Bismihî Teâlâ...
Bilirsiniz, bir bilgisayara virüs bulaşmışsa, "hata" verir. Ekrana sürekli uyarılar çıkar. İşletim sistemi mızmızlar. Bir yere tıklar, komut verirsiniz; bekleyin ki açılsın...
Yapılacak bellidir. İyi bir virüs tarayıcıyla o virüsün temizlemesi icap eder. Temizlendiği halde tekrar ürüyor, yahut sistem hep "hata" vermeye devam ediyorsa; o virüs, mevcut işletim sistemini ayakta tutan kök dosyaları da ele geçirmiş demektir. Artık bundan sonra iyi bir formatla belleği komple pekler, sistemi yeniden kurarsınız.
Elinizin altındaki bilgisayar ancak bundan sonra tadında, sorunsuz çalışır.
Teknik olarak, sadece bilgisayarların yada aynı teknolojiyle çalışan ürünlerin virüs kaptığını sanmayın. Bazen insanlar da virüs kapar! Onların da beyinlerine, işletim sistemlerine virüs bulaşır. Artık o beyin, kendisine tebelleş olan bu virüs yüzünden "hata" vermeye başlar!
Bunun neticesinde, kişinin ağzından yalan yanlış, akıl mantık dışı sözler dökülür. O derece ki, bazen sizi dehşete düşüren hezeyanlarla, akıllara zarar yorumlarla karşılaşırsınız.
Örneğin "Sahâbenin tümü âdil ve güvenilirdir; hepsi ak sütten çıkmış ak kaşık gibidir!" yaklaşımı bir virüstür.
Sisteminize bu virüs bulaşmışsa, artık Hz. Peygamber'den (s.a.a) çok, sahâbeyi savunur duruma düşersiniz. Peygamber Efendimiz'den konu açıldığında "Canım o da nihâyetinde bir insan değil mi; elbette hatta edebilir..." derken, her hangi bir sahâbînin eleştirilmesine tahammül edemezsiniz!
Günümüzdeki yolsuzluklara "haklı olarak" karşı çıkarken, örneğin Halîfe Osman döneminin bütün yolsuzluklarını sineye çeker; "Râşid halîfemizdir; ne yapsa yeridir!" dersiniz.
Dönemin "kapitalist"lerini bir türlü rahat bırakmayan Ebû Zerr'in sesini kısıp toplumdan tecrit edenleri, onu Rebeze'ye sürenleri haklı bulur, "O da çok konuşuyor be! Halk arasında fitneye(?) sebep oluyor!" dersiniz.
Emîr'ul-Mü'minîn Hz. Ali (a.s) döneminde cereyan eden iç savaşları "ictihâd" ile yorumlar, böylelikle tarihin ender kaydettiği acımasız kâtillere bol keseden "sevap" dağıtırsınız. Bu yolda dökülen bütün kanları, iyi niyetli, "dostane kılıç kalkan" oyunlarına bağlarsınız!
Bir kez bu virüsün pençelerine düşmüşseniz, türlü ayak oyunlarıyla iktidârı ele geçiren, 70 küsür yıl sürecek "Ali'ye küfretme" geleneğini başlatan, daha burada sayıp dökemeyeceğimiz türlü melanetlere imza atan "azgın çete" reisi "Muâviye'nin eşeğinin burun deliklerine giren bir toz taneciği ile Ömer b. Abdilazîz'i kıyaslamaktan teeddüp(?) eder; "O toz taneciğinin, ilgili kişiden bin kat üstün" olduğunu[1] söylerdiniz! (Bu Ömer'in tek dezavantajı sahâbeden olmamasıdır! Üstelik bu, kendisi kanla birlikte anılmayan ve deminki meşum geleneğe son veren birisi olmasına rağmen böyledir.)
Târihe hilekârlığıyla nam salmış bir Amr b. el-Âs'tan, onun sayesinde, kan ve gözyaşıyla iktidârını perçinleyen Muâviye'den hadis alır[2]; bundan en ufak rahatsızlık duymazsınız!
Hz. Ali'nin en katı düşmanlarından olan, her fırsatta Ali'ye küfretmeyi alışkanlık hâline getiren, bu arada, çevirdiği dolaplarla Halîfe Osman'ın da başını yiyen Mervân b. Hakem hakkında; "Şayet Mervân'ın sahâbeden olduğu kesinleşirse, o takdirde hakkındaki eleştiriler kendisine zarar vermez!"[3] derdiniz.[4]
Sahâbenin top yekun temiz olduklarına inanmışsanız; onlara halel gelebilir korkusuyla, Kerbelâ katliamının halka anlatılmasına "Haramdır!" deyü fetvalar verir, olayı -olabildiği kadar- örtmek ve bu kıyâmın evrensel mesajının kitlelere ulaşmasını engellemek için var gücünüzle çalışırdınız![5]
Kelâm ilminin en zevkli, en bereketli konularından birisi olan "Husün-Qubuh" meselesinde; "Bu husus aklî değil, şer'îdir!" görüşü[6] de bir virüstür.
Bu virüs size tebelleş oldu mu, bakın ne "hatalar" vermeye başlarsınız:
İlk fırsatta, "cebirci" kader anlayışına[7] saplanıp kalırsınız!
Allah'ın "adâlet" ve "hikmet" sıfatlarını tatile yollar, "O'nun mahlûkâtı yaratmasında hiçbir hedef, hikmet yoktur"[8], dersiniz.
"Teklîf-i mâ lâ yutâq câizdir!" der[9], Yüce Yaratıcımızın kullarına, onların taşıyamayacağı görevler yükleyebileceğine hükmederdiniz.
"Allah'ın kullarını sebepsiz yere cezalandırması; itaatkâr kulunu cehenneme, âsî kulunu ise cennete koyabilir! Ve bu durum O'nun şanına zarar vermez!"[10] diyebilirsiniz.
"Kâfir ve müşrik iken sonradan iman eden birine peygamberlik görevi verilebilir!" der[11]; buna mâni bir durumun bulunmadığını pekâlâ söylerdiniz.
Etrafımızda cereyan eden, bölgesel ve küresel siyâsi olaylara "mezhepçi" gözlerle bakmak ve hâdiseleri bu şekilde değerlendirmek de, geçmişte olduğu gibi, şimdi de çoklarını etkisi altına alan, amansız virüslerden biridir.
Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu'nun "İran'ın politikalarını mezhebe indirgemenin doğru olamayacağına" ilişkin açıklamalarına[12] rağmen, kraldan fazla kralcı kimi yazar ve çizerlerin İran-Irak ve İran-Suriye ilişkilerini "mezhepsel birlikteliğe" bağlama gayretleri, bölgede emperyalizme uşaklık ettikleri "körün" bile gözünden kaçmayan Suud, Katar, Ürdün vs. gerici Arap rejimleriyle, "Sünnî" nitelemesiyle; İran'a karşı kol kola, birlikte ortak politika yürütmeler, yine Esed rejimi "Alevî(?)", muhâlifleri "Sünnî" diye; Suriye muhâlefetine kucak açmalar, İsrail'in belini kıran "Şiî" Hizbullâh'a mesafeli, ama "Sünnî" Hamas'a yakın(?) duruşlar... hep bu virüsten neşet eden bâriz sistem hataları değil midir?
CHP'den Kılıçdaroğlu'nun, hangi hesaplar peşinde olduğu bir yana, Esed'den yana tavır alması üzerine, İktidârın sözcülerinden Hüseyin Çelik'in hemen çıkarak; bunu Kılıçdaroğlu ile Esed'in "Alevî" olduklarına bağlama refleksi, yine Bülent Arınç'ın geçen Ağustos'ta zehir zemberek yaptığı bir konuşmada, İran'ın Suriye'ye verdiği desteği "mezhepsel" yaklaşıma bağlama çabası da; ne yazık ki, bilinç altında uyuyan aynı müzmin hastalığın ürünüdür.
Bu arada, mevcut iktidârın ve onlara yalakalık eden yeni "kartelci - muhafazakâr" basının, Irak'ta terör olaylarına karıştığı gerekçesiyle hakkında tutuklama kararı verilen Irak cumhurbaşkanı birinci yardımcısı Târık el-Hâşimî'yi sâhiplenerek, "Irak Sünnîlerinin lideri" diye ona kol kanat germeleri de aynı sakat mantığın tezâhürüdür. (Oysa tutuklama kararı veren Bağdat mahkemesi, Şiî ve Sünnî, Arap ve Kürt yargıçlardan oluşmaktadır. Artı, bu karar, bizzat el-Hâşimî'nin en yakın adamlarının ihbârı sonucunda alınmıştır.)
ABD'ye her dâim uşaklık eden bu Gerici Arap rejimlerini, Irak'ta ardı arkası kesilmeyen terörist eylemlerde parmağı olmakla suçlanan Târık el-Hâşimî'yi, yine Suriye teröristlerini alelacele, koşulsuz; ama sırf kimlikçe Sünnî oldukları için "Sünnîlik" adına sahiplenme iç güdüsü, doğrusu hem İslâm'a, hem Sünnî Müslüman kardeşlerimize hakârettir.
Sünnîlik terörizm midir? ABD emperyalizmine uşaklık eden, çağdışı Arap diktatörleri ne vakit "Sünnî" olmuşlardır? Bu Sünnî(?) rejimler, onlarca yıldır işgal altında bulunan, her gün çile, göz yaşı ve şehitlerin kanlarıyla yoğrulan bir Filistin için, Gazzeli Müslüman kardeşleri için; işgalci rejimin sırtını sıvazlamaktan öte, ne yapmışlardır?
Azcık insaf edin! Filistinli "Sünnî" kardeşlerine, onların haklı davalarına tek sâhip çıkan, dünya istikbâr ve emperyalizmine karşı ayakta durma, tek başına varlık mücâdelesi vermenin yanında, ABD, BATI ve bölgedeki bütün hâin Arap ülkelerini karşısına alması pahasına; maddî manevî hiçbir desteğini esirgemeyen, şu sizin "mezhepçi" dediğiniz "Şiî" İran ve onun "ileri karakolu" olmakla suçladığınız "Alevî / Nusayrî" Suriye değil mi?
Hiç mi Allah'tan korkunuz yok? Bunları bir çırpıda nasıl da unutuverdiniz?
ÇOMÜ rektörü Sayın Sedat Laçiner'in, 27 Aralık 2011 akşamı, TRT "Açı" programında sarf ettiği; "Bir insanın Şiî olması, Hıristiyan olmasından kötüdür!" eksenli, hepimizi üzen o sözler de bu kategoride değerlendirilebilir.
Gerçi kendisi, gelen yoğun tepkiler üzerine bir açıklama yaparak "Ben demedim, o dedi!" ayağıyla, sorumluluktan sıyrılmaya çalışmıştır. Oysa, sormak gerekir kendisine:
Evvelâ, Suudi Arabistan'a, Kuveyt'e, Ürdün'e mal ettiğiniz o görüş, adı geçen ülkelerde kimlere aittir? Şayet bölgesinde emperyalizme uşaklık etmeyen, kendileri gibi düşünmeyen diğer Müslümanlarla barış içinde yaşayan bütün Sünnîlere âit, diyorsanız; bu bizce kardeşlerimize yapılacak en büyük hakarettir? Doğrusu bu türden marjinal yaklaşımlar, Suud destekli tekfirci Vehhâbîlerin, sefil Selefîlerin yaklaşımıdır. Bu da onları ilgilendirir.
İkincisi, hemen ardından gelen "Çünkü Hıristiyan ise nihâyetinde ehl-i kitaptır... Allah onu selâmete erdirebilir, belki cennete de koyar. Ama Şiî'yse sapkınlık var orda, yani dini bozmaya çalışmak var!" vs. gerekçeler de mi, yine deminki ülkelere âit?
Üçüncüsü, İran'la Suriye'nin birlikteliğini "mezhepsel yakınlık"la açıklamanız, Irak'ta dökülen kanlara İran'ı ortak etmeniz, Irak Başbakanı Nûrî el-Mâlikî'yi yönetimdeki Sünnîleri tasfiye etmekle suçlamanız; mezhep taassubunun dışa vurumu değil midir?
Son olarak, "Irak'ta Şiîler ve Sünnîler, özellikle işgalden sonra nefretlerini daha bir açığa çıkardılar..." diyorsunuz. Oysa Iraklı Şiîlerin, Sünnî kardeşlerine karşı hiçbir nefretleri yok. Irak'ta dökülen kanların % 80'i, 90'ı Şiîlerin kanı ve dökenler de Sünnîler değil, Yezîdî Selefîler! Şimdiye kadar Şiîlerin düzenlediği bir intihar operasyonu duydunuz mu?
Şimdilerde hiç bir gün yoktur ki, o gün bilhassa "Ağlar Vâiz"in basın yayın organlarında, İran aleyhinde bir karalama, bir iftirâ haber yapılmasın! Bu mudur İslâm kardeşliği? Bu ne acımasızlık, bu ne gözü dönmüşlük, bu ne insafsızlık!
İşin doğrusu, bütün bunların altında "haset" ve "öfke" yatmaktadır. İran İslâm Cumhuriyeti'nin bölgesel ve küresel anlamda Müslümanların lehine kazanımları, Devlet Başkanı Seyyid Ali el-Hâmeneî'nin mütevâzı yaşamıyla birlikte, düşmana karşı izzetli, dik ve kararlı duruşu; bizde öyle Âlimler bulunmadığından olsa gerek, gıpta edip sâhiplenmek yerine, -her nedense- hasede, öfkeye neden oluyor!
Bu içgüdü, "kör" mezhep taassubuyla da birleşince, artık göz gözü görmüyor. Daha bir yakıcı, daha bir yıkıcı hal alıyor. Bütün iftirâ ve karalamalar bunun peşinden geliyor.
Ne diyelim: "Öfkenizle geberin!" [Al-i Imrân: 119]
Şükürler olsun ki, İRAN, her zamanki gibi, kimseye aldırmadan yoluna devam ediyor. Kendilerini yaralayan bu cahillere, yine de "BABACAN" bir edayla, şefkatle, merhametle yaklaşıyor. Onların haklarını emperyalistlere çiğnetmiyor.
Yine şükürler olsun ki, Irak'ta mezhep kavgası çıkarmak isteyenlerin hevesini kursaklarına tıkayan Şiî ulemâ var, Âyetullâh Sistânî var! Eğer şu pek hazzetmediğiniz Şiîler, tıpkı Sünnîler gibi âlimsiz, rehbersiz olaydı; Irak çoktan kan gölüne döner, milyonlarca insanın kanı akardı...
Ehl-i Beyt ahlâkı budur işte! "Kendilerini susuz bırakanlara su dağıtır!"
Beynimizi bir ahtapot gibi saran ve sistemin sık sık hata vermesine yol açan bu virüslerin tamamını, bu kısacık yazımızda sayıp dökmekle bitiremeyiz. Unutmayalım ki, bunları üretip etrafa salan bir "Ana Kraliçe" virüs vardır ve o da kuşkusuz Hz. Ali'nin yolundan ayrı düşmek, Ehl-i Beyt öğretilerinden mahrum kalmaktır.
Bu virüslerin tümünden arınarak, sistemi "hatadan" korumanın ve sağlıklı bir bakış açısına kavuşmanın elbette bir yolu var. O da, Kur'ân'ı ve Rasûl-i Ekrem'i Ehl-i Beyt imamlarıyla tanımak, onların pınarından kana kana içmek ve onların yolunu "yol" tutmaktır.
Hadi, hepiniz Allah'a emanet olun! Vesselâm...
[1]– Abdullâh b. Mübârek'e ait olan bu söz için bk. İbn Kesîr, el-Bidâye: VIII, 148; Ali el-Qârî – el-Haffâcî, Şerh’uş-Şifâ: III, 430; el-Heytemî, es-Savâiq'ul-Muhriqa: s. 213, Tathîr’ul-Cinân: s. 10-11
[2]– Amr, Muâviye ve benzerlerinden; Buhârî ile Müslim dâhil bütün Sünnî hadisçiler hadis almışlardır.
[3]– bk. İbn Hacer, Feth’ul-Bârî (Muqaddime): s. 443 (= Mervân mad.); el-Heytemî, es-Savaîq: s. 181
[4]– Bu konuda detaylı bilgiyi, yakında basılacak olan "Sahâbenin Adâleti ve Ebû Hüreyre" adlı çalışmamızda bulabilirsiniz.
[5]– Benzer örnekler için, bir önceki "Kerbelâ Kıyâmına Yönelik Karartma Çabaları" başlıklı yazımıza bk.
[6]– Ehl-i Beyt (İmâmiyye, Zeydiyye) ve Mu'tezile mekteplerinin yanı sıra, Ehl-i Sünnet'ten Mâtürîdîler "Akılcı", Ehl-i Sünnet'ten Eş'arîler ile Zâhirîler ve Hâricîlerden İbâdıyye ise "Şerîatçı" yolu tercih ediyorlar.
Ancak teorik olarak burada doğru duruş sergileyen Mâtürîdîlerin, konuyla ilgili kimi örneklemelerde yanlış tutum içine girdikleri de bir gerçektir.
[7]– Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bk. Çuhacıoğlu, Sahâbenin Adâleti ve Ebû Hüreyre: s. 296-319
[8]– bk. İbn Hazm, el-Fisal: III, 174; el-Âmidî, Ğâyet’ül-Merâm: s. 224 vd.; er-Râzî, el-Muhassal: s. 148; eş-Şehristânî, Nihâyet’ül-İqdâm: s. 179; Adud el-Îcî, el-Aqâid: II, 204; İbn’ül-Hümâm, el-Müsâyera: s. 186
[9]– bk. el-Ğazzâlî, el-Müstasfâ: I, 86-88, el-İqtisâd: s. 89; er-Râzî, et-Tefsîr: II, 42-48, VII, 149-152; el-Âmidî, el-İhkâm: I, 115-124; el-Qurtubî, et-Tefsîr: III, 430; el-Qarâfî, Şerh'ut-Tenqîh: s. 143-144 vs.
[10]– bk. Adud el-Îcî, el-Aqâid: II, 193-202; İbn’ül-Hümâm, el-Müsâyera: s. 172-174, 176-177
[11]– bk. el-Âmidî, el-İhkâm: I, 145; Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîr: XXXI, 216; el-İsnevî, Nihâyet'üs-Sûl: II, 53; İbn’ül-Hümâm, et-Tahrîr: II, 223 (Ayrıca bk. el-Müsâyera: s. 196); İbn Abdişşekûr, Müsellem'üs-Sübût: II, 97; Emîr Pâdişâh, et-Teysîr: III, 19 vs.