Ayetullah Kemal Haydari: Perşembe Günü Faciası (Kırtas Hadisi) (3)

Eğer durum böyle olmuş olsaydı kuşkusuz Resûlullah (s.a.a.) da “Allah mükâfatınızı versin”, “Allah sizleri bolluğa kavuştursun”, “Peygamberinizi ne de çok sevindirdiniz” derdi. Ancak hadise böyle değildir. Allah Resûlü bu sözler karşısında mahzun oluyor, kedere gark oluyor. Dahası “Bir peygamberin yanında münazaaya girişmek olur şey değildir!” diyor. Sonra da “Kalkın gidin!” diyor.
GİRİŞ: 17.12.2019 09:44      GÜNCELLEME: 17.12.2019 09:44
Rasthaber -  Sunucu: Değerli izleyiciler “Mutarahatün fi'l-Akide” adlı programımızın yeni bölümünde sizleri Allah'ın selâmıyla selâmlıyoruz. Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e hoş geldiniz, diyorum. Saygıdeğer Seyyid, konular birbiriyle bağlantılı ve programın vakti de oldukça kısa. Ele alınması gereken bazı sorular duruyor ve önceki programda sunulan bilgilerin özetine de ihtiyaç duyuyoruz. Allah Resûlü'nün meclisinde bazı sahabîlerin takındığı tavra ve tutuma ilişkin ileri sürülen mazeretleri zikretmiştiniz. Acaba bir önceki programın özetini sunabilir miyiz?

Seyyid Kemal Haydarî: Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınır ve Rahmân ve Rahim olan Adıyla ve O'nun yardımıyla programımıza başlarım. Salât ve selâm Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.a.) ve tertemiz Âl'ine olsun. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum.

Allah Resûlü'nün o mecliste bulunanlara yönelik açık ve net bir emrinin mevcudiyeti hususunda hiçbir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Bu emir de kendisine “kalem kâğıt getirilmesidir'' ki kendisi de getirilen bunlarla yazı yazacaktır. Ben bu vakıayı münakaşa edebilecek bir Müslümanın olabileceğini düşünemiyorum. Resûlullah (s.a.a.) kendilerine asla sapmamaları için bir yazı yazdırmak amacıyla hokka ve kalem getirilmesini istedi. Bu açık ve net emir karşısında iki tavrın ortaya konulduğunu gördük.

O mecliste iki tür tavır gösterilmiştir: Bir tarafta “Getirin de Allah Resûlü (s.a.a.) sizin asla sapmamanız için bir yazı yazsın'' diyenler ile bu isteğe, yani Allah Resûlü'nün açık emrine ve sözüne karşı çıkanların tavrı. Bunlar Resûlullah'ın (s.a.a.) acıların tesiri altında olduğunu veya sayıkladığını söyleyerek tutumlarına bahane üretmeye çalışmışlardır. Bir diğer ifadeyle bu grup, Allah Resûlü'nün hareketlerinin, aklî durumunun normal olmadığını söylemiş ve kuşku oluşturmuştur.

Bu nokta dikkate alınması gereken temel bir husustur.

Buradan hareket ederek bir nükteye işaret etmek istiyorum. Konumuz İkinci Halifenin bu sözleri olsa da mevzumuz belirli bir şahsa özgü değildir. Olayı şahsileştirmek istemiyorum. Ben bu olaydan ve olayda gösterilen tutumlardan bahsetmek istiyorum. Bu sözleri söyleyen şahsın İkinci Halife veya başka biri olması o kadar da önemli değildir.

Önceki programda işaret ettiğimiz üçüncü noktada bazılarının, Halife Ömer'in bu sözleri ve tutumu için mazeret ileri sürmeye ve çıkış yolları bulmaya çalıştığını gördük. Kimileri “bunun çıkış yolu nedir'' demiş, bir bölümü ise “mazeret'' tabirini kullanmıştır. Nitekim bizler bu kişilerin cevap verme konusunda bir çıkmaza düştüklerini belirtmiştik.

Burada da İmam Nevevî'nin el-Minhâc'da geçen sözlerine değinmiştik. O bu eserinde cevap sadedinde etraflıca açıklamalar yapmış ve bazı sahabîlerden sâdır olan bu davranışlar için mazeret üretmeye çalışmıştır.

O şöyle der:

Ömer'in bu mesele hakkındaki sözü kelâm uleması tarafın­dan ittifakla onun faziletine ve derin anlayışına delil sayılmıştır.[1]

Defalarca belirttik, şimdi de tekrar vurgulayalım ki mesele belirli bir şahsa münhasır değildir. Konumuz İkinci Halife'nin tutumları, halifeliği ve hükümeti değildir. Burada İkinci Halifenin neler söylediğini, neye inandığını, görüşlerinin neler olduğunu ele almıyoruz. Bu ayrı bir konudur. Konumuz Allah Resûlü'nün emri karşısında bazı sahâbîlerin ortaya koyduğu bu tavır ve tutumdur. Bu tavrı İkinci Halife veya başka birisinin ortaya koymuş olmasının hiçbir önemi bulunmuyor.

Yazar'ın “Ömer'in bu mesele hakkındaki sözü, kelâm ulemâsı tarafın­dan ittifakla onun faziletine ve derin anlayışına delil sayılmıştır” cümlesinin sonuna bir soru işareti getirmemiz gerekiyor. Böyle bir ittifakın bulunduğunu nereden çıkardın? Âlimlerin açıklamaları için bir araştırmaya ihtiyaç vardır.

Değerli dostlar bu sözün ilginç olduğunu belirtmiştik. Allah Resûlü'nün emrine muhalefet etmek fazilete ve derin kavrayışa mı delâlet etmektedir? Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzâb, 36) “O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahiyden başka bir şey değildir.”(Necm, 3-4) ve “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah'tan korkun.” (Haşr,7)

Allah Resûlü'ne muhalefet etmenin bir insanın faziletine ve derin kavrayışına delâlet etmesi makul bir şey midir? Eğer bunu kabul edecek olursak O'na itaat eden insanın davranışının da uygun bir davranış olmadığını söylemeliyiz. Kur'ân-ı Kerim “Resûle itaat eden Allah'a itaat etmiş olur”, “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlüne itaat edin” buyurmaktadır. Bu itaat ictihâd kaydıyla sınırlı değildir. Yani eğer bu emirde bir maslahat görürseniz amel edin, yok değilse amel etmeseniz de olur, şeklinde değildir. Zira ayet-i kerime niçin Allah Resûlü'ne itaati Allah'a itaate atfetmektedir. Allah'a itaat de kayıtlı mıdır yoksa mutlak mıdır? Allah'a itaatte bir istisna yok ise aynı şekilde Resûlullah'a (s.a.a.) itaatte de sınır yoktur. Bundan dolayıdır ki Allah-u Teâlâ “Resûle itaat eden Allah'a itaat etmiş olur” buyurmaktadır. Kur'ân-ı Kerim “Bakınız hele! Bu emrin hikmeti nedir? Bu emri uygulayacak olursanız gelecekte nelerle karşılaşacağınıza bakın, uygun görmezseniz ictihad etme hakkınız vardır!” mı diyor? Bütün bu düşünceler Kur'ân naslarına aykırıdır.

Sunucu: Esasında en âlim ve en fakih insan, Allah Resûlü'nün görüşüne en yakın kimsedir.

Seyyid Kemal Haydarî: Dahası Allah Resûlü'nün reyine tam teslimiyet gösterendir. Şunu demek istiyorum: En faziletli, en derin kavrayışlı ve en salih insan, Allah Resûlü'ne tam teslim olandır. “O'na tam bir teslimiyet gösterin.”

Nevevî'nin değindiği ikinci husus şuydu:

Çün­kü Ömer Hz. Peygamber'in Müslümanlar için tahammülü güç, terk edildiği takdirde cezayı gerektiren birtakım şeyler yazdıracağından, nas ile sabit olan bu deliller karşısında ictihada da mecal kalmayacağından endişe ederek “Bize Allah'ın Kitabı yeter” demişti.[2]

Herhalde şöyle demek istiyor: Resûlullah (s.a.a.) Allah-u Teâlâ'nın “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez” sözlerine muhalefet etmek istiyordu. “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” 

Diğer bir ifadeyle, bunu söylemek bana oldukça ağır geliyor ama bütün bu açıklamalar okuyucunun düşüncesinde, İkinci Halife veya o tavrı gösteren bu topluluk ümmete karşı Allah Resûlü'nden hatta Allah-u Teâlâ'dan daha merhametliydi algısını oluşturuyor! “O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm, 3-4) Bunlar bir şeyden korkacaklar da Allah Resûlü o şey hakkında endişeye kapılmayacak, olur şey mi? Allah'a and olsun ki bu açıklamalara hüsnüzan ile baksak dahi bunlar şairin şu şiirinde geçen kimselere benzemektedirler:

Bir şeyi koruyayım derken birçok şeyi zâyi ettin.

Bunların açıklamalarının nereye vardığına dikkatlice bir bakınız. Bunlar güya sahâbeyi müdafaa etmeye çalışıyorlar! Ancak Allah Resûlü'nün makamına hakaret ettiklerinin farkında değiller!

İmam Nevevî devamında şöyle demektedir:

Zira Allah-u Teâlâ “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ve “Bugün size dininizi tamamladım” buyurmaktadır. Ömer bun­lardan İslam dininin kemâle erdiğini, bu ümmetin dalaletten yana amanda olduğunu anlamıştı.[3]

Bu cemaat Kur'ân-ı Kerim'i okuduktan “Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ve “Bugün size dininizi tamamladım” ayetlerine vâkıf olduktan sonra şöyle dediler: Ümmetin hakkında korkuya düşecek ve endişe edecek bir şey yoktur ki bizim için yazacağın yazıya ihtiyaç duyalım! Ey Allah'ın Resûlü! Sen bize asla sapmamamız için bir şey yazmak istiyorsun. Allah hayrını versin! Biz zaten asla sapmayacağız, hakkımızda endişeye düşme!

Bu ifadeyi kullanmak istemiyorum ama bu sözlerin vardığı nokta şudur: Ey Allah'ın Resûlü! Sen meseleleri karıştırıyorsun, sen yanılgı içindesin! Sen bizim dalalete düşeceğimizden korkuyorsun, oysa elimizde Kur'ân-ı Kerim var. Bu ise senin bizim için yazdırmak istediğin şeyden daha önemlidir.

Diğer bir ifadeyle doğrudan risâlet makamını yanılgıya düşmekle itham ediyorlar. Peygamberleri mübarek ömrünün son günlerinde “Gelin! Size bir şey yazayım!” diyor, bunlar ise bu grubu ve cemaati savunmak adına “Ümmet dalalete düşmekten emniyet içindeydi. Dolayısıyla da böyle bir yazıya ihtiyaç duymamaktaydılar!” diyor! Resûlullah (s.a.a.) böyle bir şeye ihtiyaç var, bunlar ise ihtiyaç yok, diyorlar! Bu da bir nazariye… Nas mukabilinde ictihad nazariyesi işte buradan başlıyor. Bu tavrın garazkâr bir tavır olmadığını, bir ictihad olduğunu kabul etsek dahi bunun nassın bulunmadığı bir meselede ictihad etmek kabilinden olmadığını görmemiz gerekiyor. Bu ictihad Allah Resûlü'nün açık ve net emri karşısında yapılan bir ictihaddır.

Dördüncü nokta: İş­te Ömer, O'na kolaylık olsun diye yukarıda beyan olunan cevabıyla iktifayı münasip gördü…[4]

Ömer'in bütün bu sözlerinin ve eylemlerinin nedeni aslında Resûlullah'a (s.a.a.) karşı merhametiydi! Resûlullah'ın içinde bulunduğu atmosfer, hastalıkla boğuştuğu ve sıkıntı çektiği bir atmosferdi. Ömer ise bu havayı dağıtmak istedi!

El-cevap: Eğer bu söze ve bu tutuma bu mantık hâkim olsaydı kuşkusuz Resûlullah (s.a.a.) bu grubun tavrını kabul eder ve onaylardı.

Bunlar diyorlar ki: Allah Resûlü bu grubun bu çabasını görünce onların davranışlarını onayladı ve kabul etti.

El-cevap: Eğer durum böyle olmuş olsaydı kuşkusuz Resûlullah (s.a.a.) da “Allah mükâfatınızı versin”, “Allah sizleri bolluğa kavuştursun”, “Peygamberinizi ne de çok sevindirdiniz” derdi.

Ancak hadise böyle değildir. Allah Resûlü bu sözler karşısında mahzun oluyor, kedere gark oluyor. Dahası “Bir peygamberin yanında münazaaya girişmek olur şey değildir!” diyor. Sonra da “Kalkın gidin!” diyor. Yani onları bu meclisten kovuyor. Allah aşkına iyiliğin karşılığı iyilik değil midir? Onlar Allah Resûlü'nün meşakkate düşmemesini ve yorulmamasını istiyorlar, Resûlullah (s.a.a.) da “Çıkın gidin, bir peygamberin huzurunda tartışılmaz!” diyor.

Bütün bu açıklamaların toplamından şu anlaşılıyor: Aslında İmam Nevevî böyle biri değil. Kendisi büyük bir âlim, hatta allâmedir. Burada yaptığı açıklamaların kalibresinden daha yukarıda bir şahsiyettir. Ancak bunun dışında da başka çıkış yolu bulamıyor! Çünkü bu hatalı tavrı savunmak zorunda hissediyor kendisini. Zira dinî anlayışını hiçbir sahâbîden hatalı bir davranış sadır olamaz kuralı üzerine yerleştirdiğinden mazeretler ve bahaneler üretmek, çıkış yolu aramak zorunda kalıyor. Eğer bu yorum ve tevilleri Ehl-i Beyt İmamları için yapsaydık kuşkusuz bunlar şöyle derlerdi: Bu sözler adalete ve insafa sığmayan açıklamalar olup hadisin zâhirine de aykırıdır!

Fakat bunlar sahâbenin amelî masumiyeti anlayışından hareket etmektedirler. Teorik olarak masumiyet nazariyesini kabul etmeseler de pratikte sahabe için masumiyete inanıyorlar.

Sunucu: Saygıdeğer Seyyid, mazeretler şu ana kadar belirtmiş olduklarınızla mı sınırlıdır yoksa daha geniş ve daha kapsamlı mazeretleri de var mı?

Seyyid Kemal Haydarî: Sorunuz önemlidir. Programın süresi sınırlı olduğundan ve birçok konuyu da ele almamız gerektiğinden bazı hususları özetleyerek geçmek zorundayız. Emin olunuz ki önümüzde şu anda yirmi dolayında kaynak ve Hz. Resûlullah'ın huzurunda bu davranışı gösteren grubun davranışını aklamak için ileri sürülen onlarca mazeret var. Ancak bunların hepsini ele alamayız. Beri taraftan tamamını ele alamayız diye de hepsini kenara da atamayız.

Bu mazeretlerden birisi Ebü'l-Abbas el-Kurtubî'nin (h. 656) el-Müfhimü li-mâ Eşkele min Talhisi Kitabi Müslim adlı eserinde geçmektedir. Yazar şöyle diyor:

“Bana kürek kemiği ve kalem (yahut tahta ile kalem) getirin! Size bir daha ebediyen sapmamanız için bir şey yazayım buyurdu.” buyruğuna gelince, “getirin” ifadesinin orada bulunan herkese yönelik bir emir ve talep oluşunda herhangi bir kuşku bulunmamaktadır.[5]

Resûlullah'ın (s.a.a.) bu buyruğunun açık ve net bir emir olduğunu söyledik.

Birileri “Hayır, belki de sahâbe bunu anlamamıştı” diyebilir. İmam Kurtubî ise bunun açık bir emir olduğunu söylüyor. Yani bu emir istihbâbî veya mendub bir emir değildir. Aksine uyulması vacip bir emirdir. Orada bulunanların hepsi Resûlullah'ın (s.a.a.) istediği şeyleri getirmekle yükümlüydü.

Doğrudur, bu emir usûl ilminde de geçtiği üzere vacib-i kifaî idi. Birkaç kişi veya bir kişi bu emri yerine getirecek olsaydı sorumluluk hepsinin üzerinden kalkacaktı. Ancak bu emri hiçbiri yerine getirmediğinden hepsi günahkâr oldu.

Yazar devamında şöyle diyor:

Orada bulunan herkesin bu emri yerine getirmesi bir haktır.[6]

Gerçekte eserin ibaresi mi bu şekilde yoksa bir yanlışlık mı var, bilemiyorum. Çünkü bu bir hak değil, orada bulunanlara yönelik bir tekliftir. Belki de “fe-kâne hakkun” ibaresinden sonra bir “alâ” harf-i cer edatı vardı ve bu sonradan düştü. Zira bu durumda anlam şöyle olur: Sorumluluk olarak bir yükümlülüktür.

Zira bir emir karşısında hak değil teklif ve yükümlülük vardır. Emri yerine getirme olgusunu mecliste bulunanların bir hakkı olarak görecek olursak bu emir karşısında bir serbestlik de ortaya çıkmış olur. Yani yapsan da olur yapmasan da gibi bir anlam doğar. Hâlbuki Resûlullah'ın (s.a.a.) emri karşısında Allah-u Teâlâ'nın “Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Resûlüne uyun.” (Enfâl, 24) buyruğu itaati şart koşmaktadır.

Hangi davet bundan daha açıktır? Bu bir zorunluluktur. Pasajda geçen hak kelimesine mevcut olmayan “alâ” harf-i cerrini ekleyecek olursak metin doğru olur. Zira biz Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) bu emrinin orada bulunanlara yönelik bir teklif ve yükümlülük olduğunu söylüyoruz.

Devamında şöyle diyor:

Özellikle de bu emrin ardında “sonrasında asla sapmamanız için” ifadesi bulunmaktadır. Ancak Ömer ve yanındakilere bu emrin vaciplik ifade etmediği, yapılsa daha uygun düşer anlamında (aslah), irşâd kabilinden olduğu zâhir oldu.[7]

Emirden sonra “sonrasında asla sapmamanız için” ifadesinin varlığını da göz önüne alacak olursak bunun detaya ilişkin ikincil bir emir değil, ümmetin geleceğine yönelik son derece önemli ve hayatî bir buyruk olduğunu anlarız. Azizlerim, eğer Hz. Resûlullah (s.a.a.) bu emrini yazsaydı ve içindekiler de uygulansaydı kuşkusuz kendisinin irtihalinden sonra meydana gelen acı hadiselerin birçoğu gerçekleşmezdi. Bundan dolayıdır ki Hz. Resûlullah (s.a.a.) “Benden sonra asla sapmamanız için…” diyor.

Meselenin kişisel olmamasından kastımız işte budur. Bu tutum bir akımdır, bir yönelim, bir metottur. Yazar Resûlullah'ın (s.a.a.) sözüne teslim olmak zorunluluk arz etmez diyor. Tarihî akışa, İkinci ve Üçüncü Halife ve azgın grubun lideri Muaviye'nin dönemlerinde gerçekleşen olaylara baktığınız zaman işte bunları görürsünüz. Tarihsel olayların akışında etkin olan hususun bu Peygamber tasavvuru olduğunu görebiliyoruz. Onun bir beşer olduğu, bazen isabet edip bazen de yanılabileceği algısı ve Peygamber'in bazı görüşlerini kabul eder bazılarını da reddederiz, teorisi.

Ancak garip olan husus şudur ki İmam Kurtubî, İkinci Halife'nin ve beraberindekilerin neye dayanarak bu emrin vaciplik ifade etmediği sonucuna vardığını bize söylemiyor. Ah keşke Allah Resûlü'ne karşı çıkmakla kalınsaydı! Bunlar karşı çıktıktan sonra bu itirazlarını bir konum ve tutum haline getirdiler. Bunun üzerine bir tavır ve düşünce bina ettiler. Tutumlarına mazeret üretmek adına Allah Resûlü'ne hakaret ettiler. O'nun sayıkladığını, acıların tesiri altında kalması yüzünden böyle konuştuğunu söylediler! Resûlullah'ın sayıklama ve hezeyan savurma ihtimalinden bahsetmek dahi Allah Resûlüne hakarettir.

“Ömer'e… zâhir oldu” ifadesine bir bakınız. Yazar vacip olmadığından bahsetmiyor. “Zâhir oldu” diyor. Dili ve usûl-i fıkhı bilenler bilirler ki “zahera” kelimesi ortada açık delillerin ve karinelerin olması halinde kullanılır. Bu grup bu karinelere bakarak Resûlullah'ın bu emrinin vücub ifade etmediği ve bu emrin en güzele irşâd türünden olduğunu anlamış.

Yani Resûlullah'ın bu emrine tutunacak olsalardı kuşkusuz en yararlı olanı yerine getirmiş olacaklardı.

“Aslah” kelimesi ism-i tafdildir. İsm-i tafdil de hemen alt mertebesindekinin de o özelliği taşıdığına delâlet eder. Yani Resûlullah'ın (s.a.a.) emri aslah (en yararlı), Ömer'in ve beraberindekilerinki ise “salih”, yani yararlıdır.

“Aslah olana irşad türünden olduğu” ifadesinin dipnotunda şöyle deniyor: Eserin bir başka nüshasında evlâ olana irşad türündendir[8], ifadesi geçiyor.

 Bu da bazı bilginlerin belirttiği bir diğer yorumdur.

Üzerinde duracağımız bir diğer tevcih de şudur: Bu açıklama Kadı İyaz'ın İkmâlü'l-Mulim bi-Fevâidi Müslim adlı eserinde geçiyor. Bunu da nereden getirdiniz türünden bir itirazla karşılaşmamak için öncelikle aktaracağım pasajın vermek istediği mesajı kısaca sunmamız gerekiyor. Sonra metni okuruz. Bu yoruma göre Kadı İyaz'ın da naklettiği gibi İmam Mazırî şöyle diyor: Esasında elimizde Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) hastalık afetlerinden masum olduğunu ispat edecek hiçbir veri yok. Resûlullah'ın (s.a.a.) hastalık ve sağlık hâletinde söylediği tüm sözlerin hak olduğunu da nereden çıkarıyorsunuz?

Değerli izleyiciler önceki programda Allâme Şuayb el-Arnavut'tan aktardığımız alıntıyı hatırlayacaklardır.

Allâme Arnavut Sahihü'l-Buharî'nin şerhinde şöyle diyor:

Hadis şöyledir: Peygamber (s.a.a.), bırakın beni! Benim içinde bulunduğum hâl daha hayırlıdır. Size üç şey vasiyet ediyorum:

Müşrikleri Arap yarımadasından çıkarın!

Allâme bu hadise şöyle dipnot düşüyor:

Hz. Resûlullah (s.a.a.) hiçbir şekilde hezeyanda bulunmaz. Mazbut olmayan sözler söylemesi O'na yaraşmaz. Dile getirdiği şeylerin hepsi haktır ve sahihtir. İster sağlığı yerinde ister hasta, ister uyanık ister uykusunda, ister öfke halinde ister sevinçli olsun O'nun sözlerinde ne yanılma, ne gerçeklere aykırılık, ne gaflet ve ne de galat söz konusu olabilir.[9]

Allâme Arnavut'un sözleri bu sahadaki en güzel açıklamalardır. Bu açıklamaya göre Resûlullah'ın (s.a.a.) uykuda iken dile getirdiği sözler dahi hak ve hakikattir. Bu sözler yanılgı ve gaflet ürünü olamaz. İşte bizim inandığımız hakikî Resûl böyledir! Sadece yakaza halinde değil uyku halinde söylediği sözler de haktır. ‘‘O, arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahiyden başka bir şey değildir.' (Necm, 3-4)

Geliniz bir de bu şahsın söylediklerine bir göz atalım:

İmam (Mazırî) dedi ki:

 Hz. Peygamber (s.a.a.) Allah adına yalan söylemekten veya Allah'tan aldığı emirleri tebliğ etmesini engelleyecek şeylerden masumdur. Bununla birlikte O, hastalıklardan ve bunun ortaya çıkardığı belirtilen şeylerden masum değildir.[10]

Buna göre Allah Resûlü sadece Allah adına yalan söyleme noktasında masumdur. Bundan ötesi yok! Kasten yalan söylemez ancak yanılabilir ve karıştırabilir. Bundan ötesine dair bir delil yoktur. İlmü'l-usûlde denildiği gibi amacı bozacak şeylerden masumdur.

“Bununla birlikte” diye başlayan cümle peygamberlerin makamlarını savunma yerine böyle bir tutum içine giren bu grubun saygınlığını koruma amacını gütmektedir. Yahut da bunların düşüncesi Kur'ân-ı Kerim'in Peygamber (s.a.a.) hakkında buyurduğu şeyi savunma yerine bu grubun Peygamber tasavvurunu korumayı hedeflemektedir. Bütün bunlara rağmen kimse bizlere “niçin itiraz ediyorsunuz” demesin. Aziz dostlarım, emin olunuz ki bizim Allah Resûlünün sahâbesi ile bir problemimiz yok. Bizim problemimiz böyle bir tutum ve tavır içine giren grup veya gruplarladır. Daha doğrusu böyle bir tutum, yorum ve mantıkladır. İster bu tavrı sahabî göstersin ister başkası fark etmez. İster bu mezhepten ister başka bir mezhepten olsun yine fark etmez. Allah Resûlü'ne bunu kimse revâ göremez!

“Bununla birlikte O hastalıklardan masum değildir” bölümünde yazarla muvafık, “bunun ortaya çıkardığı belirtilen şeylerden…” bölümünde ise ondan beriyiz.

Sunucu: Yani humma, hezeyan vb…

Seyyid Kemal Haydarî: Ancak şeriatı ifsâd edecek şeyleri gerektirmemesi koşuluyla. Devamında içerik olarak şöyle der: Resûlullah (s.a.a.) için bu anlam sabit olduğuna göre O'ndan şeriatın ifsâdını gerektiren bir şey sâdır olmaz. Elimizde bu anlamı menedecek bir delil yoktur.

Yazar devamında bir örnek verir. Ancak verdiği örnek, ele aldığımız konudan bin defa daha kötüdür.

Yazar mânen diyor ki: Elimizde Allah Resûlü'ne sihir yapıldığını ve bunun kendisine tesir ettiğine dair kesin bir kanıt var. Bu dönemde Resûlullah (s.a.a.) yapmadığı şeyleri yaptığını yahut da yaptığı şeyleri yapmadığını düşünürmüş!

Bakınız yazar ne diyor: Hz. Peygamber (s.a.a.) büyülendiğinde yapmadığı bir şeyi yaptığını sanıyordu.[11]

Atıyorum, kafamdan bir örnek verecek olursam şöyle bir tablo oluşuyor: Resûlullah (s.a.a.) namaz kılmadığı halde namaz kıldığını zannediyormuş. Yahut yapmadığı bir fiili yaptığını düşünüyormuş. Resûlullah'ın (s.a.a.) sihirden etkilenmesi ve yapmadığı bir şeyi yaptığı düşüncesine kapılması mümkün ise O'nun acıların tesiri altında kalıp sayıklamasını kabul etmemiz de o kadar zor değildir!

Azizlerim yukarıda da belirttiğimiz gibi bizim problemimiz Allah Resûlüne ta'n eden bazı sahâbîlerledir. Bu da doğrudan öyledir.

Şöyle bir soru gelebilir: Seyyidim, bunların Allah Resûlü hakkında bunu dediklerine dair bir delil var mıdır?

Var. İki veya üç rivayet okuyacağım:

Bize Hişam tahdis edip şöyle dedi: Bana babam Urve b. Zübeyr Aişe'den şöyle nakletti: Hz. Peygamber'e (s.a.a.) sihir yapıldı, hatta yapmadığı şeyleri yaptığını hayâl ediyordu.[12]

Bu rivayet özettir. Rivayetin detayı şöyledir:

Aişe'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Hz. Peygamber'e (s.a.a.) sihir yapıldı.

Leys b. Sa´d da şöyle demiştir: Hişam bana babasından duyup muhafaza ettiği şu hadisi yazdı:

 Aişe şöyle dedi: Peygamber'e sihir yapılmıştı. Hatta Hz. Peygamber bazı şeyleri yapmadığı halde kendisine onu yapmış hayâli verilirdi. Nihayet bir gün çok dua etti. Sonra bana:

“Allah bana şifam olan şeyi bildirdi: Bana Cebrail ve Mikail geldi. Bunlardan biri başucum­da, öbürü ayakucumda oturdu. Ve biri öbürüne: Bu zâtın has­talığı nedir? diye sordu. O da sihir yapılmıştır, diye cevap verdi. Bu sefer: Kim sihir yapmıştır? diye sordu.

Öbür melek: Lebid b. el-A´sam, diye cevap verdi.

Bu sihir ne ile yapılmıştır? diye sordu. O da “Bir tarak, saç ve sakal tarantısı, erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı ile” diye cevap verdi.

Nerede yapılmıştır? sorusuna da Zervan Kuyusu'nda diye cevap verdi.

Sonra Hz. Peygamber (s.a.a.) -bazı sahâbîlerle- çıkıp bu kuyuya gitti. Son­ra dönüp geldi.

Geldiğinde bana (Aişe'ye): Kuyunun etrafındaki hurma ağacının uçları şeytanların baş­ları gibiydi, buyurdu.

Bunun üzerine ben (Aişe) “Sen o sihri çıkardın mı?” diye sordum.

Hz. Resûlullah (s.a.a.) buyurdu: “Hayır çıkarmadım. Çünkü Allah bana şifa vermiştir. Bir de onu çıkarıp çözmekle halk arasında sihir şerrinin yayılmasından endişe ettim. Sonra (emrimle) o kuyu kapatılıp gömüldü.”

Bir diğer rivayete göre ise “Emrettim de kuyu kapatıldı” buyurmuştur.[13]

Rivayette, görüldüğü gibi “Ma veceü'r-recul?” (bu zâtın hastalığı nedir) ifadesi geçmektedir. Aziz dostlar detaya girmek istemiyorum. Ancak kelimeler planlı ve programlı bir şekilde seçilmiş. Konumuzu oluşturan Perşembe Günü Hadisinde de aynı lafız geçmişti: “Galebehü'l-vec´ü.” Bu zâhirî tefsirdir. “Galebehü'l-merazu” ibaresini kullanmıyor. Bundan dolayı burada geçen vec´ kelimesinin anlamını kavrayabilmek için rivayetlere müracaat etmemiz gerekiyor. Buradaki vec´ sihirdir. Bu konuya girmek istemiyorum. Anlayan için tek işaret yeterlidir.

Bir diğer rivayet şöyledir:

Aişe şöyle demiştir: Resûlullah'a sihir yapılmıştı. Hatta kendisi eşlerine (cinsi münasebet için) yanaşmamış haldeyken aksini zannederdi.[14]

Bu rivayet de Aişe'dendir.

Allah aşkına şimdi böyle bir Peygamber'e nasıl güveneceğiz! “Getirin size sapmamanız için bir şey yazayım” diyecek, bunlar da buralardan hareketle itiraz edebilecekler. Hattâ işte ümmeti şöyle şöyle sıkıntılardan kurtardık da diyecekler! Nitekim Nevevî'nin el-Minhâc adlı eserindeki mazeretleri okumuştuk. Aynı şekilde el-Useymin'in ileri sürdüğü gerekçeleri de okumuştuk.

Bu hadis Sahihü Müslîm ve Müsnedü Ahmed b. Hanbel'de de geçmektedir.[15]

Buna göre Resûlullah'tan (s.a.a.) böyle bir fiil sâdır olmuştur. Eğer bu grup Allah Resûlü'nün karşısında durmamış ve O'na kâğıt kalem getirmiş olsaydı kuşkusuz ümmetin başına felaketler gelecekti! Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullah (s.a.a.) öyle bir yazı yazacaktı ki bu yazı ümmetine meşakkat verecekti! Ayrıca bu yazı Allah Resûlü'nün Kur'ân-ı Kerim'i göz ardı etmesine yol açacaktı. Peki ne oldu?

Şu ibareye bir bakar mısınız? “Allah'ın Ömer'in karşı çıkmasını takdir etmesi, O'nun rahmetinin tecellisidir.”

Evet, aynen bu ifadeyi kullanabiliyorlar!

Sunucu: Yani Allah Resûlü'nün emri rahmet değilmiş!

Seyyid Kemal Haydarî: Hayır, hayır, bir azapmış! Dün size açıklamıştık: Hz. Resûlullah (s.a.a.) ümmetin yerine getiremeyeceği şeyleri yazdıracakmış!

Bakınız çağdaş Vehhâbîlerin büyük bilginlerinden ve İbn Teymiyye'nin tâbilerinden İbnü'l-Useymin ne diyor:

Ömer'in karşı çıkmasını Allah'ın takdir etmesi O'nun rahmetindendir… ta ki Ebubekir'in sahâbenin rızasıyla seçilmesi gerçekleşsin… Eğer bu yazı yazılacak olsaydı kuşkusuz insanlar Allah'ın Kitabını terk edecekti![16]

Yani ne demek istiyor bu adam: Allah Resûlü (s.a.a.) bir şahsın başa geçmesini isterken Allah-u Teâlâ da başka birisinin başa geçmesini istedi ve bunu da Ömer'in kalbine ilkâ etti. “Yetiş ey Ömer! Yoksa ümmet harabeye dönecek!”

Buna göre Ömer'in bu davranışı Allah'ın bir rahmeti idi. İkinci olarak Allah-u Teâlâ defalarca kez Hz. Peygamber ile İkinci Halife arasında çıkan ihtilaflarda İkinci Halife'yi haklı çıkarmış! Halife Ömer'in Allah Resûlü karşısında haklı çıktığı yerler bir iki konuyla sınırlı değildir!

Ömer'in ümmete merhametinin bir diğer göstergesi şudur: Allah Resûlü'nün sözlerinden dolayı münâfıklar bir hakaret vesilesi bulacaklardı. Ömer de buna engel oldu.[17]

Yani Ömer'in bu karşı çıkış ve engellemesiyle ümmet, münâfıkların kınamasından kurtulmuş oldu. Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalarla bu grubun tavrından doğan bereketlerin değerli izleyiciler tarafından anlaşıldığı kanaatindeyim. Eğer bu merhametli tavırları olmasaydı bu ümmet kim bilir nelerle karşılaşacaktı? Bu tartışmada Allah'ın rahmeti tecelli etmemiş olsaydı… Buna göre Âlemlerin Rabbinin Resûlüne karşı çıkan, O'nu bu sınırda durduran, sayıklıyor diyen bu tavrın yanlış olmadığı, asıl yanılanın Resûlullah (s.a.a.) olduğu anlaşılıyor!

Sunucu: Kısa bir soru sorayım. Bu sorudan sonra da diğer programa geçelim. İmam Ali'nin Allah Resûlü'nün emrini niçin yerine getirmediği sorulmuştu. İmam Ali'nin bu mecliste bulunduğunu ya da aksi durumu ispat eden bir şey var mı?

Seyyid Kemal Haydarî: Önceki programda da belirtmiştik. Olayların seyrinden öyle anlaşılıyor ki İmam Ali (a.s.) bu mecliste hazır bulunmuyordu. “İstediğini getirin de yazsın” diyen tarafta bulunan kişi İbn Abbas'tı. O toplulukta Ali (a.s.) bulunmuş olsaydı buna dikkat çekerdi. Konuyla ilgili bir de rivayet var. Bu rivayet İmam Ahmed'in Müsned'inde geçmektedir.

Rivayet şöyledir:

Nuaym b. Yezid'den, onun da Ali b. Ebî Tâlib'den rivayet ettiğine göre O şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.a.) kendisinden sonra ümmetin sapmaması için bir şey yazmak kastıyla bana kendisine bir tabaka getirmemi emretti.

“Ben ezberlerim” dedim.

“Namazı, zekâtı ve köleler ile cariyelerinize iyi davranmanızı vasiyet ediyorum” dedi.[18]

Bilemiyorum, öncelikle ümmet bu işlerle dalaletten nasıl kurtulacak?

Cevap sadedinde söyleyelim: Öncelikle bu rivayetin isnâdı zayıftır.[19] İkinci olarak bu meclisin o meclis olduğu belli değildir. Zira İmam Ali (a.s.) “bana emretti” diyor. Bizim konumuzu oluşturan hadiste ise “getirin” diye genele yönelik bir emir var. Biz şu ana kadar Ali b. Ebî Tâlib'in veya Ehl-i Beyt'in (a.s.) büyüklerinden birisinin o mecliste hazır bulunduğuna dönük bir delile rastlayamadık.

Seyyid Kemal Haydarî: Arkadaşın açıklamaları kendince doğrudur. Ancak biz bunu kendi özel konusunda ele alacağız. Biz şu anda Allah Resûlü'nün sıradan bir insan olmadığını ortaya koymaya çalışıyoruz.

Sunucu: Almanya'dan Ebu Sami kardeş hatta, buyurun.

Ebu Sami: es-selâmu aleykum. Bu olayda getirilen yorumları, ulemanın Allah Resûlü'nü itham etmelerini oryantalistler çok güzel bir şekilde kullanmaktadırlar. Özellikle de bu sözler Selman Rüşdi için iyi bir malzeme oluşturmuştu.

Seyyid Kemal Haydarî: Biz de zaten bu hadisenin tarihte kalan bir olay olmadığını, günümüze kadar devam eden etkilerinin olduğunu düşünüyoruz. Oryantalistler ve diğerleri bu kaynakları okuduklarında şöyle derler: Bunlar Peygamberlerini sihirden etkilenen bir yapıda tasavvur ediyorlar. Biz neden O'nu mukaddes bir kişilik sayalım ki?

Sunucu: Ayetullah Seyyid Kemal Haydarî Bey'e teşekkürlerimizi sunuyoruz. Sizlere de teşekkürlerimizi sunuyoruz değerli izleyiciler. Es-selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuh.

Medya Şafak

[1] Muhyiddin en-Nevevî,  (h. 676), el-Minhâc Şerhü Sahihi Müslim, c. 11, s. 92, Dârü'l-Marife, Beyrut.

[2] Age, agy.

[3] Age, agy.

[4] Age, agy.

[5] Ebu'l-Abbâs Ahmed b. Ömer b. İbrahim el-Kurtubî (h. 656), el-Müfhimü li-mâ Eşkele min Talhisi Kitâbi Müslim, c. 4, s. 558, Dârü İbn Kesir, Dımeşk, 1429, Dördüncü Basım.

[6] Age, agy.

[7] Age, agy.

[8] Age, agy.

[9] Age, agy.

[10] Kadı İyâz, İkmâlü'l-Mülim bi-Fevâidi Müslim, c. 5, s. 379, Tahkik: Doktor Yahya İsmail, Dârü'l-Vefa.

[11] Age, agy.

[12] Sahihü'l-Buharî, c. 2, s. 676, Hadis No: 3175, Kitâbü'l-Cizye ve'l-Muvadaa, Kişiye Sihir Yapıldığında Zımmî Tedavi Edebilir mi Bâbı, Tahkik: Şuayb el-Arnavut.

[13] Age, c. 2, s. 715, Hadis No: 3268, Kitâbü Bedii'l-Halk, İblis'in Sıfatı ve Askerlerinin Beyanı Bâbı.

[14] Age, c. 4, s. 294, Kitâbü't-Tıb.

[15] Sahihü Müslim, c. 4, s. 26; Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel, c. 40, s. 284, Hadis No: 24237. Bu hadisin dipnotunda muhakkik şöyle der: Bu hadisin isnâdı Buharî ve Müslim'in şartına göre sahihtir. Hadisi Buharî tahric etmiştir.

[16] Muhammed İbn Salih el-Useymin, Şerhü Sahihi'l-Buharî, c. 1, s. 234, Dârü't-Taberî, 1429.

[17] Age, agy.

[18] Müsnedü'l-İmam Ahmed İbn Hanbel, c. 2, s. 693

[19] Age, agy.

YORUMLAR

REKLAM