğimizi hatırlatalım. Sahîhü Müslim'de bir rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetin senedine ihtiyaç duymamaktayız. Çünkü Sahâbe Okulu, Sahihü'l-Buhârî ve Sahîh-ü Müslim'de geçen bütün şeylerin sahih olduğuna inanmaktadır. Hatta sadece sahih değil, sahih hadislerin en sahihi olduğuna inanmaktadırlar. Bu hususa değerli izleyicilerin dikkat etmelerini istiyorum. Ben her ne kadar inanmasam da böyle bir kaynağa göre konuşuyorum.

Rivayet şöyledir:

Muâviye İbn Ebû Süfyân, Sa'd'a emir vererek şöyle dedi: ‘‘Ebu't-Turab'a sövmekten seni ne menetti?”[ii]

Lütfen iyice dikkat ediniz. Bazı muallik ve şarihler ‘‘Muâviye İbn Ebû Süfyân Sa'd'a emir vererek şöyle dedi'' cümlesine yoğunlaşarak itiraz etmektedirler: Bu hadiste Muâviye'nin Hz. Ali'ye sövmesini Sa'd'a emrettiğine dair açık bir ifade yoktur.

Aslında bu söz gelişigüzel söylenmiş ve mantıkî temeli olmayan bir sözdür. Ancak “Ebu't-Turab'a sövmekten seni ne menetti?” cümlesi her şeyi açıkça ortaya koyuyor. Yani açıkça Sa´d'a Hz. Ali'ye sövmeyi emrediyor!

Sunucu: Bu da zaten anlaşılıyor.

Seyyid Kemal Haydarî: Allah hayrınızı versin. Bu hadis Sahîhü Müslim'de geçmektedir. Bu akşam ise değerli izleyiciler izin verirlerse bu hakikati açık bir şekilde ortaya koyan bir nassı ele alacağız.

Sünen-i İbn Mâce; biz eserin Beytü'l-Efkâri'd-Devliyye baskısından rivayeti aktaracağız. Bu basımın en önemli özelliği Allâme Albânî'nin tashihlerini de içinde barındırıyor olmasıdır. Sünen-i İbn Mâce'yi incelemek isteyenler bu nüshayı dikkate alsınlar. Bildiğiniz gibi Allâme Albânî Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha ve Silsiletü'l-Ehâdîsi'z-Zaifa adlı iki önemli eserin müellifidir. Eserin önsözünde şöyle der:

Biz bu eserde Şeyh Muhammed Nâsırüddîn Albânî'nin Silsiletü'l-Ehâdîsi's-Sahîha ve Silsiletü'l-Ehâdîsi'z-Zaifa adlı eserlerinden yararlanarak her bir hadis hakkında onun değerlendirmelerini de naklettik.[iii]

Öyleyse burada geçen hadislerin başında sahih ibaresini buluyorsak bilelim ki bu tashih Allâme Albânî'ye aittir. Bizler Allâme Albânî'nin Selefi ekol içinde nasıl önemli bir konuma sahip olduğunu biliyoruz.

Rivayet şöyledir:

(Sahih) Bize Ali b. Muhammed rivayet etti ve dedi ki; bize Ebû Muâviye rivayet etti ve dedi ki; bize Musa b. Müslim, İbn Sâbit'ten -ki bu şahıs Abdurrahmân'dır.- rivayet ettiğine göre kendisi Sa'd bin Ebî Vakkâs'tan şöyle nakletmiştir:

Hac seferlerinden birisinde Muâviye gelince, Sa'd onun yanına vardı. Bir ara Ali'den bahsettiler. (Muâviye), Hz. Ali aleyhinde konuştu. Sa'd buna öfkelendi ve şöyle dedi: ‘‘Sen, bu sözü öyle bir kişi için söylüyorsun ki O'nun hakkında Resûlullah'ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu işittim: Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.

Yine Resûlullah'ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu da işittim: Ey Ali! Senin bana konumun Hârûn'un Musa'ya konumu mesabesindedir. Şu farkla ki benden sonra peygamber yoktur. Resûl-i Ekrem'in şunu da buyurduğunu işittim: Bugün sancağı öyle bir kişiye vereceğim ki O, Allah'ı ve O'nun Resulünü sever”[iv]

Hadisin girişindeki ‘‘Sahih'' değerlendirmesi Allâme Albânî'ye aittir.

Görüldüğü gibi bu rivayet Sahîhü Müslim'de geçen mesele ile bağlantılıdır.

Açıkça görüldüğü gibi aleyhte konuşan ve söven Muâviye'dir, Sa'd değil. Zaten Sa'd Hz. Ali'ye sövmekten kaçınan birisidir.

Öyleyse Sünen-i İbn Mâce'de geçen ve Allâme Albânî'nin değerlendirmesine göre sahih olan bu rivayet Muâviye'nin Hz. Ali'ye sövüp saydığına delalet etmektedir. Eğer sövme buğzetmenin delili değilse başka nedir delil acaba! Vallahi, ey azizlerim ne diyeceğimi bilemiyorum! Değerli izleyiciler günümüze kadar “Ehl-i Beyt Şiîleri ve bağlıları sahâbeye sövüyorlar” diyorlardı.  Bunlar için ne diyorlar? İşte bunlar, sahâbeye lanet ediyorlar! Minberlerde Hz. Ali'ye lanet ettiler ve onlarca yıl bunu genel bir uygulama haline getirdiler. 

Sunucu: Nihayetinde Ömer b. Abdülaziz bunu yasakladı.

Seyyid Kemal Haydarî: Altmış yıl sonra bunu yasakladılar. Sövme buğzun-nefretin en açık misdaklarındandır. Bunun en açık misdaklarından olduğuna göre Sahîhü Müslim'de geçen “Beni müminden başkasının sevmemesi ve münafıktan başkasının bana buğzetmemesi Ümmî Peygamber'in (s.a.a.) bana katî bir ahd-u peymanıdır” hadisini göz önüne aldığımızda, Muâviye'nin durumunda herhangi bir kuşku bulunur mu? Bu hadis bir hasr / özgülük ifadesidir. Arap dilini bilenler hasr edatlarının kullanıldığı cümlelerde kelamın anlamının açık olduğunu bilirler. Minberlerde Hz. Ali'ye lanet etmek Ali'ye buğzetmek değilse nedir? Lanet etmek yoksa Hz. Ali'yi sevmenin bir ifadesi mi? Yoksa Ali'nin sünnetini, kerametlerini ve faziletlerini ihya etmek midir? Sahîhü Müslim'den defalarca okuduğumuz bu hadisin açık ifadesine göre Muâviye, İmam Ali'ye buğzediyordu, buğzettiğine göre de münafıktır. Resûlullah'ın (s.a.a.) hadisinde ise herhangi bir ictihad söz konusu değildir. Yani Resûlullah (s.a.a.) ‘‘içtihad edip hata edenler'' diye bir grubu istisna etmemektedir. Değerli izleyiciler “içtihad etti ve hata etti”, “sahâbe arasındaki meydana gelen savaşları bir kenara koyunuz” ve “kim bir sahabîyi görürse…” gibi ifadelerin tümü Muâviye'yi, Benî Ümeyye'yi ve valilerini savunmak için ihdas edilmişlerdir.  Bunları Sahâbe Okulunun eserlerinden ortaya koymaya çalışacağız. Bir defa daha vurgulayayım ki Sahâbe Okulunun kaynaklarından “Sahâbenin Adaleti” ve “İctihad etti ve yanıldı” nazariyelerinin tümünün bu kabilden olduğunu ispatlayacağım. Bu iddiaların tümü Emevî akımının ihdas ettiği şeylerdir. Değilse Resûlullah'ın (s.a.a.) hadisinin nassıyla bağî olan bir kişi acaba nasıl adil olabilir ve bunlara rağmen böyle bir kimse hakkında ‘‘Allah razı olsun'' ifadesi kullanılıp cennet ehlinden olduğu ifade edilir? 

Muâviye'nin bu kötü sünneti başlattığı ve Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar devam ettiğinde herhangi bir kuşku yoktur. 

Sunucu: Çok güzel. Bunun vebali ona ait olduğu gibi Kıyamet Gününe kadar bu fiille amel edenlerin de günahı onun üzerinedir. 

Seyyid Kemal Haydarî: Şimdi bilemiyorum. Bu sıhah ve sünenlerde geçen naslar açık ve sarih olmasına rağmen bunları nasıl telif edebiliyorlar? Hadis “Kim güzel bir çığır açacak olursa sevabı ona aittir. Kim de kötü bir çığır açacak olursa bunun ve Kıyamet Gününe kadar bununla amel edenlerin vebali onun üzerinedir.” buyurmaktadır. 

Sunucu: Bu hadis hiçbir sahabî ve tâbiîni istisna etmiyor.

Seyyid Kemal Haydarî: Şimdi sahâbe konusuna girmek istemiyorum. Konumuz Emevî İslamı. Buna rağmen ‘‘Muâviye cennet ehlinden'' olabiliyor ve Muâviye ‘‘Allah razı olsun'' denenler kategorisine girebiliyor. İnsan gerçekten şaşırıyor. Hz. Ali (a.s.) sizin açınızdan en azından Resûlullah'ın (s.a.a.) halifelerinden dördüncüsü, Aşere-i Mübeşşere'den ve hidayete erdirilmiş halifelerden biri değil mi? Hâlbuki sizce Muâviye cennetle müjdelenen sahabîlerden değil. Öyleyse biri cennetle müjdelenen, diğeri ise Müslümanlığı dahi kuşkulu olan iki kişi arasında çıkan bir tartışmada…  Şimdi Muâviye'nin nasıl Müslüman olduğu hakkında konuşmak istemiyorum. Şimdi biz onun eylemlerini konuşuyoruz.

Sunucu: Vermek istediğiniz mesaj anlaşıldı. Sayın Seyyid, Sahîhü Müslim'de ve Sünen-i İbn Mâce'de geçen ve Allâme Albânî'nin sahih saydığı rivayeti okudunuz. Şeyh İbn Teymiyye'nin söz ve açıklamaları Selefî ekol nezdinde makbuldür. İbn Teymiyye Emevî İslamı'nı temsil etmektedir. 

Seyyid Kemal Haydarî: Şimdi kanıtlara girmek istemiyorum. Neticede Minhâcü's-Sünne'den İmam Ali'ye buğz ve Emevîlerin yapıp ettiklerini teyit kokusunun geldiğini ispat edeceğiz. Ona göre İslam, Emevîler döneminde aziz olmuştur! Hâlbuki Sahâbe Ekolü buna muhaliftir. Bu konu inşallah ileride gelecektir.

Sunucu: Sayın Seyyid, İbn Teymiyye ‘‘Muâviye'nin İmam Ali'ye (a.s.) buğzetmesi'' iddiasını doğruluyor mu? 

Seyyid Kemal Haydarî: Bu konu oldukça önemlidir. Değerli izleyicilerin dikkatlerini bir hakikate çekmek istiyorum. Sahîhü Müslim ve Sünen-i İbn Mâce'den işaret ettiğimiz bu hakikat acaba İbn Teymiyye'nin açıklamalarında geçmekte midir? İbn Teymiyye açık ve kesin olan hakikatleri dahi inkâr etmektedir. ‘‘Ben kimin mevlâsı isem bu Ali de onun mevlâsıdır.'' hadisi bu türdendir. O Müslümanlar arasında mütevatir olan hakikatleri dahi inkâr etmektedir. Nerede kaldı ki bu tür meseleleri inkâr etmeye kalkışmasın! Ancak buna rağmen geliniz, Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye'nin 5. cildine bakalım. Bu ibareyi daha önce okumuş idik. Ancak başka bir ibare ile bağlantı kurabilmek için bir daha okuyacağım:

Bu durum Muâviye'nin reayasının Ali'nin reayasından daha hayırlı olmasını gerektirir. Muâviye'nin reayası, Osman taraftarları idi. Onların içinde Nâsıbîler ve Ali'ye buğzedenler vardı. Her halükârda Osman'ın taraftarları ve Ali'ye buğzedenler, Ali'nin taraftarlarından daha hayırlı idi.[v]

Pasaja göre Muâviye'nin reayası içinde İmam Ali'ye buğzeden Nâsıbîler bulunmakta imiş.

Doktor müsaade ederseniz bir kelime ile de olsa “Nâsıbî”nin tanımını yapmak istiyorum. Bu terim onların sözlerinde çokça geçer. Ben bu sözcüğün tanımını kendi görüşümce sunmak istemiyorum. Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ'dan aktaracağım. Zehebî, İbn Hazm'ın tercüme-i hâlinde şöyle der:

99- İBN HAZM: …Ona düşmanlığı artıran hususlardan biri de ister geçmiştekilerden ister sonrakilerden olsun Benî Ümeyye emirlerinin taraftarı olması ve imametlerinin sahihliğine inanmasıdır. O en nihayetinde Nasıbîliğe nispet edildi.[vi]

Lütfen, İbn Hazm dediğimde veya İbn Hazm'dan bir metin okuduğumda kim olduğunu değerli izleyiciler bilsinler.

Dikkat ediniz lütfen. Âlimler ne söylediklerimin farkındadırlar. Buna göre âlimlerin bir bölümünün Emevîci din anlayışına eğilimleri ve meyilleri vardır ki bunlar Nasıbî'dirler. Bazısı böyle değildir, Nâsıbî olmayıp Ehl-i Beyt'in faziletlerine inanmaktadırlar.

Değerli izleyiciler bakınız. Bu sözün dipnotunda Allâme Şuayb el-Arnavut ne diyor:

Nasb: İmam Ali'ye buğzetmek ve Muâviye'ye dost olmaktır.[vii]

Nâsıbîlik sadece İmam Ali'ye buğzetmek değildir. Bunlar bir kimseye Nâsıbî dedikleri zaman Emevî akımının içinde yer almayı ve zorunlu olarak Ali'ye düşman olmayı kastetmektedirler.

Bu tanım ile Emevîlik anlayışının Hâricîlik anlayışından farklı olduğu anlaşılıyor. Hâricîler İmam Ali'ye buğzediyorlardı, ancak Hâricîlikte Muâviye'ye ve Emevîlere dost olmak gibi bir zorunluluk bulunmamaktadır. Nâsıbîlik nedir? Nâsıbî, İmam Ali'ye buğzeden ve Muâviye'yi dost edinen kimsedir. Ben öyle düşünüyorum ki şu konu anlaşılmıştır. Şeyh İbn Teymiyye “Aralarında Nâsıbîlerin ve İmam Ali'ye buğzedenlerin de bulunduğu” diyor. Nâsıbîlik nedir? İbn Teymiyye ‘‘Muâviye'nin reayasında Nâsıbîler bulunmaktadır'' diyor.

Nâsıbîler, Muâviye'yi dost edinenler ve Ali'ye (a.s.) buğzedenlerdir.

Değerli izleyiciler bir değerlendirmemi aktarmak istiyorum. Kalem erbabına, okuyuculara, analiz edenlere ve televizyonları dinleyenlere sesleniyorum. Bunlar Muâviye'yi veli edinmeyen herhangi bir âlim görseler hemen onu Râfızîlik ve zındıklık ile itham ederler. Bu temel bir meseledir. Yani bu akıma mensup olanların yanında ölçüt budur. Bu esasa göre sizler rical kitaplarını inceleyecek olursanız hakikati görür ve anlarsınız. Bunlar için birinin sika olabilmesi için İmam Ali'yi (a.s.) sevmiyor olması gerekmektedir. Hatta O'na düşman ve Muâviye'yi dost ve veli ediniyor olması gerekmektedir. Eğer bir kimse Hz. Ali'yi seviyorsa bu sevmekten kastımız ‘‘Ali'nin masumiyetine inanmak ve Resûlullah'tan (s.a.a.) sonra hak halife olduğuna inanmak'' değildir. Hz. Ali'yi sevmekten kasıt, faziletlerini kabul etmek ve Muâviye'den yüz çevirmektir. Yani bir kimse Hz. Ali'yi seviyor ve Muâviye'yi veli edinmiyorsa bu durumda bu şahıs Şiî olur. Televizyonlara bir bakınız lütfen. Bazı yazarlar ve hocalara bakınız. Bunlar açıkça “Bizler Ehl-i Beyt Okulundan değiliz, Şiî değiliz” dedikleri halde sadece Muâviye'yi eleştirdiklerinden veya İmam Ali'yi savunduklarından Şiî damgasını yemektedirler. Oldukça garip bir tutum ve metot! Değerli izleyicilerin buna dikkat etmeleri gerekiyor. Bunun birçok kanıtını ileride ortaya koyacağız.

Sunucu: Sayın Seyyid, Hâkim'in durumuna geçelim. 

Seyyid Kemal Haydarî: Bu konu ileride gelecektir. Hâkim'in durumu bu yaklaşımın en açık örneklerdendir. Bu şahıs sırf İmam Ali'nin faziletlerini zikrettiğinden -İmam Ali'nin imametine ve masumiyetine ve Resûlullah'ın nasla atanan şer´î hak halifesi olduğuna inanmadığı halde- ve O'nun kendi döneminin hak imamı ve O'na karşı çıkmanın bidat, sapıklık ve bağy olduğuna inanarak Emevî siyasetini eleştirmesi yüzünden Şiîlik ile itham edilmiştir.

Değerli aziz kardeşim önceki programlarda belirtmiştik. Hâkim en-Nîsâbûrî defalarca sahâbenin selâmetine, birinci, ikinci ve üçüncü halifenin halifeliklerinin meşru olduğuna inandığını belirttiği halde Emevî siyaseti ile uyumlu olmayan birtakım nasları naklettiğinden Şiîlikle suçlanmıştır.

Bakınız, Hâfız Zehebî Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ adlı eserinde şöyle der:

100: el-HÂKİM (Başlık) Muhammed b. Abdullah el-İmam Hâfız Nakıd Allâme Şeyhü'l-Muhaddisin… [viii]

Devamında şöyle der:

“O, eserler tasnif etmiş, hadis tahric etmiş, cerh ve tadilde bulunmuş, hadisin illetlerini belirtmiş bir şahsiyet idi. O ilmin deryalarındandı. Biraz da Şiiliği vardır.”[ix]

Lütfen Zehebî'nin ne dediğine bakınız. Azıcık Şiiliği vardır! Bunu nereden çıkardın ey Zehebî?

Ben bu Şiiliğin nereden geldiğini açıklayacağım.

İlerleyen sayfalarda Hâkim'in makamına işaret eder. Sonra da Şiiliğinin sebebini şöyle açıklar:

O, bazı hadislerin Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu iddia etmiştir. Tayr Hadisi, ‘‘Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır'' hadisi bunlardandır. Hadis ashabı bunu inkâr etmişlerdir.[x]

Hadis ashabı bu hadislerin ismete delalet ettiğini söylememişlerdir, sadece bu hadislerin sahih olduğunu söylemişlerdir.

Bu fazilet ve bu menkıbenin İmam Ali'ye (a.s.) ait olduğunu kabul ettiğine göre artık Şiî olmuştur! Bundan dolayı şöyle der:

… Bu kuvvetli bir hikâyedir. Öyleyse sen (ey Hâkim) Tayr Hadisini Müstedrek'te niçin tahric ettin?[xi]

Hâkim şöyle inanmaktadır: Eğer bu hadis sahih ise Hz. Peygamber'den sonra insanlar arasında Hz. Ali'den daha üstün hiçbir kimse yoktur. Zira Resûlullah “Allah'ım varlıklar içinde sana en sevimli gelenini bana gönder.” demişti. Hatta Enes -en hayırlı şahsın Ensar'dan olması için- İmam Ali (a.s.) oraya kaç defa gelmesine rağmen Resûlullah'ın huzuruna girmesine mâni olmuştur. Rivayet oldukça uzundur.

Buna rağmen sonunda Resûlullah (s.a.a.) ile kuş kebabını yiyen İmam Ali (a.s.) olmuştur. Eğer bu hadisin sahih olduğu kabul edilirse bu durumda hiç kimse Ali'den üstün olamaz. İlginç olan şudur ki Zehebî'nin kendisi “Ben Tayr Hadisini bir ciltte topladım”[xii] diyor.

Tezkiretü'l-Huffâz adlı eserinde ise şöyle diyor:

Tayr Hadisinin birçok geliş kanalı vardır. Onu ayrı bir eserde topladım. Bu hadislerin toplamı olayın bir aslının olduğunu ortaya koymaktadır.[xiii]

Bu sözler ona ait olduğu halde Hâkim'in bu hadisi tahric etmesine tahammül edememiştir. 

Sunucu: “Bu hadisi bu derece açık bir şekilde nasıl ortaya koyarsın!” diyerek şiddetli bir şekilde de kınamakta.

Seyyid Kemal Haydarî: el-Müstedrek'te Tayr Hadisinin senedinin sahih olduğunu nasıl söylersin! Hâlbuki Zehebî'nin kendisi Tayr Hadisinin pek çok kanalının olduğunu söylemektedir.

Tayr (kızartılmış kuş) Hadisinin geliş kanallarını bir ciltte topladım. ‘‘Ben kimin mevlâsı isem…'' hadisinin geliş kanallarını da bir ciltte topladım. Bu hadis bir öncekinden daha sahihtir. Müslim'in Hz. Ali'den naklettiği ‘‘Beni müminden başkasının sevmemesi ve münafıktan başkasının bana buğzetmemesi Ümmî Peygamber'in (s.a.a.) bana katî bir ahd-u peymanıdır'' hadisini de bir ciltte topladım. Bu hadis diğer ikisinden daha sahihtir.

Gerçi bu hadis üç hadisin en problemli olanıdır. [xiv]

Öyleyse Hâkim'in Şiiliği ve Râfızîliğinin sebebi nedir?

Ahmed… İbn Tâhir'den şöyle rivayet etmektedir:

Ben Ebû İsmail Abdullah b. Muhammed el-Herevi'ye Ebû Abdullah el-Hâkim hakkında sorunca şöyle dedi: O, hadiste sikadır, ancak pis bir Râfızî'dir.[xv]

Pis bir Râfızî olmasının nedeni ilk olarak Ali ile ilgili hadisleri nakletmesi ikinci olarak da Muâviye'den ve ehl-i beytinden aşırı bir şekilde yüz çevirmesidir.[xvi]

Sadece Muâviye'den değil oğlu Yezid'in de faziletlerinden yüz çevirmektedir. Ümeyyeoğullarının halifeleriyle yetinmesi gerekmekteydi! Şeyhü'l-İslam İbn Teymiyye'nin ifade ettiği gibi İslam'ın onların döneminde güç ve kudret bulduğu Ümeyyeoğulları ile böbürlenmeli ve onları övmelidir!

Sunucu: Bu güçten dolayı Kâbe yerle yeksan edildi, Müslümanlar öldürüldü!

Seyyid Kemal Haydarî: Harre olayı yaşandı. Âlimlerin ittifakı ile üç gün boyunca Müslümanların kanları mubah sayıldı!

Sunucu: Bu güç ve izzetten dolayı Ehl-i Beyt şehid edildi… 

Seyyid Kemal Haydarî: İmam Hüseyin öldürülürse öldürülsün… Şimdi bunların uzantıları da bazı bölgelerde Muharrem'in onuncu günü sevinç gösterileri yapmaktadırlar. Resûlullah'ın Reyhanesi ve Cennet Gençlerinin Efendisi Hüseyin b. Ali (a.s.) öldürüldüğü o günde sevinç gösterilerinde bulunup şenlik yapmaktalar! Yani onlar Hz. Ali'ye buğzetmekte ve Muâviye'yi de veli ve dost edinmektedirler. Beri taraftan Hâkim en-Nîsâbûrî ile İbn Ebi'l-Hadîd gibi kimseler de Şiîlikle itham edilmektedir. İbn Ebi'l-Hadîd'in kendisi Şerhü Nehci'l-Belâga'nın girişinde ilk üç halifenin meşruiyetine inandığını ve nas nazariyesine inanmadığını belirtmektedir. Hem de Şia'ya çok şiddetli bir şekilde karşı çıkmasına rağmen! Ancak bunlardan hiçbiri onlara yarar sağlamıyor! Çünkü İmam Ali'ye buğzetmediği müddetçe o Şiî'dir!

Sunucu: Öyleyse Resûlullah'ın ‘‘Ali hak ile birliktedir'' hadisini tashih edelim ve Resûlullah (s.a.a.) “Hak Muâviye iledir, Muâviye de nereye dönerse dönsün hak iledir.” demiştir diyelim!  

Seyyid Kemal Haydarî: Aynen ifade ettiğiniz şekilde… Emevî metodunun ikinci öğretisi de budur zaten. Bunu ilerleyen bölümlerde ele alacağız. Şöyle ki Resûlullah'ın dilinden Emevîleri övmek için uydurulan hadisleri incelerken bu konuya değineceğiz.

Değerli izleyicilere bir değerlendirmemi aktarmak istiyorum. Şöyle ki Emevî İslamı'nın ilk prensibi nasba inanmaktır. Yani İmam Ali'ye buğzetmek ve Muâviye'yi dost ve veli edinmek. Gerçi buğz ve dostluğun çeşitli mazharları vardır. Günümüzde hiç kimse İslam âlemi içinde İmam Ali'ye düşmanlığını açıktan ilan edememektedir. Çünkü böyle bir şey mümkün değildir. Bundan dolayı günümüzde -gerçi on veya yirmi yıl öncelerde bu türden sözler kullanılmazdı- artık yavaş yavaş şöyle denmeye başlandığını görmekteyiz. Ehl-i Beyt bizim gözümüzdür, biz de onları sever ve onlara saygı gösteririz. Âlimlerin geneli hakikaten de “قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى / De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.” (Şûrâ, 23) buyruğu gereğince Ehl-i Beyt'i sevmektedirler. Ancak bazıları İmam Ali'ye (a.s.) buğzetmektedirler. Dikkat ediniz, bazıları ise bir taraftan Ehl-i Beyt'i sevmekte diğer taraftan ise onların düşmanlarına, onlara buğzedenlere, hürmetlerini çiğneyenlere, onlarla savaşanlara tazim ve saygı gösteriyorlar! Bilemiyorum, bu ne yaman bir çelişkidir! Aranızda hikmet sahibi akıllı bir adam yok mu? Ali sevgisi ile Ali'ye (a.s) buğzetmeyi bir sünnet haline getiren ve O'na söven kimsenin sevgisini nasıl bir arada barındırabiliyorsunuz? İleride bu buğzun ve düşmanlığın birtakım görüntülerini açıklayacağız.

Şeyh İbn Teymiyye, Ömer'in katili Ebu Lü'lü'nün kâfir olduğunu, Allah'a ve Resûlüne buğzettiğini söyler. Ancak İmam Ali'nin katiline gelince ise onun, Ali'nin öldürülmesini Allah'ı istediğine inandığını söyler! Dikkat ediniz, olayı ‘‘ictihad etti ve hata etti'' ifadesiyle sunmaz. Sanki onun için bir mazeret arar gibi davranır. Gerçi işin sonunda ‘‘her ne kadar bidatçi ve dalalet ehli olsa da'' ifadesini de kullanır.

O şöyle der:

Ali'nin katili, Allah'ın Ali'nin öldürülmesini istediğine inanmaktaydı.

Şimdi lütfen aradaki farka dikkat ediniz! Ey kardeş bu hiç mantıklı mı? Minhâcü's-Sünne'nin 7. cildini ele alırken bu konuyu etraflıca inceleyeceğiz. Değerli izleyicilerimize bir borcumuz olsun. O, Ömer'in katilinin kâfir, Hz. Ali'nin katilinin ise Müslüman olduğunu söylüyor! Bu durum tam bir cehalet, karışıklık, sapıklık ve İmam Ali'yi hakkıyla tanımamadır. Bu da Müslümanların halifesi, diğeri de Müslümanların halifesi!

Sunucu: Dahası ikincisi Resûlullah'ın nefsi…

Seyyid Kemal Haydarî: Allah biliyor ki ben bu konuya girmek istemiyorum. Öteki Allah Resûlünün halifesi ise beriki de Allah Resûlünün halifesi. Bu Muhacirlerden ve Ensardan ise ötekisi de Muhacirlerden ve Ensardan. Bu Aşere-i Mübeşşere'den ise ötekisi de Aşere-i Mübeşşereden. Bu hidayete eriştirilmiş halifelerden ise ötekisi de aynı şekilde… 

Sunucu: Dahası ilki “Ali (a.s.) olmasaydı Ömer kuşkusuz helak olurdu” demiştir.

Seyyid Kemal Haydarî: İkinci halife hakkında “Seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder” diye bir hadis aktarılmış değildir.

Aziz kardeşlerim, bu hakikate dikkat ediniz lütfen. Nasb, düşmanlık, buğz ve savaşın birtakım mazharları vardır. Minhâcü's-Sünne'de İmam Ali, Hz. Betül, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt İmamları (a.s.) konularına değindiğimizde bu nasbın (düşmanlığın) mazharlarını göreceksiniz. Şimdi bazı özel yapılar ve bu akımı desteklemek isteyenler İbn Teymiyye'nin Ali b. Ebî Tâlib'i ve Ehl-i Beyt'i nasıl tazim ettiğini gösteren birtakım risaleler çıkarmaya başlayacaklardır. Bütün bunlar onun Emevî Ekolünden olduğu şeklindeki şüpheyi bertaraf etmek içindir.

Sunucu: Sayın Seyyid, siz İbn Teymiyye ile ilgili konuya işaret ettiniz…

Seyyid Kemal Haydarî: O şöyle diyordu:

Muâviye'nin reayası, Osman taraftarı idi. Onların içinde Nâsıbîler ve Ali'ye buğzedenler vardı.[xvii]

Eserin altıncı cildinde ise şöyle der:

Osman'ın taraftarları içinde Ali'ye sövenler vardı. [xviii]

Bilemiyorum, bu Hz. Ali'ye sövenler Osman'ın halifeliği döneminde mi İmam Ali'ye (a.s.) sövüyorlardı? Eğer bu böyle ise ortada büyük bir sorun var demektir. Yani üçüncü halifenin taraftarları İmam Ali'ye (a.s.) sövüyorlardı.

Sunucu: O dönemde kim İmam Ali ile savaşıyordu?

Seyyid Kemal Haydarî: Osman'ın taraftarları sonraki süreçte Muâviye'nin reayası oldular. Belki burada bir karine de vardır. O şöyle diyor:

“Osman'ın taraftarları içinde Ali'ye sövenler vardı. Minberlerde ve başka mahfillerde bunu açıktan yapıyorlardı.”[xix]

Yani minberlerde açıktan açığa İmam Ali'ye sövülüp lanet edilmesinde herhangi bir sorun olmuyordu. Bu da hiç kuşkusuz Muâviye döneminde vuku buluyordu. 

Sunucu: Sayın Seyyid sanki şöyle diyor: Bu sövenler Osman'ın taraftarları idi, bunları mazur görmek gerekiyor. Çünkü onların bir kutsiyetleri ve dokunulmazlıkları var.

Seyyid Kemal Haydarî: Bilemiyorum artık, eğer Şeyhü'l-İslam İbn Teymiyye'nin kastı bu sövme olayının Osman döneminde vuku bulduğunu belirtmek ise bu başlı başına büyük bir problemdir! Hangi aklı başında biri üçüncü halife Osman döneminde minberlerde Hz. Ali'ye açıktan sövüldüğünü ve üçüncü halifenin de buna sessiz kaldığını iddia edebilir?

Öyleyse metnin sahih yorumu şöyledir: İbn Teymiyye'nin muradı, Osman taraftarlarının sonradan Muâviye'nin reayasını teşkil ettiğini vurgulamaktır. Minberlerde açıktan lanet edilmesi ifadesi de açıktır. Yani özel mahfillerde İmam Ali'ye sövüyor değiller. Sizler de biliyorsunuz ki o dönemin minberleri günümüzdeki bazı özel minberler gibidir. Sizler de bazı şehirlere gittiğinizde bazı minberlerin Vakıflar Bakanlığı'na bağlı olduğunu görürsünüz.  Bu tür minberlere çıkıp konuşanlar ancak reisin izni ve onun benimsediği görüşler çerçevesinde konuşabilirler.

Lütfen dikkat ediniz. Çünkü İslam beldelerindeki minberler Ehl-i Beyt Okulunun bulunduğu minberlerden tümüyle farklıdır. Ehl-i Beyt Okulunda minberlerde bulunanlar ve konuşanlar dini temsil etmezler. Bunlar ancak kendi düşüncelerini söylerler. Hiç kimsenin ‘‘ben tümüyle Ehl-i Beyt Ekolünü temsil ediyorum'' deme gibi bir hakkı yoktur. Nitekim ben de şu anda konuşuyorum.  Ben kendim için söyleyeyim. Ehl-i Beyt Ekolünün görüşleridir, diye bir iddia da bulunamam. Nitekim bazı cahiller televizyon kanallarına çıkıp ‘‘Bizler Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'i temsil ediyoruz'' demektedirler. Bu yetkiyi sizlere kim verdi ki siz bir milyar Müslümanı temsil ettiğinizi söylüyorsunuz? Ben bunu onların cahilliklerine veriyorum. Bu durumu birçok İslam ülkesinde görmekteyiz. Suudi Arabistan bu ülkelerden biridir. Suudi Arabistan'da minberlerde konuşanların tümü Vakıflar Bakanlığına bağlı birer memurdur.  Onların ağızlarından dökülen her ne varsa dinî müessese, o söz ve açıklamalardan sorumludur. Biz dinî müessesenin onlara bunu emrettiğini söylemiyoruz. Ancak cahil bir insanın dahi ağzından çıkmayacak birtakım sözler söylemekte ve normal bir insanın yapamayacağı fiilleri işlemektedirler ve Vakıflar Bakanlığı da buna ilişkin hiçbir tavır ve tutum ortaya koymamaktadır. Ziyâd b. Ebih'in, Kerbelâ'da İbn Ziyâd ve Ömer b. Sa'd'ın yaptıkları karşısında onlar nezdinde Müminlerin Emiri olan Yezid hiçbir şey yapmış mıdır?

Sunucu: Onların yaptıklarına yeşil ışık vermiştir.

Seyyid Kemal Haydarî: Eğer yeşil ışık verilmemiş olsaydı onlar böyle bir şeyi hiç yapabilirler miydi?

Şeyh İbn Teymiyye açık bir şekilde Muâviye'nin reayasını teşkil eden Osman'ın taraftarlarının Müslümanların minberlerinde İmam Ali'ye sövüp lanet ettiğini onaylamaktadır.  

Sunucu: Çok güzel. Sayın Seyyid, Muâviye ve Benî Ümeyye'ye nispet edilen bu olayın doğruluğunu vurgulayan başka âlimler var mıdır?

Seyyid Kemal Haydarî: Allah mükâfatınızı versin. Vakit daraldığından sadece bazı âlimlere işaret edeceğim. Bunu açıkça söyleyenlerden birisi el-Medâinî'dir.

Hâfız ez-Zehebî Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ adlı eserinde şöyle der:

 113- EL-MEDÂİNÎ:

Allâme Hâfız Sadık Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Abdullah b. Ebû Seyf el-Medâinî el-Ahbarî. Bağdat'ta yaşamıştır… Siyer, meğazi, ensab ve eyyamü'l-Arab sahalarında eşsiz bir konuma sahipti. Anlattıkları şeyler tasdik edilirdi ve “aliyyü'l-isnad” idi. Hicretten sonraki 132 yılında dünyaya gelmiştir.[xx]

Görüldüğü gibi Emevîlerin son dönemlerinde dünyaya gelmiştir. Yani Benî Ümeyye'nin hüküm sürdüğü döneme uzak değildir. Örneğin hicrî 7. asırda dünyaya gelmiş değildir.  Bakınız ne diyor:

Yahya b. Maîn ona “Ey Ebü'l-Hasan nereye?” diye sorunca “Şu kerim zatın yanına” dedi… Yahya ‘‘Sikadır, sikadır, sikadır'' dedi.

Ben de ey babacığım bu kim idi? diye sorunca o “Medâinî idi” dedi.[xxi]

Yahya b. Maîn'in hakkında üç defa ‘‘sikadır'' dediği kişi, Medâinî'dir.

Eserin bir başka yerinde ise şöyle der:

Medâinî aktarmaktadır: Ben Memun'un huzuruna vardım. Ona Hz. Ali hakkında birtakım hadisler rivayet ettim. O da Benî Ümeyye'ye lanet etti. Bunun üzerine dedim ki ‘‘Bana el-Müsenna b. Abdullah el-Ensârî rivayet etti ve dedi ki: Ben Şam'da idim. Ne Ali'nin (a.s.) ne de Hasan'ın (a.s.) ismini duyuyordum. Sürekli olarak Muâviye, Yezîd ve Velîd isimlerini işitiyordum. Bir adamın kapısına uğradım. Adam “Hasan'a su ver” diyordu. Ona “Sen çocuğuna Hasan adını mı taktın?” diye sorunca O “Benim çocuklarım Hasan, Hüseyin ve Cafer'dir. Şam ahalisi çocuklarına Allah'ın halifelerinin isimlerini takıyorlar, sonra da çocuklarına lanet ediyor ve sövüyorlar.” dedi. Ben de bunun üzerine dedim ki ‘‘Ben de senin Şam ehlinin en hayırlısı olduğunu sandım. Ancak cehennem ehli içerisinde senden daha şerlisi yoktur.'' [xxii]

Yani sika, sika, sika ve âlî isnad olan bir zat bir hadis aktarmaktadır.

Şam coğrafyasındaki kültürü görebiliyor musunuz? Ne İmam Ali'nin ne de Hz. Hasan'ın ismi anılıyor. Hakikaten bazı yerlerde ne Ali, ne Hasan Hüseyin ne de Cafer ismi bulunmaktadır. Yani o dönemin Şam'ında yaygın isimler Muâviye, Yezîd ve Velîd idi!

Pasajda bizim için kanıt olan cümle “Şam ahalisi çocuklarına Allah'ın halifelerinin isimlerini takarlar. Sonra da çocuklarına lanet eder ve söverler” bölümüdür. Bakınız çocuklarına Allah'ın halifelerinin isimlerini takan kimseler Şam ahalisidir. Râvî Ümeyyeoğulları hakkında değil de Şam ahalisinin tutumlarından bahsetmektedir.

Şam'daki genel kültürü görebiliyor musunuz? Adam çocuklarına Hasan ve Hüseyin adını takıyor ki onlara lanet etmeyi ve sövmeyi unutmasın! Çünkü eğer çocuğuna Yezid ismini verecek olursa Hasan ve Hüseyin'e lanet etmeyecek ve lanet etmeyi hatırlamayacak! Ancak oğluna Hasan ismini verince her aklına geldiğinde Hasan b. Ali'yi (a.s.) lanet ve sövgü ile anacak! İşte Muâviye'nin yetiştirdiği Şam ahalisinin sahip olduğu Emevî terbiyesi böyle! Tabii biz o dönemin Şam ehlinden bahsediyoruz. Yoksa günümüzdeki Şam ahalisi bu tür sözleri söylemeyecek kadar yüce ve saygındırlar.  Günümüzün Şam ahalisi kesinlikle Ehl-i Beyt'i seven kimselerdir. Değerli izleyicilerden ricam şudur ki konuşmalarımda geçen Şam ahalisi ifadesinden o dönemin Şam ahalisini anlasınlar.

Pasajdan da anlaşıldığı gibi mesele oldukça açıktır. Bunlar Hz. Ali'ye ve Ehl-i Beyt'e lanet eden ve hakaret eden Nâsıbîlerdir. Bir nesil, belki de birkaç nesil bu kültür ile yetişmiştir. Dahası günümüze kadar da etkileri sürmüştür. Bu ilk şahıstı.

İşaret etmek istediğim ikinci şahıs İkdü'l-Ferîd'in müellifi el-Endülüsî'dir. O şöyle der:

Hasan b. Ali vefat edince Muâviye haccetti. Medine'ye girdi ve Resûlullah'ın minberine çıkıp Ali'ye (a.s.) lanet etmek istedi.[xxiii]

Bu metin İbn Mâce'de okuduğumuz metnin aynısıdır.  

Sunucu: Nefsinin bu isteğini yerine getirmek istiyor.

Seyyid Kemal Haydarî: Resûlullah'a (s.a.a.) öğrencilik yapan Ali'nin (a.s.) eliyle yapılan minberde bunu yapmak istiyor!

Sunucu: Esasında Hz. Resûlullah'a (s.a.a.) lanet etmek istiyor, fakat açıktan yapamıyor.

Seyyid Kemal Haydarî: Dilinize sağlık. İnşallah bu konu ileride gelecektir. Muâviye'nin İmam Ali (a.s.) ve Ehl-i Beyt ile savaşı Allah Resûlü ile yapılan bir savaştır. O, Resûlullah (s.a.a.) ile savaşmaya gücü yetmediğinden Ali ile savaşmıştır. Eğer o, Resûlullah (s.a.a.) ile savaşacak olsaydı İslam'dan çıkacaktı. Şimdi Emevîci din anlayışına sahip bazı kimselerin açıklama şekliyle bunu söylemek istiyorum. Zira bunlar diyorlar ki Ehl-i Beyt taraftarları, Resûlullah'ın sahâbesine lanet eden ve onların makamlarını küçük düşürmeye çalışanlar aslında Resûlullah'a (s.a.a.) muhalefet ediyorlar. Çünkü bu ilim bize sahâbe kanalından gelmiştir. ‘‘Sahâbeden birine lanet eden veya söven kuşkusuz Resûlullah'a (s.a.a.) sövmüş olur.''  Peki siz bu sözleri neden İmam Ali (a.s.) hakkında söylemiyorsunuz? Bu sözleri neden Muâviye hakkında söylemiyorsunuz? Muâviye, Ali'ye (a.s.) sövmeyi bir sünnet ve bir gelenek haline getirmiştir.

Sunucu: O, Ebû Turab künyesini sırf Resûlullah (s.a.a.) seçtiğinden dolayı lanet etmeye çalışmıştır.

Seyyid Kemal Haydarî: Dilinize sağlık. Bu künye İmam Ali'nin en çok sevdiği künye idi. Bu künyeyi sened açısından sahih rivayetlere göre Resûlullah (s.a.a.) kendisine takmış idi.

Devamında şöyle diyor:

Resûlullah'ın minberinde Ali'ye lanet etmek istedi. ‘‘Kendisine burada Sa'd b. Ebî Vakkâs da bulunmaktadır. Onun da buna rıza göstereceğini sanmayız. Ona bir elçi gönder ve görüşünü al'' denince Muâviye ona elçi gönderdi. Bu isteğini ona söyleyince Sa'd şöyle dedi: ‘‘Eğer bunu yapacak olursan kuşkusuz ben mescidden çıkarım. Bir daha da asla mescide geri dönmem.''

Muâviye Hz. Ali'ye lanet etme isteği karşısında kendisine hâkim oldu. Nihayet Sa'd vefat etti. Sa'd vefat edince Muâviye minberde Hz. Ali'ye lanet etti. Valilerine de Ali'ye lanet etmelerini yazdı. Onlar da bunu yerine getirdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in zevcesi Ümmü Seleme Muâviye'ye şu mektubu yazdı: Sizler minberlerinizde Allah'a ve Resûlüne lanet etmektesiniz. Bunun sebebi sizin Ali b. Ebî Tâlib'e lanet etmenizdir. Ben Allah ve Resûlünün Ali'yi sevdiğine tanıklık ederim. [xxiv]

Sahîhü Müslim ve Sünen-i İbn Mâce'de okuduğumuz meselenin aynısı.

Nihayetinde nefsinde bir ukde olarak kalan bu arzusunu yerine getirdi. Yani Resûlullah'ın (s.a.a.) minberinde Ali'ye lanet etme arzusunu yerine getirdi. İşte Resûlullah'ın, rüyasında kendi minberinde zıplayan maymunlar ve şecere-i melûne olarak gördüğü kimseler bu kimselerdir! İnşallah bu konu ileride etraflıca ele alınacaktır. Değerli izleyicilerin bana biraz sabretmelerini istiyorum. Sahih hadiste de geçtiği üzere: “Benim sünnetimi ilk değiştiren Benî Ümeyye'den bir fert olacaktır.” Allâme der ki bununla kastedilen Muâviye'dir ve bunu açıkça söyler. O halifeliği melikliğe çeviren kimsedir, der. Halifeliği saltanata dönüştürenin Muâviye olması hadisi sabit değildir. Ancak “Benim sünnetimi ilk değiştiren Benî Ümeyye'den bir fert olacaktır” hadisinden kasıt Muâviye'dir.

Ümmü Seleme ‘‘Siz Ali b. Ebî Tâlib'e lanet etmekle Allah'a ve Resûlüne lanet etmektesiniz.'' diyor.

Sunucu: Resûlullah (s.a.a.) bunu açıkça dile getirerek şöyle buyurmuştur: “Kim bana söverse Allah'a sövmüş olur. Kim Allah'a söverse Allah-u Teâlâ onu burnundan cehennem ateşine sürükler.”

Seyyid Kemal Haydarî: İşte Ümmü Seleme bunu söylüyor.

İbn Abdurrrabih devamında şöyle diyor:

Âlimlerden birisi çocuğuna şöyle demiştir: Ey yavrucuğum! Dünyanın inşa ettiği her ne varsa din onu yıkar. Dinin inşa ettiği her ne varsa dünya da onu yıkar. Görmez misin ki bir topluluk alçaltmak için Ali'ye lanet ettiler ama aslında alnından tutup göğe çektiler.[xxv]

Onların tâbi ve bağlıları bugün de vardır. Daha bugün buraya gelirken Necef-i Eşref'te Müminlerin Emiri Ali'nin haremine birkaç metre uzaklıkta bir patlama meydana geldi. Baba ne ise oğul da o olur! 

Sunucu: Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey sizlere çok çok teşekkür ediyorum. Siz değerli kardeşlerimize de teşekkürlerimizi takdim ediyoruz. İnşallah bir sonraki programda görüşmek üzere. Allah'a emanet olunuz. Es-selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhû.

Medya Şafak



[i] Askalânî (h. 852), Ahmed b. Ali b. Hacer, Fethu'l-Bârî Şerhü Sahîhi'l-Buhârî, c. 7, Hadis No: 3649 Kitâbü Fazâili's-Sahâbe, Menâkıbu'l-Ensâr, Menşuratu Muhammed Ali Baydûn, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut-Lübnan.

[ii] Sahîhü Müslim, c. 979, Hadis No: 2404, Kitâbü Fazâili's-Sahâbe, Babu Fazâili Ali b. Ebi Talib.

[iii] İbn Mâce (h. 273), Sünen, s. 7, Edisyon: Beytü'l-Efkâri'd-Devliyye yayınevinden bir grup.

[iv] Sünen-i İbn Mâce, c. 1, s. 88, Hadis No: 121.

[v] İbn Teymiyye, Minhâcü's-Sünneti'n-Nebeviyye, c. 5, s. 466, Tahkik: Muhammed Reşad Sâlim, Suudi Arabistan, 1411.

[vi] Zehebî, Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 18, s.  184- 201, Tahkik: Allâme Şuayb Arnavut ve Muhammed Nuaym, Müessesetü'r-Risale. Yedinci baskı.

[vii] A.g.e., a.g.y.

[viii] Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 17, s. 163.

[ix] A.g.e., c. 17, s. 165.

[x] A.g.e., c. 168.

[xi] A.g.e., a.g.y.

[xii] A.g.e., a.g.y.

[xiii] Tezkiretü'l-Huffâz, c. 2, s. 103.

[xiv] Siyerü Alâmi'n-Nübelâ, c.17, s.169.

[xv] A.g.e., a.g.y.

[xvi] Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 17, s. 175.

[xvii] Minhâcü's-Sünneti'Nebeviyye, c. 7, s. 466.

[xviii] A.g.e., c. 6, s. 201.

[xix] A.g.e., a.g.y.

[xx] Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 10, s. 400, 113. no.lu tercüme-i hâl.

[xxi] A.g.e., s. 401.

[xxii] A.g.e., s. 402.

[xxiii] Endülüsî, Ahmed b. Muhammed b. Abdurabbih, el-İkdü'l-Ferîd, c. 5, s. 114 Tahkik: Abdülmecid et-Tarhînî, Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut.

[xxiv] A.g.e., a.g.y.

[xxv] A.g.e., a.g.y.

YORUMLAR

REKLAM