Bismillahirrahmanirrahim
Geçtiğimiz oturumda Velayet-i Fakih konusunun
delilleri ve özelliklerine değinmiş, konuyu da özetle şöyle izah etmiştik;
İmam-ı Zaman Hz. Mehdi’nin (af) büyük gaybet döneminde Müslümanların
sorumluluk, velayet ve hidayeti Velayet-i Fakih’in üzerindedir. Ayrıca Veliyy-i
Fakih için gerekli olan özelliklere de daha önceki konularımızda değinmiştik.
İmamlarımızın (as) görüşleri itibariyle Velayet konusunun da ne denli gerekli
olduğunu ve o kadar bariz bir mesele olduğu için izah ve delile dahi gerek
duyulmayacağını da bir nebze olsa izah etmeye çalıştık. Ama şimdi öyle bir
dönemdeyiz ki; siyasi ve zamansal bazı gereksinimlerden ve bazı İslam hâkimlerinin
konuya bir türlü değinmek istemeyişlerinden bunun için deliller sunmak icap
etmektedir.
Aslında Peygamber Efendimiz (saa) ve
İmamlarımızdan (as) Velayet-i Fakih hakkında naklettiğimiz hadis ve rivayetler
doğrultusunda bizler için zerre kadar şüphe bile kalmamaktadır. Şimdi ise İmam
Humeyni’nin (ra) Velayet-i Fakih hakkındaki o değerli düşüncelerden istifa etme
zamanı.
Elimize ulaşan hadis ve rivayetlerden
anlaşılacağı üzere, gaybet döneminde ya da daha açık bir ifadeyle, masum bir
İmam’a ulaşma imkânı olmadığı bir dönemde, örneğin; İmam Musa-i Kazım (as) uzun
yıllar boyunca hapishanelerdeydi ve Şii Müslümanlarının ona ulaşma imkanı yoktu
veyahut da İmam Rıza (as) büyük bir köşkte hapse mahkum edilmişti ya da İmam
Hasan el Askeri (as) de, bir askeri bölgede gözetim altında tutuluyordu, böyle
bir dönemde bizlerin görevi ne olmalıydı? Ne yapalım, yoksa yine kollarımızı
birbirine kavuşturup öylece bekleyelim mi? Bugün bizim sorunumuz İmamın
olmayışı değil, İmamımızın kayıp yani gözlerden saklı olmasıdır.
İmam Humeyni (ra) şöyle buyuruyor; Peygamber
Efendimiz (saa) ve İmamlar (as) bizleri bir başımıza bırakmadılar
İmam Humeyni’nin (ra) bu konudaki görüşü şu
şekildedir; Peygamber Efendimiz (saa) ve İmamlar (as) bizleri bir başımıza
bırakmadılar. İslam Peygamberinin (saa) buyurduğu gibi, Ali (as) Müslümanların
halifesidir ve onun Velayet hakkı vardır. Ondan sonra oğlu İmam Hasan (as),
daha sonra da İmam Hüseyin (as) bu şekilde 12 İmam tekmil olmalıdır. Şöyle
buyurmuşlardır; İmam Zaman’ın (af) kayıp olduğu dönemde Veliyy-i Fakih’e yönelin.
Bu mesele bilim-teknoloji ve bilgisayar çağında ortaya çıkmadı, Peygamber-i
Ekrem (saa) ve İmamlar (as) döneminde de matrah olunan bir meseleydi. Mesela
küçük gaybet döneminde İmam Zaman’a (af) şöyle bir soru yöneltilmişti; Ortaya
çıkacak sorun ve meseleler için kime müracaat etmeliyiz? O da bunun üzerine;
Benim dört naibime müracaat edebilirsiniz buyurmuştur.
Değerli İslam Peygamberi (saa) ve diğer İmamlar
mesela İmam Cafer-i Sadık (as) şöyle buyurmuştur; “Müslüman halkların Masum
İmam’a (as) erişme imkânı yoksa, Velayet-i Fakih’e yönelmeleri gerekmektedir
çünkü o yetki sahibidir.”
Şimdi değinmek istediğim konu İmam Humeyni’nin
(ra) İslam Hükümeti kitabından olacaktır. Fazla derinlere girmeden kısaca
özetleyeceğim. Daha detaylı ve doyurucu bilgi isteyen de, bu kitabı iyice mütalaa
edebilir. Ama ben yine de Velayet konusu aydınlığa kavuşsun diye yeterli ölçüde
açıklama yapacağım.
İmam Humeyni’nin (ra) kitabında zikrettiği
rivayetler iki çeşittir; İmam (ra), ilk rivayetler serisinde onlardan bir hayli
istifade eder ve bu rivayetlerin doğruluğu ve kaynaklarının sağlamlığı
konusunda şüphe duymaz ve bu şekilde Velayet konusunu Peygamber Efendimizden
(saa) bugüne kadar açıklar.
Ama ikinci kısım rivayetler ise, kaynak ve
güvenilirliği konusunda bazı problemler görülmektedir. İşte bu yüzden biz de
onları bir nevi onay ve konunun pekişmesi için kullanmaktayız.
İmam Humeyni (ra) der ki; bahsedilen hadis
ravileri, bizim bilgin müctehidlerimizdir
İlk kısım rivayetlere değinmeden önce sizlere
yerleşik bir terimi izah etmek istiyorum; bize ulaşan rivayetlerde Allah
Resulü’nün (saa) buyurduğu gibi; “يروُن حديثي” yani “Benim dediğime bakın” ya da İmam-ı
Zaman’ın (af) “Bizlerden aktarılan hadislere müracaat edin” buyrukları
doğrultusunda, acaba birisi İslam Peygamberi ya da İmam-ı Zaman’dan bir hadis
naklederse, o hadis ravilerinden sayılır mı?
İmam Humeyni (ra) bu konuda der ki; “Bahsedilen
hadis ravileri yani hadisleri ulaştıranlar, bizim bilgin müctehidlerimizdir.” Yani,
bu nakledilen hadisin kimden geldiğini anlayabilecek yetiye sahip olmak ve o
hadisin sıhhat ve gerçekliliğini teşhis edebilmek, (elbette bu yeti kapasitesi
olan herkes için geçerli bir hüküm değildir) yani bir başka değişle hadisin
içeriğinden bu hadisin Peygamber Efendimiz (saa) ya da İmamlarımızdan (as) geldiğini
anlayabilen müctehidler. Çünkü yetki mercii olan müctehidlerin görevlerinden
birisi de, elimizde var olan Allah Resulü’ne (saa) ve İmamlara (as) dair
hadislerin gerçekliliğini teşhis edebilme becerileridir. Örnek verilecek
olunursa, Peygamber’e (saa) atfedilen bir hadiste mesela şu işi yaparsanız
cehenneme gider ve bunu yaparsanız da cennetlik olursunuz şeklinde
kaynaklarımıza girmiş bir hadisin doğruluk ve sıhhat derecesini bulup, ortaya
çıkartmak müctehidlerin vazifelerindendir. Hadis ravisi, çok dikkatli olmak
durumundadır. Örneğin İmamlarımızdan birisi diğer Masum İmamlardan (as) bir
hadis naklettiği zaman, o hadis hakkında yorum yapılacaksa, hadisin hangi
dönemde ve hangi şartlar altında söylendiğini bilecek derecede konuya hâkim
olmalıdır.
Peygamber-i Ekrem’den hadis nakletmek, ravi olmak
için yeterli değildir
Konuyu özetlemek gerekirse şunu demek yeterli
olacaktır; yalnızca Peygamber Efendimizden (saa) hadis nakletmekle ravi
olunamaz! Mesela benim, içerisinde Peygamber Efendimiz’den (saa) binlerce
hadisin bulunduğu Usul-i Kafi’yi açıp, içerisinden Resul-i Ekrem’e ait birkaç
hadis nakledersem hadis ravisi olmam için yeterli midir? Elbette ki hayır!
Öyleyse bizim hadisleri aktaran ravilerimiz, hadisleri rivayet etmenin yanı
sıra, onun sıhhat ve güvenilirliğinden de emindirler. Yani anlaşılacağı üzere
onlar, ulema ve fakihlerden başkaları değillerdir.
Emir ül Mü’minin (as) derki; “Allah Resulü
(saa) şöyle buyurmuştur; “اللهم ارحم خلفايي”
“Allah’ım benim halifelerimi koru!” şöyle dediler; “Peki, sizin halifeleriniz
kimlerdir?” Resul-i Ekrem de şöyle yanıtladı; “Benim yardımcılarım, halkı
bilgilendiren, benden sonra İlahi buyrukları halka öğreten hadis ravilerdir.”
İmam Humeyni (ra) şöyle der; “Bu hadis,
Peygamberin (saa) halife ve yardımcıları konusunda son derece açık ve
yeterlidir.” İmam (ra) başka bir yerde de Allah Resulü’nün (saa)
yardımcılarını iki kısım olarak açıklar ve şöyle der; “Bunlardan ilki Masum
İmamlardır ve bir diğeri de, raviyan-i hadis olarak adlandırılan hadis
nakilcileridir ve onlar da İmamların (as) halifeleridir.” Yani Peygamberden
(saa) sonra onun yardımcıları hadisleri nakleden ve Resul’ün sünnetine harfiyen
uyanlardır.
İmam Humeyni (ra) başka bir yerde de, hadis
ravisinden kastın, hadisi söyleyen ve nakleden olmadığını vurgular ve
anlatılmak istenenin o hadisin sıhhat ve güvenilirliğini tanıyan kimse olduğunu
söyler. Peki, “Allah’ım benim halifelerimi koru!” denildiği zaman
anlatılmak istenen nedir? Bu yine aynı Peygamber Efendimizin “ ان علي خليفتي”
“Şüphesiz Ali (as) benim halifemdir!” demesi gibidir ve zaten bu durumda da artık Hz.
Ali’nin Veliyy-i Emr-i Müslimin olarak bilinmesi için zerre kadar şüphe kalmaz.
İmam Humeyni’ye (ra) göre hadis ravilerinin
görevi yalnızca hadisleri anlatmak değil
İmam Humeyni (ra) şöyle buyurur; “Hadis
ravilerinin görevi yalnızca hadisleri anlatmakla bitmez belki onları halkın
arasında işler hale getirmeli ve icra etmelidir.” İmam Musa Kazım’dan (as)
nakledilen “İslam fakihleri, sağlam kaleler gibidirler.” sözünü tahlil
eden İmam Humeyni (ra), âlimlerin nasıl İslam’ın sağlam kaleleri olacağını
sorgular. Yalnız ve yalnız hadis anlatmakla İslam dininin sağlam duvarları nasıl
olunabilir? der.
Ya da bu din bilginleri ahkâmı açıklayıp, İslami
düşünce ve kültürü savunsa ve aynı zamanda Müslümanların toprak ve sınırlarını
korusa ve tüm bunlarla beraber İslam öğretilerini de uygulasa, o zaman muhkem
bir kale olabilir mi? İslam ülkeleri günümüzde olduğu gibi bir kültür işgaline
duçar olduğu ve İslam düşmanlarının Müslümanları şüpheler içinde bıraktığı
zaman bu İslam âlimleri olayları bir kenardan mı seyretmeli? Cevap olarak şöyle
denmeli “Hayır!” başka bir soru da; İslam âlimlerinin görevi, fakirler
ve yardıma muhtaç kimseler için bir şeyler toplamak mı yoksa bu insanların bu
konuma gelme nedeni olan ekonomik yolsuzluk ile mübareze etmesi midir? Bunun da
cevabı “Evet!”
Bu Allah’ın Peygamberine (saa) inen İlahi
emirleridir. Bunlar kitaplarda, kâğıt üzerinde dursun diye gelmediler bunlar
İslam toplumlarında icra edilmelidirler. Eğer din düşmanları Müslüman
ülkelerine saldırırlarsa ve tüm kaynaklarını sömürüp, canını ve namusunu
tehlikeye sokarlarsa, burada senin görevin onları savunmaktan başka ne olabilir
ki? Aksi takdirde sen İslam’ın sağlam bir kalesi olamayıp, Müslümanları
koruyamazsın.
İmam Humeyni’ye göre ulema; aynı İslam
Peygamberi’nin döneminde olduğu gibi İlahi emirleri uygulamalıdır
İmam Humeyni (ra) şöyle demektedir; “Âlimler,
aynı İslam Peygamberi’nin döneminde olduğu gibi İlahi emirleri
uygulamalıdırlar. Bu konuda İmam Musa Kazım (as) çok güzel buyurmaktadır; Ey
Mümin! Senin görevin İslam’ı korumaktır.”
Öyleyse bu “Savunma” mesuliyet ve
sorumluluktan başka bir şey olamaz ve bu da yalnızca çene çalmak veya bir
şeyler yapmakla olmaz. O zaman fakihin görevi, İslam dinini savunmak,
yoksullukla savaşmak, halk arasında adaleti diriltmektir. Hatta fakih, bu
sorumlulukların altına girdiği zaman şehit dahi olma ihtimalini göz ardı
etmemelidir. Çünkü onun görevi hiç de öyle sanıldığı gibi kolay değildir. İlahi
buyrukları halkın arasında anlatmak bir hayli çetindir.
İmam Humeyni’nin değindiği bir başka rivayet ise,
İmam Cafer-i Sadık’tan (as) nakledilmekte ve şöyle buyurmaktadır; “Fakihler,
Peygamberin eminleridirler ama bir şartla, maddiyatçı olmamalıdırlar. Derken Allah
Resulü’ne, peki bu bahsedilen maddiyatçı ya da dünyacı olmak ne demektir diye
sorulduğunda şöyle buyurdular; sultana yakın olmasıdır.”
Aslında bir sonraki aşamada “Fakihler
peygamberlerin eminleridirler” cümlesinin ne manaya geldiğini incelemek
lazım ama kısaca şöyle diyebiliriz; Allah Resulüne (saa) emanet edilen her şey
artık Veliyy-i Fakih’e emanet edilmiştir. Artık onun tek hedefi İlah emir ve
buyrukları koruyup, tatbik etmek olmalıdır.
Her şeyde, yalnızca belli başlı değerlerde değil,
her şey ama her şeyde zaten İslam’da emin olmak da bu manadadır ve bu mana da
bizleri Velayet’e ulaştırır. İmam (ra) Emin’in anlamı hakkında şöyle der; “Emin”
yani Veliyy-i Fakih’in tüm İlahi buyrukları en ufak bir eksiklik ve sapma
olmadan tatbik edip, uygulamasıdır.” Zaten İmamların da (as) en temel görevleri
İlahi ahkâmı tatbik edip, uygulamak değil miydi? Öyleyse her İslam ümmetinde
eğer bir önder ve veli yoksa o ümmette zamanla İslam yok olur gider.