Allah’ın adıyla
Türkiye arkasını Amerika’ya
dayamış olarak ve Amerika’yla aynı kulvarda olmanın rahatlığıyla aktif dış
politika uygulamaktadır. O kadar aktif dış politika uygulamaktadır ki yerinden
kalktığı gibi Irak’a ve Suriye’ye çatabilmektedir. Bölgeye çeki düzen vermede
büyük sorumluluk duymaktadır. Özellikle
Amerika’yla problemli olan ülkeleri hizaya getirme konusunda gerekeni
yapmaktadır.
Amerika ile baş başa vermiş, Avrupa’yla
aynı doğrultuda olmanın rahatlığı ve Arap ligi ile günlük görüşmelerden aldığı
destekle komşularımıza karşı hadlerini bildirici politikalar ortaya
konmaktadır. Irak yargısının Haşimi’yi yargılamasının uygun olup olmadığına
karar vermede kendini hak sahibi görebiliyor. Irak mahkemelerine göre
yargılanması gereken Haşimi’nin, yargılanmamasının gereğini rahat bir şekilde
söyleyebiliyor. Irak başbakanının ne yapması gerektiğini, dünyanın gözü önünde ifade ediyor.
Dışişleri bakanımız Suriye’deki
muhalefeti Türkiye’nin oluşturduğunu söyleyebiliyor. Rahat bir şekilde,
defalarca Beşşar Esad’ı uyardık diyebiliyor. Suriye muhalefetine aylardır ev
sahipliği yapmada mahsur görmüyoruz. Beşşar Esad’ın devrilmesi için Arap ligi
ile tam bir dayanışma içerisinde olabiliyoruz. Sayın Beşşar Esad’a, Kaddafi’nin
akıbeti hatırlatılabiliyoruz. Eski dostumuz Kaddafi’nin yok edilmesinde de çok
aktif bir mücadele ettik. Komşulara karşı bundan daha aktif bir politika
olamaz. Suriye’de olmasını istediğimiz
devrimin en aktif bir devrimci lideri gibi mücadele ediyoruz. Hulasa çok aktif bir politika uyguluyoruz.
Aktif bir politika uygulanmaya uygulanıyor da acaba bu aktifliğin sebebi nedir?
Bir kere Amerika ve işbirlikçileriyle
baş başa vererek komşularımıza cesaretle yüklenmeyi insani bulmak mümkün
değildir. Amerika’nın her zaman hedefinde olmuş olan Beşşar Esad’a yüklenmek
bir Müslüman olarak zorumuza gidiyor. Beşşar Esad’ın kimse hayatını ve
inançlarını sorgulamasın. Eğer sorgulanacak bir şey varsa Amerika’yla ortak
düşmana (ki o düşman komşumuzdur) sahip olmak sorgulansın.
Türkiye, Beşşar Esad’ın kısa zamanda
yıkılacağı hesabı içerisinde ağzına geleni söyledi. Gitmeme ihtimalini görünce de,
gitmesi için daha fazla gayret etme gereği duymaya başladı. Beşşar Esad
görevinde kalırsa ne yapacağız hesabıyla, aleyhte bir şeyler yapma durumunda kalmak
düşündürücüdür. Ne Beşşar’ı ne Maliki’yi isteriz cinsinden yaklaşımlar ancak
Amerika ve işbirlikçilerini memnun eder. Aynı zamanda vatandaşlarımızı öldürmüş
İsrail’le de dolaylı yoldan kontak kurma anlamına gelebilir.
Amerika’nın, Arap Liginin ve İsrail’in
düşmanlarını karşısına alınca esip gürlemenin adı, aktif dış politika olmamalıdır.
Katar gibi bir devlet de bu konuda fazlasıyla aktif bir politika izlemektedir. O kadar aktif ki Suriye’ye asker göndermeyi
Arap Birliğine önerebiliyor. Aktif bir politika izlemeyi bir
avuç kadarlık kukla Katar şeyhliğine yakıştırmak ne kadar komikse...
İsrail Lübnan’ı ve Gazze’yi
bombalarken Arap birliği ve Türkiye aktif bir dış politika uygulayamadılar.
İsrail’e yeter diyemediler. Toplanarak İsrail’le ilgili karar alamadılar.
Amerika’ya uşaklık yapanların İsrail’le ilgili karar almaları beklenemezdi ve
öyle de oldu. Hizbullah’ın İsrail karşısında başarı elde etmemesini
istiyorlardı. Ama istedikleri olmadı. Amerikancı bu kesimler Lübnan’da
kendileri gibi olan Saad Hariri’nin iş başında kalmasını çok istediler ama
başaramadılar. Bu konuda Türkiye dışişlerinin de aktif bir politika
uyguladığını Hizbullah yetkilileri beyan ettiler. Saad Hariri gibi Amerikan uşağı
birine nasıl yardım ederiz diye düşünmek, insanlık dışı bir tutumdur.
Türkiye’nin Irak ve Suriye konusunda
aktif bir dış politikayla bu komşularımızla ilişkilerimizi bozmamızın
nedenlerini tespit etmeye çalışalım.
Acaba insani ve İslami nedenlerden
dolayı aktif olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Bu soruya olumlu yaklaşmak mümkün
değildir. Maliki hükümetine ve özelde Maliki’ye hesap sorar bir uslupla
yaklaşımda bulunmanın ne insani ve ne de
dini yanı olamaz. Eğer mezhep savaşı endişemiz olsa her gün Şiilere karşı
saldırı düzenleyenlere karşı olduğumuzu ortaya koymamız gerekir. Bu bağlamda Suud’la karşı karşıya olmamız
gerekir. Terörün kaynağında Suud’un siyasi anlayışı ve destek verdiği dini
anlayışlar vardır. Her gün bu çevrelerce desteklenen saldırılarda can veren
Şiilere mezhebi gerginlik oluşturmayın yaklaşımında bulunmak, ne insani ne İslami’dir
ve nede gerçekçidir.
Suriye konusunda da Sayın Beşşar Esad’a
düşmanca yaklaşmanın insani ve İslami gerekçesi yoktur. Suriye’de Beşşar Esad,
iddia edildiği gibi Türkiye’nin gayretleriyle oluşturulan kanlı muhalefet ortaya
çıkmadan önce kardeş Esad’dı. Arap dünyasının en insancıl bir lideriydi. Her
gün asker ve polisini bu kanlı muhalefet eliyle kaybeden bir sistem, karşılık
verecektir. Bahreyn’de işgalci bir güç olan Suud, oradaki halk hareketini kanlı
bir şekilde bastırırken insani ve İslami duyarlığımız harekete geçemiyor. Demek
ki Suriye konusundaki aktifliğimizin nedeni insani ve İslami değildir.
Acaba demokrasinin Suriye’ye gelmesini
istediğimiz için mi bu gayreti ortaya koyuyoruz? Buna da olumlu cevap vermemiz
mümkün değildir. Ülkelere demokrasi götürme görevini bize kim verdi ki? Bu
konuda en fazla işbirliğinde olduğumuz mürteci Katar şeyhliği ile birlikte Suriye’ye
demokrasiyi götürmeyeceğiz herhalde.
Acaba “Şii hilali”ne mi karşıyız.
Karşı olmamamız gerekir. Türkiye laik bir ülke olarak dine dayalı olmayan bir
devlet olarak Şiiliğe ya da Sünniliğe karşı olması ya da taraf olması
beklenemez. “Şii hilali” Amerikan uşağı Arap rejimlerini rahatsız etmektedir.
Bu Arap rejimlerini Sünnilikle ifade etmekte mümkün değildir. Amerika’nın uşaklığını
yapan Suud rejimini Sünnilikle ifade etmek başta Sünniliğe hakarettir. Ama “Şii hilalinden” Türkiye hükümetinin
rahatsız olması için görünür bir sebep yoktur. Eğer görülmeyen bir sebep varsa
orada bir hastalık vardır. Bunun tedavisi için ancak açık görüşlü olmak
gerekir.
Yöneticilerimizin,
ilahiyatçılarımızın ve aydınlarımızın Şiiliği tanımaması bu ülkenin en büyük
eksikliklerinden biridir. Bilgisizliğe dayalı, endişeler ve görüşler maalesef ki
bizlere yön verebilmektedir. Artık bölgemizde dışişleri bakanlığı yapacak
kimselerin Şiiliği ve Şii Müslümanları belli oranda doğru tanıması ve anlamaya
çalışmasının zamanı çoktan geldi. Şiiler bölgenin en aktif ve temiz siyaset
sahibi unsurudur. Bir kere hiçbir Şii topluluğu Amerikancı değil ve teröre
bulaşmamıştır. Dışişleri bakanının Şia’yı tanıma konusunda oldukça bilgisiz
olduğunu düşünüyorum. Yanlış bilgi ve yorumların etkisiyle, bu topluluklara
karşı yanlış yönelişlerin içerisindeler. Bu sorunu hâlihazırdaki anlayışı ve
çevresindeki insanların yetersizliğiyle aşacağını düşünmüyorum. Belki de bu
konudaki yanlışlığı, bölgenin felaketinde onları pay sahibi yapıyor.
Ülkemizde dış politikanın
komşularımızda problemli hale gelmesinde önemli bir neden de, kendimizi doğru
tanımayışımızdır. Sanki başkalarının işine yarayabilecek değerlerin sahibi
olduğumuzu sanıyoruz. Hangi insani, İslami ve evrensel değere sahibiz de,
mahrum olanlara ulaştırma sorumluluğunu duyuyoruz. Uluslar arası bir toplantıda
insanlığa öneri şeklinde bile sunabileceğimiz hangi özel değere sahibiz? Laik
bir dünyaya, laikliği önerme durumunda olmamız, egemen dünya anlayışını
insanlara sunmaktır. Bu durumda olanların insanlığa sunacağı ne olabilir ki?
Türkiye komşularının asla
güvenemeyeceği bir politika uygulamaktan hızla vazgeçmelidir. Bizi kardeş bilen
Suriye yönetiminin bizlere güveni kalmamıştır. Kardeşim ve dostum dediğimiz
ülkelere kısa zamanda düşman olmamız, dünyada güvenilecek bir ülke olmamıza
büyük zarar vermektedir. Türkiye’nin bugün ve yarın ne yapacağı ve ne
yapmayacağı herkese belli olan politikaların sahibi olmalıdır.
Türkiye’nin İslam ülkelerine lider
olmasını düşünerek problemli ve gerçekçi olmayan hayallerin gölgesinde
yanlışlar yapmaktan ülkemizi uzak tutmamız gerekir. Dış politika uygulayıcıları
bunun farkına erken varırlarsa bir an önce zarardan dönmüş oluruz. Şunu da
bilelim ki arkamızı dayadığımız Amerika artık bu bölgede gidici konumundadır.
Komşularımızla her zaman buralıyız.
Bizler özellikle komşularımızla “sıfır sorunlu” politikalara tekrar geri
dönmeliyiz.