Allah’ın
adıyla
Bana
kızdıklarını biliyorum. Hatta benden nefret ettiklerini bile. Oysa ben onların
beni anlamadıklarını da biliyorum. Anlayacak olanlar nerede diye soracak
olursan ben de bilmiyorum. Yeni bir nesil düşlüyorum, kimsenin engel koymadığı,
kimsenin ön yargı ile yaklaşmadığı bir nesil. Sizce bu bir hayal mi?
Bu
bir özeleştiri yazısıdır. Ve bu yazıdan sonra artık eleştirmeyi bırakacak artık
herkesin kendi yoluna gittiği gibi bende bazılarının yollarından çekilip
gideceğim. Ama son kez de olsa beni anlayacaklarını umarak yazmak istedim. Beni
anlamasalar da…
Nereden
başlayacağımı bilmiyorum ama nereden başladığımı anlatacağım her şeyiyle. Bu
eleştiri olarak son olacak dedim ya bir daha böyle bir şey olmayacak.
Bir
zamanlar bizde bizi eleştirenlerle aynı safta idik. Büyüklerimize itaat dışında
hiçbir görevimiz yoktu. Öyle günler geldi ki kendi anne babamıza
göstermediğimiz değeri din bilginlerine ve büyüklerimize gösterdik. Dernekler
evimiz, arkadaşlar kardeşlerimiz oldu. Anlayacağınız kendimizden teberri ettik
sırf güzel günler ve güzel gelecekler inşa etmek adına.
Tertemiz
hayallerimiz vardı yolumuzu aydınlatan aydın büyüklerimizin olduğu gibi,
dizleri dibinde kırılmış dizlere sahiptik bizler. Ağızlarından çıkacak sözlere
bakardı sistematik kuralların esiri gençler. Ne dedilerse yaptık, ne
söyledilerse kabullendik.
Ve
bir gün kulaktan kulağa fısıldamalar başladı. Önyargılar çekildi Yasin suresi
9.ayet okunarak. Birbirlerine kardeş diyenler sözlerinin üstünlüğüne dayanarak
İslam’da bile olmayan sınıf ayrımını ortaya çıkardılar.
Üç’e
bölündü bir zamanlar bir olan cemaatler ve menfaatler. Menfaatler öne çıkarken
cemaatler dağılmaya başlandı. Din bilginleri, zengin aileler ve bu ikisine
itaat eden gruplar pay sahibi oldu mektep adına konuşmalarda.
Din’in
en sinsi sözlerini ezberlediler ve sözlerini işlerine yarayacak binlerce
hadislerle süslediler.”Ben” diyene
sırt çevirdiler, oysa görmediler ki “Ben”
olan bir zamanlar “Biz” olan
kardeşleri tarafından aforoz edilenlerin ta kendisiydi.
Bir
gün benimde kulağıma fısıldadılar, filan grup filan cemaat mektebimize
düşmanmış, Duydunuz mu filan grup bu mektebe ne töhmetler vurmuş ne töhmetler.
Biliyor musun filan grup hakkında imamlar ne demiş?
Ve
bir gün büyük sevinçle ve bilgiçlikle çıkageldiler. Ellerinde çikolata kutuları
haydi gidin Ehl-i Sünnet kardeşlerinize onları sarın sarmalayın, deyin ki biz
kardeşiz deyin ki biz biriz.
Allah-u
Ekber, Allah beni affetsin. Vallahi ben şimdiye kadar samimiyetsizce bir iş
yapmadım, ben sevmediğim bir insanın masasına da oturmadım. Hangi yüzle Ehl-i
Sünnet kardeşlerimize gideyim. Kendi inanç taşlarınızı bile tekfir ederken
bizimle vahdette ne kadar samimisin diye sorsalar ne derim onlara?
Gitmedim,
bekledim öylece anlamaya çalıştım, ama bir türlü anlayamadım. Anlayamadıkça da
başımı dizlerim arasına alıp ağlamaya başladım. Ağladıkça anladım.
“Biz” ne zaman “Ben” olduk? Daha doğrusu ben ne zaman oldum?
Gördüm
ki, benimle olan genç kardeşlerim birer birer mektepten gidiyor. Gördüm ki, biz
dediğimiz genç kardeşlerim saflarını değiştiriyor. Gördüm ki, bir zamanlar
itaat konusunda kusur etmediğimiz bilginler ve aydınlar bu gençliği
umursamıyor. Gördüm ki, gidenin arkasından “İmanı olsaydı gitmezdi” deniliyor.
İşte
o zaman ben de safımdan bir gece sessizce çıkıverdim. Diğer kardeşlerim gibi bu
mektepten gitmek istedim ama gidemedim. Anlayacağınız İslam’ın elbisesini ters
giyemedim.
Ne
yapmalıyım diye düşünüyordum, yakında beni de imansız ederler diye içimden
geçirirken bunu asla yapamayacaklarını anladım. Çünkü ben, bunların
yetiştirdiği gençlerden biri idim. Ben bu toplumun, bu sistemin bir parçası
idim.
Beni
de kendileri gibi yetiştirdiler, şu an beni eleştirenler bilmezler ki şimdi
benim gibi bu sistemi ve toplumu eleştirmekte ve aynı amaca hizmet etmekteler.
Kuran’ın
en can alıcı ayetlerini ezberlemiş, hadislerin Türkçe kaynaklarda
bulunmayanları ile beslenmiştim. Sınıf ayrımında ilk sırayı alamasak da ikinci
sıra itibari ile mektebi konularda söz hakkı elde etmiştim.
Bana
mektebini anlat deseniz, bilmeyen insanlara tanıt deseniz ağzımdan bir kelime
bile çıkmaz. Ama kendi içimizde kalk filanca grupların tarihini ve hatalarını
söyle derseniz İslam tarihi olmak üzere İmamların döneminden sayısız deliller
sunar ve haklı olmadan da yerime oturmam.
Ben
böyle yetiştirildim, içimizde yırtıcı bir aslan ama dışarıda süt dökmüş kedi
misali. Zaten anlattım ya bizim toplum böyleydi ve böyle. Bu konuda beni
eleştirmeniz ne kadar doğru sizlerin insafınıza kalmış.
Ama
yine de bilin ki, benliğimde her yazıdan sonra vicdan muhasebesi yapmakta ve “ne ekersen onu biçersin lafzını
unutmamaktayım.
Benim
hırçınlığım ne çok bilgili olmamdan dolayı ne de bazı gruplara olan
nefretimdendir. Benim hırçınlığım bir zamanlar bu mektepten giden genç
kardeşlerimden dolayıdır. Ve bu gidişler bugün de devam etmekte…
Ama
anlatmak istedim bir zamanlar ama anlamadılar. Yazdım ve baktım ki
dinlemiyorlar.
Ama
anladım gördüm ki, anlatmakla olmaz bu işler, yapacaksın ve çıkaracaksın
eylemini ön plana o zaman senin ne kadar ciddi olduğunu görecekler.
Yıllarca
birilerine atılan iftiralar, yıllarca birbirlerine vurulan töhmetler acaba bu
kadar önemsiz mi? Bir insana kırk defa deli derseniz ya kendini deliliğe vurur
ya da kendisi deli olur.
Bizi
de aylarca Âlim karşıtı olarak lanse etmeye çalıştılar. Ne oldu ne değişti. Biz
yine âlimlerin arkasında namaz kılmaya devam ettik. Peki ya sonra? Baktık arkalarında
namaz kılınca münafık, kılmayınca kâfir ilan ediliyoruz vazgeçtik camilere de
gitmekten.
Yukarıda
vahdet konusu açıklamamda dediğim gibi şimdiye kadar samimiyetsiz bir iş
yapmadım. Ve buradan da son kez diyorum ki, ben hiçbir zaman Âlim karşıtı
olmadım.
Değerli âlimler ve gençlerin toplantısında ve
her zaman dediğim gibi ben sadece “Âlimciler”
karşıtıyım.
Ve
son olarak yaptığımız işlerde Mektebe ve İmam-ı Zaman’a töhmet vurduğumuzu ima
edenlere buradan yine bir hadisle gönderme yapmak istiyorum. Ve hadisin zaman
yer ve araştırmasını da kendilerine bırakıyorum.
İmam
Ali (a.s) şöyle buyuruyor; “Haksız yere bir insan öleceğine, Bin Kâbe
yıkılsın.”
Bizde
diyoruz ki, eğer gençliğin elden gidecekse, eğer inanç taşların bu mektepten
yüz çevirecekse, sana vurulan töhmet ve sözde, ayağa kalktığın gibi mektebe ve
İmam-ı Zaman’a töhmet vurulduğunda da ayağa kalkacak ilk insanda yine sen
olmalısın.
Kalan
insan, giden insandan her zaman üstündür. Biz acizliğimizi kabul ediyor ve
gidiyoruz.
Elbet
gitmek istemiyor gönül ama olmuyor, yıkmadan dökmeden gitmek ister insan ve her
gidişinde kapıyı bir daha gelecek şekilde açık bırakmak istiyor.
Hangi kapıyı
çaldıysak açılmadı yüzümüze, hangi kapı açıldıysa tükürdüler yüzümüze.
Biz
gençliğimizi bu mektebe adamaktan, yaşıtlarımızın aksine ahlak ve ilmin peşinde
koştuğumuz için pişman değiliz. Tek pişmanlığımız yanlış anlaşılmamız ya da hiç
anlaşılmamamızdır.
Şimdiye
kadar kimin kalbini kırdıysak ve sürçü lisan eylediysek affola…