Otomobilimiz
kesik, madeni hıçkırıklarla Bebek-Rumelihisarı asfaltında ilerlerken karşıda
Boğaz içi sırtları bütün ihtişamı ile uzanıyor, sağımızda deniz; ılık bir güneş
altında nazlı, cilveli, dalgacıklarla oynaşıyordu. Hava, deniz bugün çok
güzeldi. Kasım ayındaki bu temmuz güzelliği kalplere tatlı bir yaşama
manzarası; sağ cenahın nefaseti ile tam bir tezat teşkil etmekte idi.
Bir yanda
dünyanın en şahane dekoru, cennet Boğazın hülyalı denizi insanı hayata, saadete
çağırıyor, beride sağda, göz alabildiğine uzanan mezarlar, bembeyaz kitabeli
mermer taşları ve rüzgarla ürpererek sallanan hışırdayan selviler başka bir
alemin münadileri gibi bizi uhrevi aleme davet ediyordu.
Bu hazin tezat
bana ani bir bedbinlik verdi. Kendi kendime mırıldandım:
- Çalış, didin,
uğraş, sonra nasibin bir avuç toprak olmak ha ?...
Birden yazane arkadaşım Hikmetin ikazı ile irkildim.
- Çok daldın kardeşim.
Sonra nazarlarımın mahsun mahsun mezarlıklarda
süründüğünü görerek ilave etti.
- Hep ölüp göçeceğiz canım. Arkadaşımın sözde beni
teselli için sarf ettiği cümle bir zehir gibi kulaklarımdan ta gönlüme indi. Zira
bu mütevekkil hitap birden bana bu gün bizi şu yoldan geçiren sebebi, amili
hatırlatmıştı.
Efsunlu kalemiyle kitleleri büyüleyen eşsiz
şair, öykü yazarı Nezahat Hanım'la konuşmaya Rumelihisarı'ndaki evine
gidiyordum.
Arkadaşım ise hala devam ediyordu.
- Hep ölüp göçeceğiz canım.
Evet ne yazıktı ki bu tabiatın hiç değişmeyen ezeli
bir kuralı idi: Evet, ergeç hepimiz öleceğiz.
Bir gün o sevimli vücutta her fani gibi solacak
kalplere sevgi, emel, neşe ümit, rahat dolduran o billur sesli dilberler,
yazdıklarıyla insanları mest eden
kalemler de bir gün hayattan göçecekti demek.
- Hayır hayır olamaz bu...
Ecel o kadar insafsız değildir, diye çırpındım.
Biraz sonra taksi Rumelihisarı'nın en şen, en bahtiyar
yuvalarından birinin dış kapısı önünde durdu. Merdivenlerden inip iç hole
vardığımız zaman kapıyı bizzat kendisi açtı. Yazarımız mütevazi giyinmiş,
kendine yakışan kıyafeti ile karşımızda.
Bizi görür görmez gülümseyen gözlerini üstümde
dolaştırarak, hoş geldiniz efendim, tam da çıkarken yakaladınız, diyerek
karşıladı. Sevimli yazarımızı Tepebaşına, yayınevine gideceği vakit rahatsız
etmiştik. Manalı kaşlarını kaldırdı, mor menevişli gözlerini süzdü.
Bizi ret edeceği anlaşılıyordu. Bu sırada çantamdan çıkarttığım çerçeveli bir
resmini kendisine uzattım. Bu resim sevimli yazarın çok hoşuna gidip te bir
türlü eline geçiremediği bir resimdi. Gözleri hayret ve sevinçle parladı.
Şen bir kahkaha daha attı. Bu billur kahkaha
Rumelihisarı'nın sakin sularında derin akisler yaptı. Arkadaşım Hikmet fırsatı
kaçırmayarak makinesini çıkartıp bir kaç poz resim çekti. Bu sırada küçük kızı
da anneciğinin kapıdan avdetini fırsat bilerek
yukarıdan aşağı koştu. Kucak kucak, neşe dağıtan minik
tavırlarla annesinin kollarına atıldı.
Minik yavrucak bu
hali ile büsbütün munisleşmişti. Genç kuzeni onu anneciğinin kucağından almaya
çalışırken bir türlü inmek istemiyordu. İbrişim dudaklı yumuk yumuk saçlı kızı,
yazarımıza ne kadar da benziyordu. Küçük yaramaz sanki annesinin daima tebessüm
eden dudaklarını çalıvermişti.
Dikkat ettim
yazarımız; kuzeni ile çocuk yukarı çıkıncaya kadar hep arkalarından baktı.
Kuzusu yanından alınan anneler gibi başını çevirdi durdu.
Resim çektirmeyi
müteakip beraberce evden çıktık ve Nezahat Hanım'ın misafiri olarak otomobille
Beyoğlu'na doğru yollandık. Demin geçtiğimiz yolda mezarlığa yaklaşırken beyaz mermerleri
görmemek siyah düşüncelerine yine gömülmemek için nazarlarımı aksi cihete
çevirdim. Bu defa Rumelihisarı münevver bir şehname tacdarı ile karşımda
canlandı.
O zaman bu
hisarları inşa eden kahramanların da birer serap olduklarını tahattür ederek
bir edibimizin "isyanı" ile irkildim.
"Mimari
göçmüş, yapısı ayakta, bestekar susmuş, bestesi kulakta; bu cihan hep
yaratılmışların cihanı mı; yaratanlar hep birer birer göçüp gidiyor."
Doğru, doğru çok
doğru idi. Bu cihanda eser sahipleri birer birer, göçüp gidiyor.
Sonra hükmü
ezeliden kurtuluş olmadığını, acı acı bir kere daha idrakle Nezahat Hanım'a
gıpta ile baktım. Çünkü o öyle bahtiyarlardandı ki. Ebedi kalacaktı. Gelecek
nesillere aktarılacak şiirleri, enfes nameleri, gönüllerden gönüllere, nesillerden
nesillere, kütüphanelerden kütüphanelere, hatıralardan hatıralara intikal
edecekti.
Ve hiç şüphesiz
onunla beraber, onun devrinde bulunmuş olan bahtiyar edebiyat aşıkları:
- "Ben şu
doyumsuz şiirlerin yazarı Nezahat Hanım zamanında yaşadım. Onu gördüm. Onunla
sohbet ettim" diye iftihar edeceklerdir.
Ne mutlu onlara.
Bir ara daldığım
bu hayallerden ruhuma hitap eden nazlı sedası ile ayrıldım. Şair bülbüller gibi
cıvıldıyordu.
- Çok
dalgınsınız.
Evet çok
dalmıştım.
Şimdi sevimli
edebiyatçı Nezahat Hanım güneşin altın ışıklarının karşı tepelerde bakır renkli
oyalar çizişini seyre dalmıştı. Ruha dolan tatlı tebessümü ile Ah.. dedi.
-" Bilseniz
kırları, bayırları ne kadar çok seviyorum..." Sonra derin, derin iç
çekerek:
-" Çocukluğa
dönmeyi o kadar istiyorum ki...Artık 40'a geldik. İhtiyarlıyoruz"
Hanımefendinin gözlerine sanki akşamın melali çökmüştü. Başını otomobilin
penceresine çevirdi. Karşı sahillere baktı, baktı.
Dikkat ettim
gözleri nemlenmişti... Sordum
-" En çok neye
ağlarsınız?
Dudaklarını
ısırdı.
- "Ben her
şeye ağlarım.
-" En çok
neden korkarsınız ?
- " Ben...
korkmak mı? Sen bana korkuyu göster ben onu arıyorum.
Bir an durdu. İki
elini göğsüne yapıştırarak:
-" Ben
Allah'tan başka yeryüzünde hiçbir şeyden korkmam... dedi.
-" Namaz
kılar mısınız ?
Nezahat Hanım
uhrevi bir aleme dalar gibi başını önüne eğdi... Sonra iç huzuruna kavuşan
müminler gibi doğruldu.
-" Çok
şükür, Rabbim alnımızı secdelerden ayırmasın, camilere çok giderim. Orada
sanki ruhumun ayna gibi pırıldadığını hissederim. Birçok şiirimi de camilerin
derinliklerinde yazdım. Özellikle Anadolu'daki Selçuklu camileri beni çok
etkiler.
Yazar'ın bu gün
bedbin bir hali vardı. Bunun için sorularımı değiştirmek istedim. O da bunun
farkına varmıştı... Tatlı tatlı güldü.
-"Dünyaya
yeni baştan gelseydiniz ne olmak isterdiniz?"
Tereddütsüz cevap
verdi.
-" Tekrar
dünyaya gelmek imkanı olsaydı erkek olmak isterdim."
Sonra bir an
daldı.
Yok yok erkek
değil, güvercin olmak isterdim. Güvercin, bir beyaz güvercin..."
diye ilave etti.
-" Her yerde gezebilirdim. Ama bir gün beni
yakalayacaklarmış zararı yok. Ama her yerde gezerdim ya. Tabiatın
güzelliklerini kuş bakışı temaşa ederdim.
Biraz tereddütle,
kendimi toparlayıp yazara sordum;
-" Hiç aşık
oldunuz mu ?"
-" Evet
delice aşık oldum ve çıldırasıya seviyorum. Kimi mi ? Çocuklarımı..."
Allah aşkı, Nebi
sevdası bambaşka, dünya nimetlerinde çocuklarıma aşığım adeta…
-" Hayale
dalar mısınız ?"
-" Hayalsiz
insan yaşayabilir mi hiç."
-" Neleri
tahattür edersiniz ?" Bu sualim karşısında yazarımız iki elini kaldırarak;
- " A...
a... Bu söylenir mi hiç." Diye güldü.
-" Sizi en
çok meşgul eden hatıranızı söyler misiniz ?
-" O kadar
çok hatıra var ki, hangi birini söyleyeyim "
Edebiyat
camiamızın değerli ismi üzgün üzgün başını iki yana sallayarak...
-" Ben artık
bu işten çekilmeye bakıyorum", diye tekrar edince kalbim birdenbire sanki
burkuluverdi. Yoksa edebiyatımızın nadide hanımı kalemini mi bırakacaktı.
İçten hislerinin
füsunkar ahengini yudum yudum gönüllere akıtan şairimiz artık çekiliyor
mu? Yok yok... Bu olamaz. O alemimizde bir hazzın ifadesinden başka nedir
sanki.
Artık mesafeler
erimiş Tepebaşına gelmiştik. Şimdi kendisini büyük bir iştahla satır satır
yudumlayacak okurlarına yeni çalışmasını son bir kez daha gözden geçirmek için
ağır adımlarla yayın evindeki odasına doğru yürüyordu. Sevimli şairimiz
Nezahat Hanım beni de bu tatlı aleme sürüklemek istiyormuş gibi kolumdan çekti.
Beraberce odaya girdik.
Neden der gibi
baktım gözlerine, anlamıştı;
-"Bak şu
karşıki rahmetlilere ne kadar da sakinler, ama ne haldeler biz faniler
bilemiyoruz, Bilal, dünya dertlerinin sonu yok"
-"Hep ölüp
göçeceğiz canım...
Bilal Atış
b.atis73@gmail.com