Bismillah…
Gençlik yıllarımızda Batı’nın “Kara
Kapitalizmine” karşı Doğu’nun “Kızıl Kominizmi”, iki “düşman” kutup olarak
ortadaydılar… Soğuk savaş yıllarıydı… Ülkeler kamplara bölünmüş, insanlar ya
bilerek, ya da bilmeden bu iki kollu emperyalizm canavarının bir koluna
takılmış gidiyorlardı… Ve üçüncü bir alternatif olarak ortaya çıkan ihtişamlı
İslam İnkılâbı ise, bu emperyalizm canavarının güçlü silahları ve robotlaşmış
köleleri devletler tarafından yok edilmek için muhasaraya alınmıştı…
O yıllar, bir yandan tarihin en zalim
saldırılarından birisi ile boğulmak istenen İslam İnkılâbı ile heyecanlanıyor,
bir yandan da yanı başımızda olduğu halde gidemediğimiz, göremediğimiz “Ata
yurdu” Azerbaycan’a ağıtlar yakıyorduk… Dedelerimizden, nenelerimizden çok
şeyler duymuştuk o topraklarla ilgili… Kimisi “İravan”dan (Revan) gelmişti,
kimisi Gence’den, kimisi daha başka şehirlerden… Hele İravan’ı, Göy Mescid’i
anlata anlata bitiremiyorlardı… Hatta İravan, yanık türkülerin, hüzünlü ezgilerin
yakıldığı topraklardı:
“İravan’da bir guyu var
Gedirem gelen değilem
İçinde zemzem suyu var
Suyundan içen değilem”
O duygularla, Kominizm esaretinde, demir
kapılar ardında kalan o “Ata yurdu” Azerbaycan’a, kendimizce biz de ağıtlar
yakardık… Üniversite yıllarımda Azerbaycan için yazdığım bir şiir aynen
şöyleydi:
“Gökteki hale
Azerbaycan’ım
Sönmez meşale
Azerbaycan’ım
Esaret mi, Ah!
Uzak mı felah?
Yardımcı Allah
Azerbaycan’ım
Kays’ta vaveyla
Hürriyet Leyla
Olur mu ola?
Azerbaycan’ım
Kollarda zincir
Dillerde zikir
Hürlük tek fikir
Azerbaycan’ım
Hem kanım hem canım
Gururum şanım
Bahtsız vatanım
Azerbaycan’ım…
Evet, Azerbaycan bahtsız vatandı… O topraklar
bir türlü huzur yüzü görmemiş, oradan oraya savrulup durmuş, kan ve gözyaşı
kader olmuştu…
Bahtsız bir şekilde acılar çeken, çok uzun
yıllar Komünizm esaretinde kalan ve özellikle “dini kimliği” tahrip edilmeğe
çalışılan Azerbaycan, Gorbaçov’un “Açıklık” politikası sonucunda, yine diğer
bağımsızlığını kazanan devletlerin aksine “ağır bedel” ödeyerek bağımsızlığını
ilan etmiş, bunun hemen akabinde de Ermeni işgali ile yüz yüze kalmıştı…
Yani “bahtsızlığı” devam ediyordu… Ordusu
yoktu… Savaşmayı bilmiyordu… Ve bağımsızlığını kazandıktan sonraki ilk
Cumhurbaşkanı, yine bir komünist olan Ayaz Muttalibov’du… İşgal, bir karabasan
gibi çökmüştü Azerbaycan’ın üzerine… Bir yandan da “iktidar kavgası” kıyasıya
sürüyordu… 1992 yılının Şubat ayında, Karabağ bölgesinde, özellikle de
Hocalı’da öyle katliamlar gerçekleştirilmişti ki, misli az görülürdü… 1 Milyona
yakın insan, yerinden yurdundan olmuş, ülkenin iç kısımlarına sığınmıştı… Büyük
bir kaos ve şaşkınlık, bu arada Kapitalizmin körüklediği “hırs” ve “mala sahibi
olma”, “iktidar gücüne sahip olma” gibi faktörler, bir ahtapotun kolları gibi
ülke yönetimine göz dikenleri sarmış, herkes bir “pay” kapma telaşına düşmüştü…
Karabağ kan ağlıyordu, ama “Vahşi Kapitalizm”, insanları çoktan avuçlarına
almıştı bile…
Karabağ’ın işgali ve Hocalı katliamı sonucu
Ayaz Muttalibov iktidardan düşüyor, yerine Halk Cephesi Lideri Ebulfazl Elçibey
geliyordu.
Elçibey ise, hem bürokrasi konusunda
deneyimsiz ve tabir caizse acemi, hem de liderlik açısından zayıf birisi idi.
Türkiye’yi kıble olarak seçmiş, bütün komşularına bürokratik anlamda “savaş”
açmıştı… Ama Karabağ’ı işgal ile yetinmeyen Ermenilerin, civar reyonları da
işgali esnasında ölen asker ve halkın cenazesini o bölgeden aldırabilmek için
yardımını istediği Türkiye’den, şamar gibi bir “olumsuz” cevap alınca ve de
“Onlar Şii, İran’a daha yakınlar” diye terslenince alabora olmuştu… Onun da
ömrü uzun olmadı ve Nahçıvan’da bulunan eski
“Polit Büro” üyesi Haydar Aliyev, hem de savaşın en hararetli zamanında Ordu
Komutanlarından Suret Hüseyinov’u ayartarak, bir askeri darbeyle onu
deviriverdi…
Tarih 1993 Yılını gösteriyordu… Haydar
Aliyev, Azerbaycan’ın yeni Cumhurbaşkanı olmuştu… Kendisine bu makamı bahşeden
Suret Hüseyinov’u ise “başbakan” olarak atayarak borcunu ödüyor, ama ve çok
geçmeden de, 1995 yılında hem de “vatana ihanet” suçundan hapse tıkarak alaşağı
ediyor ve sahneden siliyordu. Bununla da kalmıyor, Karabağ’da ateşkes ilan
ediyordu ( 1994)…
O gün bu gündür, yani tam 18 yıldır
Karabağ’da Azerbaycan askeri hiçbir girişimde bulunmamış, işgalden kurtulmak için “bürokratik çabalara” umut bağlanmıştı …
Ve ne gariptir ki, Haydar Aliyev’e kadar var olan sivil direniş güçleri de
dağıtılmış, artık silahlı direniş terk edilmişti…
Ülkede azınlık bir Firavun grubu türemiş,
Ülkenin bütün kaymağını kendi ceplerine dolduran, halka ise sadece “sefalet”
sunan, ağır bir dikta rejimi hüküm sürmeye başlamıştı… İlk başlarda görülen
“dini serbestlik” ise, artık yerini ağır baskılara bırakıyordu.
Ve nihayet Haydar Aliyev de ölüyor ve
yerini, uyduruk bir seçimle oğlu İlham Aliyev’e bırakıyordu…
İlham Aliyev’in babasından farkı yoktu…
Hayır, düzeltiyorum, babası kadar bürokrasiden anlamıyordu… Artık daha baskıcı
bir iktidar vardı… Öyle ki, İsrail ile “kanka” olunuyor, ülkede “camiler”
yıkılmaya başlanıyordu… Öyle ki Azerbaycan “cami yıkan Müslüman devlet” olarak
tarihteki yerini alıyordu…
Bu durum Muaviye ve Yezid ilişkisi ile ne
kadar da benziyor değil mi? “Kurnaz ve sinsi” siyasetçi Muaviye Haydar Aliyev,
Onun kadar bürokrasiden anlamayan kumarbaz, ayyaş, eğelenceperest ve yalnızca
“gücün iktidarından” başka bir şey bilmeyen, gerektiğinde Kabe’yi (
Azerbaycan’da da camileri) dahi ateşe veren, yakıp yıkan oğul Yezid İlham
Aliyev…
Bununla da kalmıyordu Yezid Aliyev, ülkede
dini değerlere karşı büyük bir baskı oluşturuyor, hicabı yasaklıyor, neredeyse
“Allah” diyeni zindanlara tıkıyordu… Ama karşısına, İmamları Hüseyin’den (a.s.)
ilham alan yiğitler de hemen dikiliveriyordu… Ve Muhsin Semedov’un diliyle
şöyle haykırılıyordu Yezid’in suratına:
“Bugün biz
o zamanda olanları göz önünde bulundurduğumuzda, Yezid’in yaptığı işler ile
bugün Azerbaycan Cumhurbaşkanının yaptığı işler arasında hiçbir fark olmadığını
görüyoruz. Yezid de gençliğinde fasid, fasık ve kumarbaz birisi olarak
tanınıyordu, Azerbaycan Cumhurbaşkanı da ister Azerbaycan basınında, ister
Türkiye basınında olsun aynı olduğu yazılıyor. Yezid ibn-i Muaviye iktidara
geldiğinde nasıl ki ezan seslerini susturmak istemişti; çünkü onun ataları Hz.
Peygamberin sedasının semaya yükselmesini istememişti. Bugün de görüyoruz ki,
Azerbaycan da aynısı yapılmak isteniyor. Dün Yezid Allah’ın evine saldırıp
Kabe’yi ateşe verdirmişti, bugün de Azerbaycan’da nice camilerin yıkıldığına ve
Müslümanların başlarına dökülmesine tanık oluyoruz. Hatta bir İslam ülkesi olan
Azerbaycan’da bir mescid mahkemeye veriliyor. Ne yazık ki Azerbaycan halkı
olarak biz bugün bu durumlarla karşı karşıyayız. Yezid’ler dün Lat ve Uzzat
gibi putları getirip insanları putperestliğe çağırdıkları gibi, bugün de Haydar
Aliyev’in heykellerini dikip halkı bu putun altından geçirerek ona tapmaya
çağırıyorlar. O gün Kerbela’da Yezid ibni Muaviye’nin askerleri Hz. İmam
Hüseyin’i şehid ettikten sonra, Hz. Paygamberin haremine hücum ederek
Peygamberimizin yavrularının hicablarına saldırıp onları “Ya Muhammedâ”
feryadlarıyla çöllere salmışlardı; bugün de, İmam Hüseyin’in takipçilerinin,
onun çocuklarının başörtülerine el uzatılmaktadır. Bu durumlar gittikçe daha da
derinleşmekte ve daha da şiddetlenmektedir.
Ve bu Huseyni seda, hemen zindanlara tıkılarak
susturulmak isteniyor, ama Hüseyni yiğitlerin sesi asla susturulamıyor, susturulamayacak
da…
Ve bu günlerde Yezid Aliyev, kankası İsrail’in eteğinden
tutarak kendisini korumaya aldığını zannederek ve onun kan içiciliğinden ilham
alarak yeniden zindanları Hüseyni yiğitlerle doldurmaya başlamış…
Keşke tarihte kendisinin müsvettesi olduğu “Yezid’in”
sonuna bir baksaydı da, ibret alabilseydi…
Keşke etrafına bir bakabilse ve kendisi gibi
zalimlerin, bizzat “efendileri” tarafından hangi zillet çukurlarına atıldığını
görebilseydi…
“Bahtsız vatan” Azerbaycan ise, Muhsin Semedov gibi
Hüseyni yiğitleri ile bahtının zincirlerini kıracak ve o sevdası olan
“özgürlükle” kucaklaşacaktır…
Sabah elbet yakındır…