Ölen birinin bu dünyadaki zahiri tecellisi bitmiştir ve o
her hal û kârda bir bilinç-üstü varlık olarak yeni bir hayata başlamıştır.
Diğer taraftan ölenin “artık gözü keskindir”(Kaf 22). Bu ölenin dünyadakinden daha
âlim olduğunun işaretidir aynı zamanda.
Bilgi, bugünün insanı için metalaşmış olanlardan değil
midir? Bilgi ortaçağ Avrupa’sında ve hatta Asya’sında bir kitlenin tekeliydi.
Ancak modern dönemin de bunu yıktığını iddia edemeyiz. Sadece şekil değiştirmiştir.
Diğer taraftan bilgi kırıntıları halka sunulmuş, adına da bilgi denilip,
bilginin tekelleşmiş olduğu gerçeği örtbas edilmiştir.
Tüm bu süreçler bir tarafa bilgi, herkesin malumu bilmekten
gelir. “Bilmek” tam anlamıyla “kavramaktır” aslında. Bilmek varlığını kabul
etmek değil, tam anlamıyla “yakin etmek”tir. Bu sürekli gelişen süreçte
“taklidi” olarak varılamayacak ve kesinlikle “ferdi delillerle” ispatlanması
gereken bir şeyi imler. Yani, “bilmek” için taklit olamaz. Ferdi bir savaş
gerekir her daim.
“Arif” sözcüğü Arapçada “bilmek” kökünden gelir. Diğer
taraftan batı dillerindeki “science” sözcüğü de yunanca “sciens” “bir şeyi
bilmek” anlamındaki sözcükten gelir. Şimdi birkaç noktayı da açmak gerek.
Fransızcadaki “Savoir”(bilmek) ve İngilizcedeki “to know”(bilmek) eylemleri ile
“le savoir”(bilgi) ile “the knowledge”(bilgi) sözcüklerinin kullanıldıkları
bağlamları iyi incelediğimizde aslında bu dillerdeki bu sözcüklerin “bilgi”nin
bu dili kullanan insanlar tarafından nasıl algılandığına işarettir. Bu aşamada
da açıkça görmek mümkündür ki, bilgi bu dillerde(Michelle Foucault, Derrida,
Levinas, Corbin gibi filozofları ayrı tutarım…) bir şeyin varlığını kabul etmek
olarak ele alınmıştır. Aslında bu Hegel’in ve yandaşlarının vardıkları yerdir.
Mark ve söyleminde de bu açıkça görülür. Yine de bizim “irfan”ımız ile bu bilgi
tanımı anlamını yitirmektedir.
Bilgi, kendi başına bilmek eyleminin ürünüdür. Yani tıpkı
âlemlerin birbirinin üstüne sebep ve sonuç oranında olmaları gibi, bilgi de
bilmeye oranla sonuçtur. O zaman bilgi bu anlamda bir “tevil”dir. Yani açık bir
ifadesiyle “bilmek” ile bilgi arasında fark vardır. “Bilmek”in ürünü olan
“bilgi” artık “bilinen”den de birçok şeyler taşır. Oysa “bilmek” ancak bir
kavrayış ve anlayış sürecidir. Bilgi oluştuktan sonra artık bilmek eylemi son
bulur. “Bilgi” özne ile nesne arasındaki(bilinen ve bilen) ilişkinin ürünüdür
bu anlamda.
Batı dillerindeki anlamıyla bilgi zahirin yorumudur. Görünen
âleme değin çıkarımlardır. Ancak “bilgi”(irfan) tam anlamıyla varlığın ötesinden
gelen bir veri ile varlığın ötesine geçmek ve bir anlamda da kâmilleşmektir.
Bilgi varlığın “tevili” olmak durumundadır. Bilgi varlığın
zatına ait bir tanımışlığa sahip olmaktır. Oysa varlık zahiriyle yorumlanırsa
zatına dair birçok şey gizli kalacak ve varlıklar genelleştirilerek
“tarihselcilik” karanlığına düşülecektir.
Bilgi her anlamda kavranabilir bir şey değil, tüm
soyutluğuyla bir nevi dünyadayken berzahı, berzahtayken ahreti yaşamak gibidir.
Bu varlığın ötesine, hakikatine nüfuz etmektir. Şimdi Levinas’ın birçok yerde
işaret ettiği bu sürecin en güzel tanımını “Şeyh Haydar Amulî”nin risalesinde
bulmak mümkün. O hakikate(bilgi) dair yöntemi üç noktaya bağlıyor:
1)
Şeriat(helal-haram),
2)
Keşf(kalbi kavrayış)
3)
Felsefi Çıkarım(İstidlal)
Şimdi, bilginin bu üç boyutu çok önemlidir. Birinci
helal-haram boyutu yani “hangi verilere” göre onu tanımaya karar verip,
vermeyeceğin. Bu aşamada sadece tanınacak olanın tanınması gerekip
gerekmediğine karar verilir. Burada helal “yararlı”yı, haram ise
“gereksiz/zararlı”yı tanımlıyor. Bu aşamada eğer yararlı olduğuna kanaat
getirilirse, bu helal-haram metodu kullanılarak son iki basamak eşit orantıda
gerçekleştirilmek zorundadır. İkinci basamak varlığın ötesine geçiştir, üçüncü
basamak ise kalben keşfedilenlerin aklen de desteklenmesidir ki böylece
tanınana karşı bir “vecit” hali doğar, tanıyan tanınanın benliğinde erir,
akabinde de bilgi tanınan ya da tanıyanın herhangi biri değil, onların bu
birleşmesinin sonunda tanıyanın belliğindeki diriliş halidir. Böylece insan
“bilmek istediği” varlığı “pürüzsüz” tanımlar.
Ölen birisi, berzah ile daha da âlimleşir. Ölüm insan için
ilim kapılarının açılması, varlığın ötesine dair veriye ulaşması ve gözlerinin
de keskin kılınmasıdır. Dünya – berzah – ahret tıpkı bilmenin üç aşamasını
tanımlar gibidir. İnsan dünyadaki yöntemiyle(görme ve duyma) berzahta ve
ahrette hakikate ulaşır. Kuran bu konuda ayetlerle doludur. Kıyamettekilerin
“keşke dünyaya döndürülsek de…” ya da “biz kendi aleyhimize şahidiz…” türünden
sözleri bu ilmi artışın göstergesidir.
Bilginin tevili olarak ölüm, cehennemliklerde de en üst
halini gösterir. Çünkü onlar hayatlarında inanmamışlardır, ölümleri ise onlara
ilmin kapısını açar ve onları âlim kılar. Bu manada Allah’ın Kuran’da onları
cahil diye tanımlamasının normalliği de ortaya çıkar.
Bilmek şu ana kadar yaptığımız çıkarımlarla “irfan”ın
tanımladığı bir çerçeveye gelmiştir. Ve insan-ı kâmil’in bilginin
kullanımındaki konumu aydınlamış ve “bilmek” modern dünyanın tanımından öteye
bir anlamda karşımızda belirmiştir şüphesiz. Tüm bu açıklamalar da bize şunu
doğurmuştur ki, eğer ölüm ilim kapılarını açıyorsa;
“Ehli Cehennem de Haz Duyar”
Hüseyin BEHEŞTÎ
huseyn_tr@yahoo.fr