Bismillah…
Dünyamız, yaşantımız,
velhasıl hayatımız şu
son günlerde büyük değişimlere gebe. Öylesine ki yaşamasına
alışkın
olmadığımız ama görüp bildiğimiz duyduğumuz olaylardan oluşan değişimler…
Bu gelişmeler öylesine
hızlı olmakta ki bizlerin, karar alıp veya almaması söz konusu değil. Çünkü gelişen
olaylarda bizler sadece takipçi konumundayız. Öylesine bir an ki “Allah’a teslim olan ile şeytana
teslim olanın ayrıştığı” ana girmekteyiz.
Bu ayrışım tabi ki şuan
olan bir ayrışım değil. Herkes kendi hayatını aşağı
yukarı bilmekte, bulunduğu şartlarda da sürdürmekte. Herkes inancı doğrultusunda
yaşamaya çalışıyor fakat inancı gereği birtakım sosyal baskılara maruz kalıyor.
Yine de inancı için hayatını çok da
fazla riske atmıyor.
Suriye’deki gelişmeler
aslında Suriye ile irtibatı olan bir gelişme değil. Arap baharı da, bizdeki Ergenekon
da, Yemen, Bahreyn vs. de öyle. Aslında gelişen bu olaylar bulunduğu ortamlara bağlı
olarak gelişen değişimler değil, bununla birlikte 11 Eylül’de Amerika’ya bağlı
olarak olan bir gelişme değil. Halkların hiçbir fonksiyonel gücü ve yapısı
olmayan gelişmeler bunlar.
Aslında bütün gerçekleşen
bu değişimlerin tek ana merkezi var, o da bizlerin dediği gibi ne ABD ne de İsrail.
Görüntü o, fakat asıl olan değil. Bunların hepsi de belirli bir güce hizmet eden
uşaklardır. Bu güç insanlığın üzerinde Amerika var olmadan, İsrail var olmadan
önce de hükmetti.
İsrail’in oluşması, Hititlerin Yahudi düşmanlığı,
1. Dünya Savaşı, imparatorluklar … aslında
tarihe dönüp baktığımızda, gördüğümüz şeyin
aslında oluşacak en son halkanın ilk halka olduğudur.
Örnek vermek
gerekirse “Suyun oluşması için 2 Hidrojen ve de tek 0ksijen atomunun olması şarttır.
Şimdi biz “su”yun, su olduğu ortamdayız ve ayrışımına doğru gidiyoruz. Yani ilk
etaba doğru ama şuan ki görünen şekli ise son etap.
Şimdi gündemimize geldiğimizde,
gelişen olayların kendi asıl kroniğinde geliştiğini fakat halkların bunun farkında
olmadığıdır.
Halkların bir
koyun sürüsü gibi kendi fizyolojik talepleri doğrultusunda yaşayıp ve bu fizyolojik
taleplerinin kölesi olduğunu görmekteyiz, verdikleri mücadeleler de bu fizyolojik
taleplerini tatmin etmek için olmuştur. Birileri insanlığı, kendilerinin arzuladıkları
bir yöne ve yaşantı sekline yönlendirmiştir.
Nedir o fizyolojik
talepleri ? « Yemek » « içmek » « üremek »
« hükmetmek » « egosunu tatmin etmek » vs diye çoğaltabiliriz.
İnsanın yasam amacı
bu mu idi ? Hayır değildi ! İnsan
neden bu tarz yaşamayı kendine benimsedi? Bu tip yaşam şeklini kendine neden
bir realite yaptı? Neden bu tarz yaşamı olmaz ise olmaz kıldı? Bunun için bir sürü
icatlar yaptı, politikalar, düzenler, savaşlar
vs….?
Bunların hepsi olacaktı
çünkü insan kroniği bu, ve de insanın kroniğinde bunların hepsi mevcut, ama bir
şey var ki insanoğlunun bu kroniğini değerli kılmıştır. Nedir bu kroniği değerli
kılan şey ? Ve insanı insan yapan şey?
İşte bugünkü gelişen
olayların « Arap baharı vs » altında yatan etken bu. İran’ın nükleer çalışması veya Suriye’deki B. Esad’ın konumu bahane, asıl
hedef değil.
Şah zamanındada İran İran’dı
ve İran halkı İran halkı idi, Suriye öylesine ne oldu da Suriye halkına iki gün
içinde değişti veya diğer ülkedeki yönetimler veya halklar ne oldu da birden böyle
değiştiler ? Nedir o değişim ? Halkların kendisi mi ?
Bugünkü Yarasaların
(kan emici zorbaların) çırpınmasının tek sebebi var buna bağlı olarak halkların
değişmesinin de tek sebebi var, bu iki sebep TEK bir sebeptir. O sebep ki insanoğluna gözünü açtıran, uyuduğu
o derin kış uykusundan uyandıran, kan emici o yarasaların gözünü kör eden sebep
« Allah kafirler istemese de yeryüzünde nurunu tamamlayacak » olan « İlahi Nur » inananların da ruhunu
özgürleştirmektedir.
Bu Allah’ın Sünnetidir ve değişmez.
Şuan ki gelişmeler
bu İlahi Nuru söndürme çabasıdır, O ilahi nur ise Muhammediye İslam’ıdır, İmam Hüseyin’in Kerbala’da ailesi ile, yandaşları
ile, kanı ve canları ile tekrardan yaktığı
« Muhammediye Nuru’dur ».
Bu Nur Allah’ın
(cc) sevgili Peygamberimize « "Ey
Peygamber! Rabbinden sana indirilen mesajı ilet. Eğer bu tebliği yapmaz isen görevini yapmamış olursun » dediği
nurudur.
Daha önceki yazılarımda da vurguladığım
Matrix sistemini çökertecek olan bu İlahi Nur’dur.
İşte bugün şeytan
ve dostları, tüm güçleri ile bu nuru söndürmek istemektedir, kullandıkları
metot ise çok basit ama sinsidir.
Şeytanın insanoğluna
yaptığı ilk tuzak çok basitti ama o denli de çok sinsi idi. Aynı tuzağı Habil
ile Kabil’ e uyguladı ve meyvesini kardeşi kardeşe öldürterek aldı.
Bugünkü gelişmeleri
ise Müslümanları Müslümanlara karşı kışkırtarak bizleri zayıflatıp son ölümcül
vuruşunu tüm İNSANLIĞIN tepesine vurup “İlahi nuru” söndürme projesidir.
Rahmetli İmam
Humeyni boşuna dememiştir “ABD büyük şeytan” Buradaki ABD, ABD halkı değildir, kuklaları
da değildir, o kuklaları kullanandır.
Sonuçta kaybeden İNSANOĞLU olacaktır, kazanan
ise şeytan olacaktır. Şeytanın hedefi
budur.
Fakat İnsanoğlunun kroniği
böyle bitmeyecektir. Şeytan ile kaybeden o kadar insanoğlu olacaktır ki bu insanların
ne dini, ne ırkı, ne de rengi önemli değildir.
Sonuçta bütün bu gelişmeleri
törpüleyen ; 11 Eylül, İran Nükleeri, Arap Baharı,Suriye,.. vs bunların hepsi,
ilahi nurun insanlığın ruhunu aydınlatmasıdır.
O da Ferecin ışıklardır.
Mustafa Kemal TAŞPINAR
Kasım/ 2011