Bir müddet önce felsefi istidlaller sonucu elde ettiğimiz
bazı verileri belli şekillerde notlara dökerek sizlere sunmuştuk. Aşk üzerine
söylenecek çok söz olmasına rağmen yine de bizler bu notların muhtevasını
şimdilik bu kadarla sınırlı tutmayı yeğledik. Diğer taraftan bu notlar sadece
birlikte tefekkür etmek adına ortaya atılmıştır. Asla bir “kâmillik”
taşımamakta, aksine ortak bir akıl yaratma çabası üzerine ortaya konulmuştur.
Bir de metodumuzun felsefi istidlale dayalı olması da hakikatin tam anlamıyla
ortaya çıkmasını ve açık olmasını engelleyecektir şüphesiz. Çünkü hakikat
“şeriat”, “keşf” ve “felsefi istidlalin” ürünüdür oysa biz sadece son maddenin
getirileriyle yetineceğiz ve kimi yerlerde de belki şeriatten de beslenme
fırsatı bulacağız. Ancak “keşf” âleminin verilerini vermek bizlerin kaleminin
hüner yetireceği bir alan değil, orayı da ehline bırakıyoruz. Ve Allah’ın
izniyle bu yazı muhtevasında ve akabinde birkaç yazı ile ilk yazıdaki notları
şerh edeceğiz.
Birinci notun şerhini sonraki yazılarda dile getireceğiz
Allah’ın izniyle. Bu yüzden ikinci nottan devam ediyoruz.
(2). Aşk kendine
ait bir düzene sahip olduğundan zatî midir yoksa arazî midir? Aşk her hal û
kârda zatîdir. Fakat illet ve malulden her birine ihtiyaç duyar.
Aşkın arazî ya da zatî olduğu konusunda derinlemesine
tefekkür etmeden bunu çıkaramayız. Diğer taraftan eğer aşkı zattan sayarsak, o
zaman elemin ve ıstırabı da zatî mi yoksa arazî mi olduğu sorusu yeniden
gündeme gelecektir. Bu aşamada önce Allah’ın izniyle, Aşk’ın zatî oluşu
durumunu dile getireceğiz. Aşk, her hal û kârda zatîdir derken ne demek
istiyoruz? Ya da zatî olan aşk yalnız insana ait midir yoksa kâinata, her cüze,
en küçük birime dahi hükmeder mi? Bunu da bilmek gerek.
Şimdi aşk, her şeyde saklıdır ancak bu aktiflik ve
durağanlık açısından ve varlığın kapasitesi, mahiyeti açısından farklılık
gösterir. Bir taşın kemale olan aşkı ile bir insanın kemale olan aşkı aynı
değildir. Diğer taraftan insandaki aşk ile taştaki aşk da değişiklik göstermek
zorundadır. Çünkü insanın aşkı zatta olsa da onu ortaya çıkarmak ya da saklamak,
diğer hareketlerle birleştirmek ya da ayırmak onun iradesine bağlıdır. Bir de,
taş için bu geçerli değildir. Nasıl ki onun cevherî bir hareketi mümkünse, aşk
da bu cevheri harekete bağlıdır. Yani aşkı ile hareketi birbirinden ayırma imkânı
yoktur taşın, çünkü irade sahibi değildir. Bu anlamda da taşta aşk, cevherdeki
harekete eşitken insanda yalnız hareket için bir araç halini alır. Yerde ve
gökte bulunan her şeyin Allah’ı tespih etmesi bu türden bir öneridir. Yani
Allah’a olan aşk onların hareketinde tecelli eder ve onunla birliktedir.
Zikretme eylemi güneş için güneşliğini yapma ya da taş için taşlığını sürdürme
iken, bu şekilde hem zikir(aşk) gerçekleşmiş olur, hem de hareket.
İnsana gelince! İnsan farklılık gösterir, insanın hareket
babında kemale gidişi ile aşka ulaşışı arasında merhaleler vardır. Bir taş
kendi hareketiyle kemale doğru giderken aşkla gider. İstekli ya da isteksiz
gelişte, hep istekli gelir. Ancak insan için bu geçerli değildir. İnsanın
hareketi doğarken aşkla başlar, ancak daha sonra arazlar – ki günahlar arazdır
– aracılığıyla pasifleşir, daha sonra insan bir kez daha cevherî hareketini aşk
yönüne çevirerek onu aktifleştirir. Bu aşamada “Aşkın” olana(bkz, not 3) doğru
bir yol alır, diğer taraftan herhangi bir cüze, doğanın herhangi bir formuna
aşk mümkündür. Örneğin, önce dağa ve taşa, derken bir insanlığa, sonra
insanlardan tekine âşık olunabilir. Bu direkt olarak insanların tekinden
başlayıp, sonra farklı yönlere de gelişip en son da “mutlak Aşkın varlığa” aşkı
sağladığında son merhalesine ulaşabilir. Yani insan da varlık âlemindeki her
varlık gibi kemale, hep kemale gider. Her aşk onda kemale giden bir kapıdır.
Kimilerinin ömrü bu kemali yakalamaya ve “sürekli aktif aşk”ı yakalayacak ilmi
elde etmeye yeter, kimileri ise “beşeri aşka” takılıp kalır, diğer taraftan
kimileri de hiç aşkı tadamadan ölür. Bunlar da şüphesiz insani varlıklarını
yitirmişlerdir. (Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da
sapıktırlar. Furkan 44). Bu noktadan da anlaşılacağı üzere insan için aşk
zatîdir. Arazî olanlar ise (günah vb…) zata daha sonradan eklemlenen (köpük
gider yararlı olan kalır, ayeti günahların vd… arazî olguların ek değil,
eklemlenmiş köpük olduklarının göstergesidir) ve insanları yaratıldıkları
fıtrattan uzaklaştıran şeylerdir. Şimdi Hz. İbrahim’in Enam suresinde hikâye
edilen Rabbini arama süreci de tıpkı Mecnun’un Leyla’sını araması süreci
gibidir. Diğer taraftan Allah’ın Hud Suresi 75. Ayette buyurdukları da bu “aşk”ın
işaret eder niteliktedir. Kemalin en üst mertebesi ve ilahi nurun kalbe tam
olarak nüzulü olan “imamlık” makamı da ona bu aşk sonucunda sadır olmuştur
şüphesiz. Çünkü her maşuk aşığını sınar. Allah da Hz. Halil a.s’ı sınamış ve
ona bu sınanış sonunda sevgili bir makam vermiştir. Bu aşamada konumuz imamlık
ve aşkın tecellisi değil şüphesiz. Bu konuda diğer örnekler konumuzdan
kopmamıza sebep verecektir. Ancak hâsılı odur ki, aşk zatidir. Zatta var olan
ve en üstün/aktif hali ilahi olan olgudur – ki zatta ilahi aşk mahfuzdur ancak
insan kapasitesine göre nasiplenir. –
Istırap ve elemin zatî mi, arazî mi olduğu sorusuna
gelince, eğer aşk zatî ise, o zaman ıstırap ve elem kesinlikle zatî olmalıdır.
Molla Sadra’nın r.a aşkın zattan oluşu söylemine katılmakla beraber onu elemin
arazî olduğuna dair savına ise katılmamaktayız. Bizce Mir Damad’ın r.a elemin
zatîliği konusundaki görüşü doğrudur. Diğer taraftan Molla Sadra da elemi kötü
bir şey görmemiş sadece arazî sayıp yararlı bilmiştir. Bu da makul bir görüştür
ancak bu konunun çıkarımlarına burada girmeyeceğiz. Yalnız şunu belirtmek
gerekir ki elem ile ümitsizliğin hiçbir alakası yoktur. Ümitsizlik arazdır ve
zatî olan şekli ümittir. Ancak elem üzüntü halinden çok tedirginlik ve korku
halidir ki bu da zatîdir.
Gelelim 3. Notun şerhine…
(3). Aşk, “Aşkın”
olana duyulanda saklı olsa da doğanın herhangi bir cüzüne ait de olabilir.
Bize göre, aşkın ilahi olandan başka bir yönü yoktur. Yani
insan her halinde Allah’ı arar ve ona olan aşkından yanar tutuşur. Ancak başka
şeylere aşkı tıpkı Hz. İbrahim’in yıldıza bakıp “benim rabbim budur” demesi
gibidir. Bu bir arayıştır. Ve diğer taraftan beşeri aşkların giderek tekâmül
sonucunda ilahi olana dönüşmesi de artık İbrahim a.s’ın yıldızın batışında “ben
batanları sevmem” deyişindeki gerçeğin tevilidir. Yani insan beşere âşık
oluşunda onda ilahi şeyler görür. Özellikle erkeklerin kadınlara aşkı bu
türdendir. Hz. Resul s.a.a “kadınlar ilahi güzelliğin tecellisidir” derken buna
değinmiştir sanırız. Yani insan ilahi güzelliğe vurulur ve onu sever. Bir
müddet bu nurdan nurlanır ve beslenir ama bu sadece ilahi nurdan yaratılmış,
cüzi bir şeydir. Bu yüzden “Rabbin dağa tecelli etmesi” sonucu bayılan Musa
a.s’ın kemalatta bir basamak daha atlaması gibi, beşerin aşkında insan yine bu
olgunlaşmayı, ilahi nurun tecellisini arar. Gözleriyle müşahide ettiği
güzelliği, mutlak olarak kalben görmek ister. Yani “Lika”ya gitmek ister. Bunun
için de her aşkın yönü ilahidir aslında. Bizler elbiseleri severiz, arabalar,
evler, para derken bir insana tutuluruz ancak asla doymayız. Asla mutmain
olmayız. “Kalpler yalnız Allah’ı anmakla mutmain olur” ayetinin tecellisi
olarak en son Allah’a olan aşkımızla mutmain kalırız. İşte böylece anlaşılır ki
her aşkın yönü “Aşkın” olana yani İlahi’ye doğrudur, ancak insan kemalat
yolunda her adımı attıkça kendini bu yola daha çok alıştırır. Derken “sen beni
asla göremezsin” ayeti gereğince gözüyle gördüklerini “kalben”tanımak ister. İmam Ali’nin “ben görmediğim
Allah’a ibadet etmem” sözünün tevili de böylece ortaya çıkar.
Gel gelelim aşkın bu aşamadaki tanımı tek başına bir
sözlük tanımı olamaz. Yani aşk her hal û kârda zatî ise, lika seviyesinde artık
aşk varlıkla eş olur. Cevherî hareket artık aşkla eşittir. Ancak tabii
taşınkinden farklı olarak. Bu aşamada aşkın bedene hâkimiyeti ile Maşuk’ta
erime gerçekleşir ve yön sabitlenir artık(bkz, not 10). Artık bu aşamada Allah
“kulun gören gözü, işiten kulağı… olur”.
Bu yazıda ikinci ve üçüncü notun şerhini yaptık. Allah
Tevfik buyurursa ileride geri kalanları da ele alacak ve aşkın mahiyetine dair
görüşlerimizi birlikte sağlamlaştıracağız. Şüphesiz her şey Allah’ın izniyledir
vesselam…
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.