Dinler ve İnsanlar

Ancak onların avam olmayanları genellikle çocukluk döneminden başlayan telkinler sebebiyle ve küfür ortamında büyümeleri sonucunda batıl olan dinlerinin hak olduğu konusuna yakinle inanmışlardır.
GİRİŞ: 02.02.2020 09:54      GÜNCELLEME: 02.02.2020 09:54
Rasthaber -  Dikkat edilmesi gereken nokta şudur; dinler arası diyaloglar ve esasen her türlü karşılıklı tartışma konuları bir sonuca varamaz. Çünkü tartışma sırasında her iki taraf da kendisinin hakikate ulaştığını ve karşısındakinin hakikati anlamada kusur ettiğini düşünür. İnsanoğlunun ruhu tanıdık şeylere alıştığı ve onları evrensel ifadeler olarak gördüğü için tartışmayı gerçekleştiren kimseler vazifelerini sadece alışkın oldukları şeylerle örnekleri uyumlu bir hale getirerek konunun ispatlanması gerektiğini düşünürler. Ancak dikkat edilmelidir ki, birçok dini ifade evrensel değildir. Dinimizden bir şeyi onlarla mukayese edemeyiz ve kendi bilgilerimizin ispatı için onlara yönlendiremeyiz.

Eğer konu zaruri bir hale gelirse bilmeliyiz ki, mantığımız peygamberlerin mantığıyla aynı bile olsa karşı tarafın kabul etme ihtimali yoktur. Çünkü tartışılan kimse avam halktan biriyse yenilme durumunda âlime başvurması gerekir. Eğer âlim ise tarih boyunca kendisinden daha âlim olanların kendisi gibi düşündüğünü görmüştür.

Gayet açıktır ki, her din ve mezhep teoloji sistemini kendisini haklı ve diğer dinleri batıl çıkaracak şekilde düzenleyip hazırlar. Dinlerin bu konudaki hazırlıklarından biri de kırmızıçizgi çizip yasak bir bölge oluşturarak sorun yaratacak konuları o bölgede kalmasını sağlamaktır.[1]

Her din ve mezhebin takipçileri kendilerini araştırmacı ve diğerlerini de taklitçi görmektedir. Karşılarındakine en ufak bir yorum hakkı tanımadan kendi dinlerinin ve mezheplerinin kaynaklarını kolayca yorumluyorlar.

İnançlar ve kaynaklar arasındaki bağlantı hakkında şu hususa dikkat etmek zaruridir; insan hiçbir zaman kendi inançlarını kaynaklarla gözden geçirmez ve başlangıçta duygular ve taklit üzere bir şeye inanır. Ondan sonra kaynakları inandığı yönde tefsir eder.

Her din ve mezhep, müşterek olmayan konuları anlamsız ve batıl görmektedir. Mesela; bir Katolik “Dini hayatında Allah’ı yiyor”dediği zaman bu söz Hıristiyan olmayan bir kimse için anlamsızdır. Ancak o Katolik’in kendisi için bir anlamı vardır. Çünkü o şuna inanmaktadır (birincisi;) Aş’â-i Rabbani’de kullanılan ekmek ve şarap, hakikatte[2]Mesih’in eti ve kanıdır. (İkincisi;) Mesih, hakikaten tanrıdır. (Sonuç olarak) o ekmekle şarabı yiyen, gerçekten tanrıyı yemektedir. Hıristiyanların tanrıyı yemekteki hedefleri onunla birleşmektir. Ancak bu davranış Yahudiler ve Müslümanlar açısından hurafeden başka bir şey değildir. Müşterek olan konular, müştereklik çerçevesinde makbuldür. Tıpkı Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’da olan; insanın dua ile Allah’ın iradesini değiştirebileceği inancı ya da Hz. İbrahim’in kendi oğlunu kesme kıssası gibi. Her dinin ilahiyatçıları kendilerini bu konuları daha çok ve daha iyi kabul edilecek şekilde açıklamakla sorumlu görürler.[3]

Her din kendi takipçileri için bağlayıcıdır. Bu hakikat İmam Humeyni (ra), Muhammed Gazali ve Şehit Murtaza Mutahhari (ra) gibi şahsiyetlerin değerli eserlerinde geçmiştir. Merhum İmam Humeyni Mekasib-i Muharreme[4] konusunda bir münasebetle diğer dinlerin takipçileri hakkında önemli hakikatlere değinmiştir ve bu da kendi döneminin önde geleninin düşüncesinin derinliğini gösterir. İmam Humeyni (ra) dinlerin takipçilerini avam ve avam olmayan diye ikiye ayırarak şöyle buyurur:

“Açıktır ki onların avam kesiminin zihninden dinlerinin aksi bir şey geçmez. Bilakis onlar aynı Müslümanların avamları gibi kendi dinlerinin doğruluğuna ve diğer dinlerin batıl olduğuna yakin etmişlerdir. Aynı bizim avamlarımızın telkinler sebebiyle ve İslami ortamda büyümeleri neticesinde aksi zihinlerinden geçmeyecek şekilde kendi dinlerinin hak ve diğer dinlerin batıl olduğuna emin olmaları gibi, onlarında avamı bu şekildedir. Bu iki grubun bu açıdan bir farkları yoktur. Yakin eden kimse kendi yakinine tabi olmakta mazurdur. İsyankâr ve günahkâr değildir. O, bu yaklaşımından dolayı cezalandırılamaz.”

İmam Humeyni (ra) açısından onların avam kesiminden olmayanları da kendilerine yapılan telkinler sonucunda batıl olan dinlerinin hak olduğuna yakin etmeleri açısından avamdan bir farkları yoktur. Bu konuda onların mazur olmalarına değinilmemiştir:

“Ancak onların avam olmayanları genellikle çocukluk döneminden başlayan telkinler sebebiyle ve küfür ortamında büyümeleri sonucunda batıl olan dinlerinin hak olduğu konusuna yakinle inanmışlardır. Öyle ki, ne zaman aykırı bir şeyle karşılaşsalar onu başından beri yetişmiş oldukları şekilde kendi akıllarıyla reddederler. Şu halde Yahudi ve Hıristiyan âlimi de tıpkı Müslüman âlimi gibi başkalarının delillerini doğru görmemekte ve o delillerin batıl olduğu onun açısından zaruri olmuştur. Zira onun dini kendi nezdinde zaruridir ve aksi bir şeye ihtimal vermemektedir.

Evet, onların içerisinde mazur olmayan kimse, dininin aksine ihtimal verdiği halde inat edip, onu incelemeyen kimsedir. Tıpkı İslam’ın başlangıcında Yahudi ve Hıristiyan âlimleri arasından bazılarının böyle olduğu gibi.”

İmam Humeyni (ra) açıklamalarının sonunda görüşünü şöyle toparlıyor:

“Kısacası kâfirlerin de tıpkı Müslümanların cahilleri gibi bazıları mazurdur ve bunlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Kâfirlerin bazıları ise mazur değildir. Yerine getirilmesi gereken usul ve furu-i din vazifeleri; âlim, cahil, mazur ve mazur olmayan olarak bütün mükellefler arasında müşterektir. Kâfirler dinin usulü ve furuundan dolayı cezalandırılacaklardır. Ancak genel anlamda değil de, aleyhlerine gösterilecek olan delillerle bu iş gerçekleşecektir. Furu-i dinden dolayı Müslümanların cezalandırılması nasıl mazur ve mazur olmayan için aynı şekilde değerlendirilmiyorsa, aklın ve adalet mezhebinin verdiği hüküm gereğince kâfirlerin de durumu tam olarak böyledir.”

İmam Humeyni’nin bu görüşüne destek olarak Muhammed Gazali’nin sözlerine bir bakalım:

“İnsanların çoğu çocukken iman etmişlerdir ve imanlarının sebebi ise sadece babalarını ve öğretmenlerini taklit etmek olmuştur. Çünkü onlara karşı iyi bir düşünce içerisindedirler. Onların kendisi de kendilerini çokça övmüş ve başkaları da onları överek muhaliflerini kötülemiştir. Onlar kendi inançlarına sahip olmayanların başlarına gelen bin bir çeşit kıssalar anlatmışlardır. Mesela; falan Yahudi kabrinde köpek şekline dönmüştü veya falan Rafızî domuza dönüşmüştü. Buna benzer görülen rüyaları anlatmışlardır. Dolayısıyla çocukların içinde kıssalarda kötülenen kimselerin nefreti coşmaktadır. Sonuçta kendi inancının doğru olduğuna dair en ufak bir şüphe bile duymaz. Çocuk yaştaki eğitim taşın üzerine resim çizmek gibidir. Çocuklar bu inançlar üzerine gelişip büyürler ve onu kalplerinde sağlamlaştırırlar. Büyüdüklerinde de artık şüphe için hiçbir yol bulunmayan kesin bir inanç üzere kalırlar. Bu yüzden, Hıristiyanların, Rafızîlerin, Zerdüştlerin ve Müslümanların çocukları babalarının hak veya batıl olan inançları üzere buluğa ermektedirler. Bu inançlara öylesine bağlıdırlar ki, doğransalar bile inançlarından vazgeçmezler. Oysaki inançları için hakiki veya zahiri anlamda bir delilleri de yoktur. Aynı şekilde, müşrik esirler İslam’ı tanımadıkları halde bir müddet Müslümanlarla yaşadıktan sonra İslam’a meyledip Müslümanlar gibi olmaya başlıyorlar ve Müslümanların inançlarını kabul edip onların ahlakına bürünüyorlar. Bütün bunlar sadece taklitten ve örnek almaktan kaynaklanmaktadır. Tabiatlar ve özellikle de çocuklarla gençlerin tabiatı örnek almak üzere yoğrulmuştur. O halde şu sonuç çıkmaktadır; kesin ve kendinden emin bir inanç, delillere ve ilmi tartışmalara bağlı değildir.”[5]

Şehit Mutahhari de Adl-i İlahi kitabının dokuzuncu bölümünde “Gayr-i Müslim’in Hayır Ameli” başlığı altında risk dolu bu konuda şöyle demiştir:

“Biz, günlük dilde kullanılan şekilde “Filân Müslüman’dır veya değildir” derken, işin gerçekliğine bakmayız. Coğrafi açıdan, İslâm’ın baskın olduğu bir yörede yaşayan ve veraset yolu ile ana-babadan Müslüman oldukları söylenen kimseleri Müslüman olarak adlandırır, buna karşılık yine aynı ölçülerle, başka bir dine bağlı olan veya gerçekte dinsiz olanı da “Gayr-i Müslim” olarak adlandırırız.

Bilinmelidir ki; ne Müslüman ne de Gayr-i Müslim sayılma açısından bu nitelemenin fazlaca değeri yoktur. Çoğumuz taklit Müslümanı, coğrafya Müslümanıyız. Anamız-babamız Müslüman oldukları ve halkı Müslüman olan bir yörede doğup büyüdüğümüz için Müslümanız. Gerçekten değeri olan ise gerçekliğe dayanan İslâm’dır. Demek oluyor ki önce hakikat karşısında teslim olup, gönül kapısını hakikate açmak gerekir. Böylece hakikat karşısında teslim olur ve amelleri de yerine getirir. Bir yandan araştırma ve soruşturma, diğer yandan da hakikati bulunca gönülden ve önyargılarla direnmeksizin, taassup ve bağnazlık göstermeksizin kabul ettiği bir İslam olmalıdır.

Bir kimsede teslim sıfatı olursa, iyi niyetli ise, ancak bazı mazeret ve sebeplerle İslâm gerçeği ona gizli kalmış ise, bu bakımdan da kusursuz ve özrü makbul ise, Allah asla böyle bir kimseyi cezalandırmaz ve cehennemden kurtulur…”[6]

O, ele aldığı bu uzun ve zor konunun sonunda Gayr-i Müslimlerin mazur olan çoğunluğunu iyi amelinden dolayı azaptan kurtulacağını ve mükâfatı hak ettiğini şu şekilde anlatmaktadır:

“Ebu Ali Sina ve Sadr’ul Müteallihîn gibi İslâm filozoflarına göre, hakikati kabul etmeyenlerin birçoğu mazurdur (kendi kusurları olmaksızın hakikate erişememişlerdir) ve mazur olmayanlardan değillerdir. Bunlar, Allah’ı tanıyamamış ve bilememişlerse, cennete giremeseler bile azap da görmeyeceklerdir. Eğer Allah’a ve ahirete inanıyorlar ve Allah rızası için hâlis niyetle ve Allah’a yakınlaşma kastı ile hayırlı amel işliyorlarsa, bu amellerinin mükâfatını göreceklerdir. Bedbahtlığa mahkûm olacaklar yalnızca mazur olmayanlardır.”[7]
ehlader

 [1]     Mesela; Hıristiyanlıkta teslis konusunu incelemek ve Ehl-i Sünnet’te sahabeleri eleştirmek yasak bölgedir.

[2]     Protestanların inancına göre mecâzi olarak Mesih’in eti ve kanıdır.

[3]     Şiaların Allah için beda hâsıl olması konusundaki inançları, Ehl-i Sünnet için kabul edilebilir bir şey değildir. Ancak onlara şöyle açıklanırsa durum değişebilir; Azamet sahibi Allah’ın zatı için bedanın hâsıl olması, aynen rıza ve gazabın O’nun için hâsıl olması gibidir. Aynı şekilde Ehl-i Sünnetten olan bir şahsa kendisinin de Hz. Hızır’ın ömrünün ve gaybetinin uzunluğuna inandığını hatırlatmamız halinde Hz. Mehdi’nin ömrünün ve gaybetinin uzunluğunu kabul etmesi mümkün olacaktır.

[4]     el-Mekasib’ul Muharreme, birinci baskıda c.1 s.133-134; ikinci baskıda s.200

[5]     İlcam’ul Avam en ilm’il Kelam (Beyrut: Dar’ul Kitab’ul Arabi, 1406), s.115-116.

[6]     Mecmua’yı Asar, c.1, s.293.

[7]     Aynı, s.342.

YORUMLAR

REKLAM

İLGİLİ BAŞLIKLAR

REKLAM