AMAN
DİKKAT! "ZAMAN" VAR!
Bismihî Teâlâ...
"Harp
hiledir!"
Bu
hadîsin, hem Allah'ın Elçisi'nden (s.a.a)1, hem de Emîr'ul-Mü'minîn
Hz. Ali Efendimizden2 (a.s) -sözlü olarak- rivâyet edildiğini
biliyoruz.
Savaşta
hilenin, düşmanı aldatmanın iki yolu var:
1. Plan yaparak,
taktik geliştirerek, tuzaklar kurarak, beklemediği yerden vurarak.
2. Yalan konuşarak,
verilen sözleri çiğneyerek, karşı tarafa çamur atarak...
Bunlardan
Kur'ân'a, Hz. Peygamber'in sîretine uygun düşen, birinci yoldur. Ehl-i
Beyt yolu da budur. Kuşkusuz, evrensel ahlâkî değerler ve savaşta "ilkeli"
duruş bunu gerekli kılar. Zaten hadiste geçen "hile" bu
anlamdadır. Savaşta hile ve aldatmanın meşru olanı da budur.
İkincisi ise Muâviye'lerin,
Yezît'lerin yoludur!
Şimdi
siz, eğer savaşta Hz. Peygamber'i örnek alıyor, onun Ehl-i Beyti'nin yolunu
izliyorsanız; düşmana karşı ummadığı yerlere tuzaklar kurarsınız. Onlara hayal
bile edemeyeceği sürprizler hazırlayabilirsiniz...
Ama
bu arada,
savaşın
da bir hukukunun ve ahlâkının olduğunu unutamazsınız. Yalan konuşamazsınız. İftiradan,
ahitleri bozmaktan uzak durursunuz. Çünkü siz, her şeyden önce "dürüst, ilkeli
ve ahlâklı" olmak durumundasınız.
2006
Temmuz'unda, Siyonist rejime hayal edemeyeceği bir yenilgi tattıran, Hizbullâh
Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrullâh'ın, bütün dünya halklarını kendisine
hayran bırakan ilkeli tutumu, bunun en canlı, en taze örneği değil midir?
Yok
eğer Muâviye'nin, türlü yalan ve desiselerle onun saltanatını tahkim eden Amr'ın
ve Yezîd'in yolundan gidiyorsanız; açıktan, tevilsiz yalanlar söyleyebilirsiniz.
Verdiğiniz ahitleri hemen, ilk fırsatta ayaklar altına alabilirsiniz. Bu arada,
karşı tarafa "akıllara zarar" iftiralar atarak; kendi insanlarınızı
kandırabilir, onların karşı tarafa yönelik öfkelerini böylelikle daha da köpürtebilirsiniz!
Bu
yolda gerekirse daha da çirkinleşir, "düşmanın kisvesine bürünerek"
kendi köylerinizi basar, insanlarınızı öldürebilirsiniz! Mağazalarınızı,
halkınıza ait araçları benzin döküp yakabilirsiniz!..
Üstüne
üstlük, bütün bunları kendiniz "haksızken" yaparsınız!
Kelimenin tam anlamıyla, "ibâhiyyeci" olur,
"Bizi hedefe götüren her yol mübahtır!" dersiniz.
İlk olarak, bir Rus bilim adamı olan
Prof. Sergyei Nilus tarafından 1905'te, Rusya'da neşredilen "Siyon
Hâkimlerinin Protokolleri" adlı esrarengiz kitapta3, bakın ne deniyor:
" الغاية تبرر الوسيلة= Gâye, vâsıtayı meşrû kılar. Bu yüzden, planlarımızı yaparken, ahlâkî ve iyi olandan ziyade,
(bizler için) zarûrî ve faydalı olana yönelmemiz gerekir." 4
Böylece, Siyonizm'in hedefine varmak için kullandığı araç
mantalitesiyle, Muâviye'lerin ve Yezit'lerin yolunun kesiştiğini görüyoruz!
Savaşta hile ve aldatma konusunda Qâdî Iyâd diyor ki:
"Savaşta, (düşmanı) mümkün olan her yolla aldatmak caizdir. Yeter ki verilen
ahitleri ve emânı bozmak türünden olmasın. O takdirde helal olmaz." (Şerhu Sahîh-i
Müslim: VI, 42)
Muhyiddîn en-Nevevî bu sözlere aynen katılıyor ve buna "ulemanın
ittifakını" da katarak, olduğu gibi tekrarlıyor. (Şerhu Sahîh-i Müslim: XII,
45)5
Peki, ahitleri ve emânı bozmamak kaydıyla, "mümkün olan
her yol"a, katıksız ve tevilsiz "yalanlar" da dâhil
midir? diye soracak olursanız:
el-Qurtubî, en-Nevevî, İbn Mülaqqın, el-Übbî, Hâfız İbn Hacer,
el-Aynî, el-Qastalânî, el-Münâvî, Ali el-Qârî vb. bu soruya "Evet,
dâhildir!" cevabını vereceklerdir.6
Siyâset tarihinde Yezîdî duruşuyla bilinen Ebûbekr İbn'ül-Arabî
işi daha da ileri götürerek, "Düşmana verdiğimiz ahitleri de bozabiliriz."
diyor! işte sözleri:
"Savaşta hile ve aldatma; tevriyeli sözlerle olur, ordunun
pusu kurmasıyla olur, verilen sözden dönerek olur..." (Âridat'ül-Ahvezî
Şerhu Sahîh'it-Tirmizî: VII, 171-172)
İbn'ül-Arabî'nin bütün ilkeleri yerle bir eden, savaş ahlâkını
hiçe sayan bu sözlerini, İbn Mülaqqın, İbn Hacer, el-Aynî ve el-Münâvî de;
hiçbir eleştiriye tabi tutmadan, aynen aktarıyorlar.7
Oysa Hanefîlerin ilk dönem hatırı sayılır fıkıh üstatlarından olan
Ebû Ca'fer et-Tahâvî, Şemsüleimme es-Serahsî, Burhânüddîn el-Buhârî
vb. "Savaşta bile olsa, bizim mezhebimize göre, imalı sözler dışında;
katıksız, tevilsiz yalan söylenemez." diyorlar.8
Günümüzde, bilhassa son birkaç aydır, kimi çevrelerin neredeyse
savaş pozisyonu aldıklarını, var güçleriyle bir hedefe kilitlendiklerini
görüyoruz.
Nereye olacak; elbette İsrail'e, ABD'ye karşı olacak hali yok!
Hedef belli: İRAN!
Bazı "İslâmcı" yazar ve çizerler, İran'ı yoğun biçimde
eleştiren yazılar yazıyorlar.
Şimdiki iktidarın "arka bahçesi" olan kimi
"muhafazakâr" basın yayın organları da, gerçek dışı, hayâlî
haberlerle, bu doğrultuda, halkı resmen bombardımana tabi tutuyorlar!
Peki, suçu neymiş İran'ın?
Bölgede İsrail'in, ABD'nin oyunlarını bozması, onların yoluna taş
koyması!
Bizler eleştirilerden rahatsız değiliz. Elbette eleştirilsin. Ama
eleştirirken, hakarete varan, karşı tarafa haddini bildiren bir üslup
kullanılmasın.
Eleştirilerimiz doğru, makul temellere dayansın. Dini esaslar göz
ardı edilmesin.
Artı, bu eleştiriler yalan, dolan, iftira içermesin...
Geçenlerde Mustafa
Özcan bir yazısında, Suriye'de olup bitenleri denetlemek üzere bu
ülkeye gelen gözlemcilerden, Cezâir asıllı birinin ağzıyla, Suriye
Devlet Başkanı Esed tarafından, "gözlemcilere
hayat kadını teklif edildiğini" ileri sürmüştü.
Lâkin, verilen haberin kaynağına indiğimizde, bunun -maalesef- düpedüz
yalan olduğunu gördük!
Bu, Suriye ve İran konusunda okuyucusunu yalan yanlış bilgilendiren
Mustafa Özcan'ın, ne ilk, ne de son yazısı! O bunu -maalesef- hep yapıyor,
yapmaya da devam ediyor.
TRT, bir devlet kanalı olmasına rağmen, bu alanda "devlet
ciddiyeti" ile bağdaşmayan, halkı İran'a karşı soğutmayı amaçlayan
yayınlar yapıyor.
Hatta haftalık diziler bile buna el attı: 09 Şubat akşamı
yayınlanan "Kurtlar Vadisi"nde, "İran'ın İsrail ile
işbirliği" açıkça vurgulandı!!! (Polat'ın ağzından)
Yani İran aleyhtarlığı, maalesef, yavaş yavaş "devlet
politikası" olma yolunda.
Bilhassa, muhafazakâr kisveli "Zaman"
grubunun; ilkesiz, ahlâk tanımaz tavrı dikkatlerden kaçmıyor. Gazetesiyle,
televizyonuyla, Allah'ın her günü, sunduğu yalan yanlış haberlerle, halkımızı
İran'a karşı resmen dolduruyor!
Bu "yeni kartelci" medya grubu, geçtiğimiz
günlerde, Siyonist kaynaklara dayanarak, İran'dan Türkiye'ye "hemşire"
kılıfında casuslar gönderileceğini haber yapmıştı.
Ardından, basında bu hemşirelerin, kimi etkili ve yetkili kimselerle,
"istihbarat amaçlı evlilik" yapabilecekleri haberi bile yer
aldı!
Sonunda İranlı yetkililerden bir açıklama geldi: "Yok öyle
bir şey." dendi. Yani, bunlar düpedüz "yalan haber" idi
ve Zaman grubu bu yalanı günlerdir eveleyip geveliyordu.
Derhal "özür dileyip" geri adım atması beklenen grup,
yine fitne, fesat ve tahrik kokan tutumunu, hiç aldırmadan, aynen sürdürdü: "İran
deşifre olunca geri adım attı!" ...
Allah aşkına böyle habercilik olur mu? Bu ne aymazlık, bu ne
sorumsuzluk!
Bunun dinde yeri, yurdu var mı?
Sizde hiç insaf yok mu? Bu ne gözü dönmüşlük!
Kur'ân, iftirayı yayanları, dünya ve âhirette, elim bir azapla
uyarmıyor mu? [Nûr: 19]
Bu düşmanlık, bu haset niye? İran'ın bizleri kardeş bilmekten,
bölgede Müslümanların haklarını "Emperyalist güçlere yedirmemekten"
... öte ne suçları var?
İran'a karşı; ABD'nin, bizzat görevlendirdikleri Suriye heyetinin raporunu tanımayacak
kadar ilkesiz, ahlâksız, haysiyetsiz bir Arap Birliği'nin yanında ne işiniz var
sizin?
Bölgesel sorunlar karşısında ABD ile iş tutacak; Körfez savaşında,
Bağdat'ta on binlerce sivilin öldürülmesine karşı sessiz kalırken, İsrail'e
düşen birkaç Scut füzesi karşısında "salya sümük" ağlayacak, Mavi
Marmara eyleminde "İsrail'in otoritesinden" söz edeceksiniz; öte
yandan kalkıp İran'ı, İsrail ile gizli "işbirliği" yapmakla
suçlayacaksınız!!! Yemezler!
Sahi, sizin hiç mi Allah'tan korkunuz yok? Hesap gününü düşünmüyor
musunuz? Bütün bunların vebalini nasıl ödeyeceksiniz? Yarın onların yüzlerine
nasıl bakacaksınız?
Bu gidişle, Hanefî mezhebi şöyle dursun, hadisçilerin fetvası da
kurtaramaz. Zira, onlar katıksız yalan söyleyerek, sırf "düşmanı aldatmaya"
cevaz vermişler.
Ya siz ne yapıyorsunuz?
Aslı esası olmayan bu haberlerle, yaptığınız hayâlî yorumlarla İran
halkını değil, bizzat kendi halkınızı iğfal ediyor, kendi insanlarınızı
aldatıyorsunuz!
Hani eskiden malum kartel medyası, Müslümanları karalayan bir
haber yaptıklarında, hemen peşlerine düşer, olayı deşifre eder, yalanlarını
yüzlerine vururdunuz.
Allah için, sevinirdik!
Ne oldu? Şimdi onların yerine siz mi oturdunuz? Bu görev size mi
verildi?
Yukarıda da belirttik: Bu yol Hz. Peygamber'in, Ehl-i Beyt'in yolu
değildir.
Gittiğiniz bu yol, Muâviye'lerin, Yezit'lerin, Amr'ların, Mervan'ların
yoludur! Bu araç, "Bizleri hedefe götüren her yol mübahtır." diyen
Siyonistlerin aracıdır!
Eğer hesap gününe inanıyorsanız, insafınız hâlâ tükenmemiş, gönlünüz hâlâ
kurumamış , gözlerinize hâlâ perde
inmemişse; yol yakınken dönün bu yoldan.
Vesselâm...
----------------------------
1- bk. Buhârî: cihâd, 157; Müslim: cihâd,
17-18 ...
Şeyh Sadûq, el-Faqîh: IV, 272; el-Hurr el-Âmilî, Vesâil'üş-Şîa: XV, 133-134
2- bk. Buhârî:
menâqıb, 25, istitâbe, 6; Müslim: zekât, 154; Ebû Dâvûd: sünnet, 30; Nesâî, el-Hasâis:
173 nolu hadis (bk. Çuhacıoğlu, Peygamberimizin
dilinden Hz. Ali: s. 469)
Ebul-Abbâs el-Hımyerî, Qurb'ül-İsnâd:
s. 133; el-Küleynî, el-Kâfî: VII, 460; Ebû Ca'fer et-Tûsî, et-Tehzîb:
VI, 162; el-Hurr el-Âmilî, Vesâil'üş-Şîa: XV, 133-134
3–
Çoğu araştırmacı, toplam 24 protokolden
oluşan bu kitabın, Avusturyalı Yahûdî gazeteci Theodor Herzl (1860–1904)
öncülüğünde, 1897 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde tertiplenen ilk Siyonist
kongrede alınan kararların bir kısmından ibaret olduğunu ileri sürmektedirler.
(bk. Prôtôkôlâtü Hukemâ-i Sıhyûn: s. 29; Ahmed Çelebi, Yahûdîlik: s. 287)
Türkçe'ye de çevrilen bu kitabın, bizde
Arapça'sı var. [bk. http://waqfeya.com; http://shamela.ws]
4- Prôtôkôlât (I):
s. 116. Ayr. bk. s. 118
5–
en-Nevevî'nin "bil-ittifak" ekli bu sözleri, sonrakiler tarafından
aynen benimseniyor. bk. el-Irâqî, Tarh'ut-Tesrîb:
VII, 215; el-Übbî, Şerhu Müslim: V, 53; İbn Hacer, Feth'ul-Bârî: VI,
158, 159; el-Qastalânî, İrşâd'üs-Sârî: V, 155; el-Münâvî, Feyd'ul-Qadîr:
III, 411; Ali el-Qârî, Mirqât'ül-Mefâtîh: VII, 447; Davudoğlu, Sahîh-i
Müslim Tercüme ve Şerhi: VIII, 466
6–
bk. el-Qurtubî, el-Müfhim: VI, 592, en-Nevevî, XII, 45; İbn Mülaqqın, et-Tavdîh: XVIII, 225; el-Übbî, V, 53,
VII, 48; İbn Hacer, VI, 159; el-Aynî, Umdet'ül-Qârî: XII, 96, XIII, 208;
el-Qastalânî, V, 156; el-Münâvî, V, 296; Ali el-Qârî, VII, 447
7–
bk. İbn Mülaqqın, XVIII, 225; İbn Hacer, VI, 159;
el-Aynî, XII, 96; el-Münâvî, V, 296; Davudoğlu, VIII, 466-467
İbn'ül-Arabî sözlerinin devamında şöyle diyor: "Yalanın haram
yada helâl oluşunda aklın bir etkisi yoktur. Bu iş tamamen şerîate
bırakılmıştır. Şayet yalanın haram oluşu, bid'atçilerin dediği gibi, akıl ile
sâbit olaydı...; o takdirde yalan konuşmak hiçbir zaman helâl olmazdı!"
Bu
sözler, Husün - Kubuh meselesinin şer'î olduğunu iddia eden Eş'arîler
için normaldir. Ancak, bu meselede "akılcı" yolu seçen
Mâtürîdî ekole mensup olan el-Aynî'nin İbn'ül-Arabî'ye itiraz etmemesi, hele
onun kendileri gibi düşünenleri "bid'atçilikle" suçlaması karşısında
sessiz kalması, anlaşılır gibi değildir.
Üstelik
"sıkı" bir Hanefî olan el-Aynî, her nedense hadisçilerin peşine
takılmış, böylelikle -birazdan göreceğiniz gibi-, kendi üstatlarının yolundan
ayrı düşmüştür!
8–
bk. et-Tahâvî, Şerhu Müşkil'il-Âsâr: VII, 369; es-Serahsî, Şerh'us-Siyer'il-Kebîr:
I, 119, el-Mebsût: XXX, 211; el-Kerderî, el-Fetâvâ el-Bezzâziyye:
III, 359; el-Haskefî, ed-Dürr'ul-Münteqâ: II, 552; İbn Âbidîn, Redd'ül-Muhtâr:
VI, 427-428