Giriş
Allah’a hamd olsun ki, insanların işiten kulakları ve gören gözleri de ancak Onun sayesinde bir işlev kazanıyor. Çünkü birazdan Mustafa Özcan beyin birkaç sözünü aktardığımda sizler de nelerle amel edilir üzerine düşüneceksiniz sanırım. Dilerseniz başlayalım.
Öncelikle belirtmeliyim ki Mustafa Özcan Beyden alıntıladığım tüm her şey onun 13 Ramazan tarihli İmam Ali a.s’ın şahadetiyle alakalı olarak yazdığı “İmam-ul Muttakin” (http://www.yeniasya.com.tr/2008/09/13/yazarlar/mozcan.htm) başlıklı yazısındandır. Ben bu yazıda Mustafa Özcan Beyin hayal dünyasıyla ilgilenmeyeceğim ya da yazılarında güttüğü amaçtan da bahsetmeyeceğim. Çünkü gerçekten de insaf sahibi tüm insanlar onun amacının ne olduğunu direkt görmektedirler. Bu yüzden sözü fazla uzatmadan konuma dönüyorum.
Şerh
“Arkadaşlarımızdan birisi (B.A.) daha önce görmüş olduğu İmamu’l muttakin Hazreti Ali ile alâkalı bir rüyasını aktardı. Bu rüya bizimle ve İstanbul’la yakından alâkalı. Rüya sahibi arkadaş İstanbul ortalarında çok büyük bir göçük veya çukur açılmış görüyor. Çukurun dibinde de Hazreti Ali varmış. Ama canlıymış. Bu halde yavaş yavaş kuyunun veya çukurun derinliklerinden yukarıya doğru çıkıyor ve yükseliyormuş. Arkadaşın anlattığına göre sanki görünmez bir halı üzerinde havaya doğru yükseliyor ve insanlar da etrafından tutuyorlar ve yukarıya çekiyorlarmış. Gerçekten de çok anlamlı bir rüya. Öncelikli olarak Hazreti Ali’nin kabrinin İstanbul’da olması onun ahirzamandaki saklı misyonunun yine burada tezahür edeceğini gösteriyor. İmam-ı Ali’nin maddî ve manevî mirası İstanbul’da yatıyor ve zamanı geldikçe canlanacak. Bu, onun misyonunun İstanbul vasıtasıyla tamamlanacağına da bir işarettir. Rüyaya göre, Hazreti Ali canlı olarak çıktığı İstanbul’dan defnedilmek üzere Arabistan’a gidecekmiş. Bu da İstanbul’da başlayacak misyonunun Arabistan’a kadar genişleyeceğini gösteriyor. Ahirzamanda beklenen zatın İbnu’z Zehra olması da Hazreti Ali ile kopmaz bağını ve ona varisiyetini gösteriyor. Bu rüya İstanbul’un misyonuyla Ehl-i Beytin manevî mirasının buluşacağını göstermektedir.”(M. Özcan, 13 Eylül 2008, ‘İmam’ul Muttakin’, Yeni Asya Gazetesi).
Anlaşıldığı üzere Sayın Özcan’ın arkadaşlarından birisi – arif ya da muttaki olacak ya da büyük bir ihtimal keramet ehli biri olacak ki böylesine önemli bir rüyaymışçasına yorumluyor – bir rüya görmüş. Bu rüyayı Mustafa Bey, tüm bilimselliğiyle bizlere aktardıktan sonra, bir yerde “Hz. Ali’nin kabrinin İstanbul’da olması…” diye başlayan bir cümle kuruyor. Bu gerçekten çok ilginç bir iddiadır. Ve ben bu iddiayı yorumlamak, delil getirmek hatta bunun üzerine hadisler nakletmek için herhangi bir kaynak bile karıştırmıyorum sadece, El-Kâfi’nin 1. Cildinde İmam Cafer a.s’a Hz. Resul s.a.a’in doğum günüyle ilgili olarak insanların Hazretin a.s dediğine itiraz ettiğini söylediklerinde verdiği yanıtı yenilemek istiyorum. Mustafa Bey kaynağı bile belli olmayan bir şey söylüyor. (Gerçi ben Sayın Özcan’ın bir hadis ravisi olduğundan şüpheleniyorum ama bilmiyorum. Ebu Hureyre ile bir akrabalığı da olabilir!). İmam Cafer-i Sadık a.s da o itiraz eden kitleye bu asılsız sözleri üzerine şöyle demişti: “Hiç evin içindekiyle dışındaki bir olur mu?” Şimdi Sayın Özcan girmek şöyle dursun yanına bile yaklaşamayacağı bir ev hakkında yorum yapıyor(Ona sağından ve solundan şeytanlar yaklaşamaz… diye geçen ayeti hatırlayın). Bu Sayın Özcan’ın zaten sözlerinin ne kadar asılsız olduğunun ve sadece fitne çıkarmak için konuştuğunun ispatıdır ama biz yine de sözlerimize devam edelim.
Rüyanın yorumunu yaparken Mustafa Bey öylesine kendini kaptırmış olacak ki rüyayı Hz. İbrahim gördü herhalde diye sormak geliyor içimden. Çünkü sözler şöyle: “Hazreti Ali canlı olarak çıktığı İstanbul’dan defnedilmek üzere Arabistan’a gidecekmiş. Bu da İstanbul’da başlayacak misyonunun Arabistan’a kadar genişleyeceğini gösteriyor.” Allah aşkına bu nasıl bir dünya görüşüdür. İçtihat eden bir müçtehit edasıyla yazılar yazan sahte entelektüel, okuduğu birkaç sahte kitapla peygamberlik iddiasında bulunan Kufe’nin sahtekarı gibi sözler ediyor karşımızda. Ne’ymiş efendim, yıldız falı gösterdi ki, Hz. Ali İstanbul’da. Azizan, bu fal işinin haram kılınması Kuran’la yaşıt. İslam akıldır, Allah ne az düşünürsüz demiyor mu ayetinde. Sayın Mustafa Bey, biraz düşünün lütfen… Taassup gözlerinizi ne de kör etmiş.
Derken rüya yorumunu tamamlarken sanırım bu kadarına da yanıt olarak verecek sahte hadisim yok diyerek İmam Mehdi a.f’nin annesinin Hz. Fatıma s.a olduğu gerçeğini gizlemiyor.
“Hazreti Peygamber ilim beldesi, Hazreti Ali ise onun kapısıdır. Tarikatların en azından bir kısmının Alevi olması (Kadirilik gibi Hazreti Ali’ye nisbetle) tesadüf değildir”. (M. Özcan, 13 Eylül 2008, ‘İmam’ul Muttakin’, Yeni Asya Gazetesi).
Gelelim, bu sözün içeriğine. Tarihi bir gözden geçirdiğimizde ve tasavvuf/tarikat tarihini ele aldığımızda göreceğiz ki Mustafa Özcan’ın söyledikleri yine mahalle eşrafının kahvede konuştuklarıdır. Çünkü İrfan yolu Hz. Ali’den çıkmıştır ortaya. Hz. Selman ve Kumeyl bin Ziyad’ın mezkûr hadislerini, Nehc’ül Belaga’nın İman, İslam, Kuran, Allah, Hz. Resul, Ehl-i Beyt, Dünya ve Ahret bablarını dikkatlice okuyan biri zaten bu gerçeği fark edecektir. Diğer taraftan rahmetli Üstat Tabatabaî’nin, Henry Corbin’in, Seyyid Huseyn Nasr’ın, İzutsu’nun ve daha birçok doğulu-batılı araştırmacının da tanıklık ettiği üzere tasavvufi ekollerin çoğu Şia kaynaklıdır. Ve bunlar daha sonralarda kimi toplumsal ve kimi de siyasi etkilerden dolayı bozulmuşlar, bugünkü hallerini almışlardır. Diğer taraftan İbni Sina, İbni Arabî, Şeyh İşrak, Mevlana, ünlü Hallac, Şeyh Bahauddin, Mir Firdenski, Molla Sadra, Yunus Emre vd… gibi tasavvufun ve irfanın üstatları diye kabul edilen birçok kişi de Şia’dır. Sayın Özcan yine okuduğu hüccet olmayan verilerle amel ediyor. Bunun İslam akaidince reddedilen bir konu olduğunu bilmiyor mu acaba? Mustafa Özcan Beyin dediği sadece bugün için gerçektir. Fakat şu da gerçektir ki söz konusu ettiği tarikatların hiçbiri irfan yolu üzere değildir, tarihin de tanıklık ettiği üzere.
“Bunlardan birisi furusiye yani cengâverlik ve şövalyelik yönüdür. Kısaca kahramanlığıdır. Ama o centilmen bir şövalyedir”. (M. Özcan, 13 Eylül 2008, ‘İmam’ul Muttakin’, Yeni Asya Gazetesi).
Retorik yani “güzel söz söyleme sanatı” diye dilimizde de bulunan Fransızca bir deyim vardır. Bu deyim edebi olsa da eski Yunan’da siyasetçilerin sözleri için kullanılmıştır. Daha sonraları Roma’da hem edebi hem de siyasi olmuş derken modern dönemde edebi bir sanat halini almıştır. Şimdi Sayın Özcan bazı arkadaşlarımın da eleştiri oklarına denk gelen yazılarında da açıkça görüldüğü üzere kelime oyunlarını çok seviyor. Birçok aynı anlama gelen kelimeyi birlikte kullanınca gerçekten güzel işler yaptığını sanıyor. Ama sürekli de tabir yerindeyse ne kadar düşünsel temelleri zayıf bir adam olduğunu gösteriyor. Şimdi de “Cengâverlikle – Şövalyeliği” aynı şey saymış. Sayın Özcan bilmiyor musunuz ki Cengâverlik doğu insanının savaşçı tarzıdır, şövalye ise bir toplumsal katman olarak batı kültürünün belli bir tarihinde kullanılan “kral ya da bir soylu tarafından emrine asker ve toprak verilmiş erk sahibi askeri” tanımlamak için söylenmiş bir kavramdır. Şimdi Hz. Ali cengâver mi yoksa şövalye mi? Ya da diğer taraftan acaba “ama o centilmen bir şövalyedir” derken neyi anlatmak istiyorsunuz? Şövalyeler centilmen değildi de Hz. Ali mi centilmen bir şövalyeydi yoksa aslında Arap toplumunda birçok şövalye vardı ama Hz. Ali a.s onların centilmen olanı mıydı? Bir kere centilmenlik bile düşünsel olarak temelsizdir, sıkıntıdır. Hz. Ali a.s her hareketinde adaletlidir. Onun centilmenliğe ihtiyacı yoktur. Diğer taraftan Hz. Ali a.s ne cengâverdir ne de şövalye. Kahramanlık için kullanılıyorsa belki cengâverdir ama şövalye asla değildir. Çünkü bu yazının bağlamında böylesi bir kelimenin gösterge düzleminde neler ifade edebileceğini kestirmeniz gerekirdi sanırım. Burada ne kadar basit bir düşünce tarzınız olduğu ortadadır. Sayın Özcan, fitne için kurulan cümleler ancak böyle olur…
“Yaşlandıkça saçları dökülmüştü. İri yapılı olduğundan dolayı Emevi ve Abbasi saraylarındaki hecca ve meddahlar efendilerini sevindirmek ve zevzeklik için İmam Ali’nin bu yapısını kendilerine göre alaya almışlardır.” (M. Özcan, 13 Eylül 2008, ‘İmam’ul Muttakin’, Yeni Asya Gazetesi).
Şimdi gelelim burada Mustafa Özcan’ın bir başka tutarsızlığına! Mustafa Özcan aynı gazete yayınladığı bir makalesinde Muviye’den “r.a” diye bahsediyor. Diğer taraftan tutarsızlığa bakın ki, burada da Emevi saraylarında… diye geçen cümlede efendilerini sevindirmek için Hz. Ali a.s ile dalga geçen meddahlardan bahsediyor. Bu nasıl bir dünya görüşüdür ki Hz. Ali a.s için olmadık şeyler yaptıran insanlar “r.a” diye anılabiliyor. Hz. Ali a.s’ın söz konusu özelliği ile dalga geçtirmek gıybet değil midir? Gıybettir hatta diğer taraftan söz konusu sözler Hz. Ali a.s toplum önünde olan bir adam olduğu için gıybet hükmünde değildir diye bir söz sarf edilse de – ki bu Ehli Sünnet ulemasının görüşü değildir, diğer taraftan da böyle bir söz bile yersizdir – Emevi saraylarında Hz. Ali için söylenilenlerin bunlar olmadığını Sayın Özcan bizden çok daha iyi biliyor. Öyle ise Hz. Ali a.s için onca iftira attıran bir adamı “r.a” diye anan sonra da Hz. Ali a.s hakkında konuşurken de üstü kapalı olarak ona laf diyen bir şahsın sözlerine itimat edilmez. İftiracı bir kişi herkesin kabulüyle fasıktır ve fasık kişinin de “r.a” diye anılamayacağı ortadadır. Geçelim!
“Hazreti Ali karşıtlarının dehasıyla taraftarlarının (Hariciler) hamakatı arasında kalır. Bununla birlikte vasatiyeti temsil etmiş ve bundan dolayı Hazreti Peygamber kendisini şöyle müjdelemiştir: “Ben Kur’ân’ın nüzülü sen de tevili için mücadele edeceksin.” Bu da Hariciler gibi fırkalarla karşılaşmasıyla tahakkuk etmiştir”. (M. Özcan, 13 Eylül 2008, ‘İmam’ul Muttakin’, Yeni Asya Gazetesi).
Mustafa Özcan Bey’in naklettiği hadisin en önemli ravisi Hz. Ebuzer r.a’dir. Burada bu hadisi naklettikten sonra Sayın Özcan Muaviye’ye yine toz kondurmadan – tabii başkaları da var bu hadisin işaret ettiği – sadece Haricilerin bu hadisteki konumuna işaret ediyor. Ancak bu hadisin işaret ettiğin en büyük şahıs Muaviye’dir şüphesiz. Çünkü O Kur’an-ı Kerim’i kendi çıkarları için kullanırken Hz. Ali a.s ona karşı Kuran’ın tevili için savaşmıştır. Burada da Sayın Özcan hakkında hüsnü zan edip onun bu ayrıntıyı gözden kaçırdığını söylemek isterdim ancak Sayın Özcan amaçlarını çok önceleri açık etmişti zaten.
Hazreti Fatıma genç yaşında vefat edince Hazreti Ali onu vasiyeti gereği gizli bir şekilde gömer. Nitekim kendisinin gömülmesi de aynı şekilde gizli olmuştur. ”. (M. Özcan, 13 Eylül 2008, ‘İmam’ul Muttakin’, Yeni Asya Gazetesi).
Ne hikmettir ki, Sayın Özcan Hz. Fatıma’nın s.a gizli gömülmesinin sebebi üzerine bulunan rivayetleri amel edilmez görmüştür. Bu da pekâlâ anlaşılabilir bir şeydir. O rivayetleri bazı Şia uleması da geçerli görmüyor bugünlerde. Bu da Mustafa Özcan’a cesaret vermiştir tabii. Bunun yanında Hz. Ali a.s’ın gizli gömüldüğünü biliyor ancak bir de onun İstanbul’a gömüldüğünü iddia ediyor. Mustafa Özcan herhalde İmam’ın ashabından biri olsa gerek!
Sonuç
Buraya kadar Mustafa Özcan’ın Yeni Asya gazetesinde yayınlanan yazısını şerh etme yoluna gittik. Ve yazının belli bölümlerine şerhler düştük. Çünkü yazının diğer kısımlarının Mustafa Özcan’ın ve bizlerin naslarla sabit gerçekler olarak bildiğimiz şeyler Mustafa Özcan’ın tutarsız üslubuyla dillendirilmiş. Diğer taraftan ne kadar bizler bu gibi yazıları kaleme almayı sevmesek de gerçekten hakları savunma konusunda da üzerimize düşen görevleri unutursak, sanırım Hz. Resul s.a.a ve Hz. Bagiyetullah İmam Zaman a.f karşısında yüzlerimizi yere eğmek zorunda kalırız. Allah hidayetle doğacak fecri beklemeyi kolaylaştırsın vesselam…
Hüseyin BEHEŞTÎ
huseyn_tr@yahoo.fr