Bismillah
Muhterem okuyuculara!
Önünüzdeki bu çalışma, bugüne kadar alışkın olduğumuz yazım metodunun dışına
çıkarak oluşturulmuş, takriben 15 bölümden oluşacak bir çalışmadır.
Çalışmanın ana ekseni tarihin derinliklerinden bugüne kadar ulaşmayı başaran,
Merhum Üstad'ın kendi tabiri ile ‘Dine karşı Din‘in kendi varlığını
sürdürmek için nasıl da bukalemun gibi bulunduğu yerin rengine bürünebilen,
renkten renge dönüşebilen, kendini din olarak dayatan ve aslında dine karşı en
acımasız olguların deşifre edilmesine katkıda bulunmaktır.
Çalışmanın ikinci bir boyutu ise İslam Tarihi boyunca, dine karşı duyarsız
kalmadığı gibi O'na olan bağlılık ve sadakatini hemen her zaman en değerli
evlatları ile savunan bir millet/Kürtler/'in, yine din adına nasıl uyuşturulup,
uyutulduğu!
İlerleyen bölümlerde konuların akışı içinde yer yer
üslup ve anlatım farklılıkları göreceksiniz. Bu farklılıkların en
belirginlerinden biri de yazarın adeta koyu Şii teolojisinden beslendiği imajı
görmek mümkün.
Oysa yazar inancın/İslam/‘ın öz öğretilerinden edindiği kesinlik, İslam öncesi
İlahi dinlerde olduğu gibi mezhep kavramının o dinlerin olması gerektiği gibi
algılayamayan kişilerce oluşturulan tali öğretilerdir. Buna göre İslam içinde oluşan
mezheplerin bütünü doğru/yanlış, varlığını ondan almasına rağmen hiçbir mezhep
kendi başına dini temsil ettiğini iddia edecek olgunluk ve kapsayıcılıkta
değil. Bu tanımın dışında kalan tek öğreti, yine Üstadın tabiri ile ‘‘Ali
Şiası’‘dır.
Ayrıca İslam öğretilerinin kapsayıcılığı ve zaman üstü mesajları, ona tabi
olanların, coğrafya, ırk, dil, kültür, cinsiyet sair kavramların göreceliliğine
aldanmamamızı öğretirken, söz konusu değerlere karşı tamamen kayıtsız
kalamayız. Başkaları tarafından içi boşaltılmış, ya da varlığını kabul
etmeyecek safhaya indirgemişse, bu gibi eylemlerde bulunanlara olması gerektiği
gibi tavır almamızı da özen ve ısrarla bildirmiştir.
Bu çalışmanın ana omurgası daha önce yayınlanmış çeşitli makalelerin bir araya
getirilip yeniden tasarlanması ile oluşması, yer yer konuların koptuğu intibaı
verebilir. Çalışmamın tamamı okunduktan sonra elde edilecek genel bakış açısı
kendi asıl resmini belirtecektir. Okuyucudan beklentimiz, işlenen konulara
bakışı, tanımlarken parçacı bakışla değerlendirmemesi.
Siz değerli okuyuculardan gelebilecek her türlü eleştirilerin tarafımızca
önemseneceğini şimdiden bilmenizi isterim.Yazılarımızın hiçbir ‘‘ırk‘‘,
‘‘mezhep‘‘ ve ‘‘Politik‘‘ taraf tutmadığını, sadece ‘‘Evrensel Velayet‘‘
eksenli oduğunu, Saygı ve muhabbetle..
1. Bölümün girişi.
Daha kaç vakte kadar Fırat, Dicle,
Nil ve Ceyhun nehri kanlarımızla beslenecek?
Kerameti ‘müneccimlere sorulsun.
Kanımız aksa da zafer İslam’ındır!
Sloganları ile İslam’ın hürmeti katledilsin!
Akan kanlar İslam’a hayat verir terennümleri,
Zalim iktidarlara hayat kaynağı olurken;
Daha kaç vakte kadar Fırat, Dicle,
Nil ve Ceyhun nehri kanlarımızla beslenecek?
Hayat: Başlangıcı sıfır kilometre olan bir araba gibi onu iyi kullanarak gerektiği
gibi faydalanabilmek veya kullanılması gereken yolun dışında hoyratça hurdaya
çevirmek arasında kalan bir araba misalinden öteye,bugün itibarı ile her tarafı
dikenli, inişli, yokuşlu, uçurumlarla dolu, tünellerinde geçmişin hortlak
hayaletlerinin gizlendiği bir faciaya dönüştürülmüş.
Hayat: Herhangi bir mezhep, ideoloji fraksiyon ve sair kemikleşmiş değersiz
değerlerin değerlerine aldırmadan onların çıkar ve menfaatlerini gözetmeden,
insanca, kardeşçe, dostça, hiç bir varlıktan sevgisini esirgemeyen Rabbul
âleminin yaptığı gibi bizde hiç bir insandan sevgi ve dostluğumuzu esirgemeden
ilahî, insanî ve evrensel vahdete erişebilmek. Bu yolda düşmanlığı, kini,
kalplerimizden söküp yerine dostluğu kısacası sınıfsal değil ‘‘Evrensel
velayet‘‘i yerleştirmektir.
Her hesabı mahşer gününe ertelemek ve orada uğraşmak yerine, burada yorulmak,
terlemek, emek harcamak ve güzel olana ulaşmak hayatın akışındandır.
Biz Doğulular Müslüman bir aileden geliyorsak şayet, doğduğumuz zaman eğer
unutulmazsa sağ kulağımıza ezan, sol kulağımıza kamet okurlar. Sonra erkek
çocukları sünnet ederler. Anamız Havva, Babamız Âdem, İbrahim’in milletindeniz
diye sıkı sıkıya tembihlerler.
Ve Sübhâneke ile başlayan öğretiler dizesi, bizi Allah yarattı, O'ndan
korkmalıyız ama Peygamberler Allah’ın seçkin kulları ve Peygamberimiz Allah’ın
Habibi! Allah bizi, yerleri ve gökleri zaten onun yüzü suyu hürmetine yarattı,
derler! Evet doğrudur da pekala ondaki var olan hürmet neydi?
Bu konuda soru sormak, düşünmek, genel din anlayışının ötesinde yorumlarda
bulunmak ise fıks çıkarmak, nifak yaratmak, dahası Kürfe sebebiyetten dolayı
ortaçağ Avrupa’sındaki tahrifi Mesihi din anlayışının öncüleri olan papazların
aforoz etme hakkı gibi din çerçevesinin dışına din adına itilmek!
İslam dini Peygamberinin arkadaşları olan Sahabeler ise gökteki yıldızlar
gibidir?! Hepsi de Allah seçilmiş kulları gibi İlahi bir hidayetle doğru yolu
seçmiş bu seçkinlere dokunulmazlık zırhını İlahi kelamdan zorlama tevil ve
tefsirlerle giydirildi. Allah ve peygamber dostu olan bu taifeye, onlardan
sonra gelen insanların erişmesi adeta imkânsız. Bunlar erişilmez insanlar.
Kesinlikle eleştirilmez!? Eleştirenler varsa ya zındıktır ya da satılmış batı
uşağı veya karanlık örgütlerin kirli elleri…
Tabiin, et-bainleri de unutmamak gerek. Elbette bunlarda yetmez, bunlardan
sonra gelenlerden de eklemeler olmalıydı ki kare tamamlanmış olsundu. Erenler,
evliyalar, kutuplar, şeyhler, pirler, düşmanlara/düşman kimse/ karşı savaşlara
katılan yeşil sarıklı evliyalar, dervişler, şeyhler ve devam edip giden
secere-i ebedi!
Şayet bunlarda bir toplumu ikna etmeye yetmezse; Kerametler, üfürükçüler,
muskacılar, hocalar, müftüler, müezzinler, kayyumlar ve yine devam edip giden
silsile.
Biraz daha büyüdük; Abiler, Seyyit Kutuplar, Said Havvalar, Abdulkadir Udeh’ler
ve daha nicelerinin düşünceleri ve yorumları İslam denilen bu eksik dini
tamamlayıcı öğeler olarak sunulmalıydı!
Cihat ve El fazı Küfr, her işimizin ters gitmesine neden olan lain şeytan,
siyasî partiler ve guruplar öğrettiler ve tabii ki her taşın altından çıkan
gizli eller!
İbadetler, zikirler, virtler, salavatlar, helaller, haramlar, mekruhlar, mendup
ve müstehaplar öğrettiler. Şirk, irtidat gibi tehlikeli şeylere karşı dikkatli
olmayı, dinin kıldan ince kılıçtan keskinliğine dikkat etmeli, çok ama çok çok
korkmalıydık!
Lain şeytana karşı dikkatli olmalıydık! Kanımızın içinde dolaşıyordu.
Damarlarımız onun sonsuz hayat yoluydu. Namussuz düşmanın en büyüğüydü, esnesek
ağzımızdan girip kulağımızdan çıkardı!
Hem Allah’ı görür gibi namaz kılmalıydık, hem de Allah’tan korkmalı öyle
korkmalı öyle korkamlıydık ki adeta bagır bangır titremeliydik!
Ve tabiî ki abilere, ablalara ve dinî kardeşlere de dinimize ne kadar bağlı
olduğumuzu göstermeli ve onların takdir ve sevgilerine de mazhar olmayı
unutmamalıydık!
Kısaca doğulu milletlerin kaderinde daha doğumuyla başlayan, korku, baskı,
Sümer ve Babil öğretilerindeki gibi yad a iştar tapınağı Kahin şantajlarıyla,
şartlandırma yıllar yılı sürer gider. Nihayet Nur topu gibi doğulu vatandaş
olma rüştünü ispatlamak içinde tebaası olduğu ‘‘Devlete kayıtsız şartsız
itaat etmesine amentü‘‘ diyene dek sürer gider!
Böylece doğulu ve Müslüman milletlerin bireyleri Kendilerine âit ne bir fikir,
ne bir meslek ne de bir çocukluk dönemi yaşatılmaz, ağız tadıyla kendilerine
âit bir hatası bile olamaz!
Yani kendimize ait bir kişiliğimiz olmamalı. Şayet Kur’an okuyorsak anlamıyla
ilgilenmemek kaydıyla Arapçasını hatmetmek, hatta hafız olmak dini bir
zorunluluktur!
Hadisleri; zahiri şablon kullanarak çağa uyarlamak küfre götürür veya ehil
olanlardan anlamını sormak. Meğer sorgulama hakkımız yokmuş!
Sorgulamak! Akıl işi, kişilik sahibi, karakter sahibi olmak gerektiriyor. Biz
ise halktık halk çoban, işçi, tüccar, esnaf sair guruplardan oluşur o halde ne
anlar? Sorgulamaktan ve sorgulamanın ne olduğunu nereden bilebilir?
Halk Dinin öğretilerin korkarak saygı duymalı ve dini övmeli bu kurallar halkı
Cennete götürecek ve onlara sayısız Cennet nimetleri ile ödüllendirir. Bu ise
yeterli!
Hikmet aramak, okuyup öğrenmek dine nifak sokmakla eşdeğer, Abilerden,
Hocalardan, Şeyhlerden ve Kutuplardan dinleyerek öğrenmek çok yüce erdemliktir!
Oysa son İlahi Kitap Kur-an; köleden, cariyeden, yetimden, yolda kalmıştan,
yaşlıdan, çocuktan, kimsesizden, yoksuldan, zenginden, bekardan, evliden,
kadından, yani toplumun her kesiminden, Arıdan, böcekten, demirden, inekten
doğanın çeşitli nesnelerinden bahsediyor ve düşünen akıl sahiplerine hitap
ediyordu. Peki, İnsanlarımız kendilerine hitap eden bu Kitabı okuyup öğrenme
hakkını neden yitirmişti? Hem de Kitabın inen ilk ayetinin ‘oku’ demesine
rağmen!
İşte bu düşünceler içindeki doğulu toplumlardan biri olan İran toplumunda Ali
Şeriati diye biri başkaldırmıştı, kimdi ve ne yapmak istiyordu? İran İslam
devriminden sonra Türkiyeli Müslüman okurlara da ulaşmaya başlayan eserleri,
hala onun okunup tam anlaşılmadığını gösteren en iyi parametredir.
Onda var olan devrimci ruh, belki bulunduğu toplumda serpilmiş halde iken, o
bunu kendi şahsında toplayıp, toplumuna sunmayı başaran nadir devrimci
aydınlardan biriydi.
Şeraiti; ne bir Marksist, ne bir solcu, ne bir Şii, ne de Sünni’dir. Bunlardan
hiçbiri değildi. Dahası ne tam bir doğulu ne de batılıdır. Türkiyeli aydınların
sandığı gibi o /Emevi-safevist anlamda/ Şii bir aydın değildir. Şii bir aileden
gelmesi onu Şiiliğin çemberinde kalmasını gerektirmemiş, esasında onun kişiliği
buna aykırı bir iksir taşır. Onu Şii kişiliğine büründürdüğünü ve bunu
saklamayı başaran bir kozmopolit olarak değerlendirmekte, yeterli tanınmadığını
gösteren apayrı bir sorundur.
Çünkü Sünnî dünyasının mücedditleri konumunda olan Mevdudî ve Seyyit Kutup’un
oluşturduğu ağır atmosferi Şeriati’de görmek mümkün değil!
İklimi içerisinde yetiştiği kültürden ve inançtan aldığı feyzini, geniş tuttuğu
bir ufukla, batılı düşünürlerin bilgi kaynaklarıyla /Usulü değil/ da
zenginleştirerek, İslam dünyasına yepyeni bir perspektif sunabilmiştir.
Devrimci, mistik, özgürlükçü, Şii (Muhammed ve Ali sevdalısı anlamında bir
Şiilik) bir entelektüel; sorumlu ve mücahit bir aydın.
Tüm bunların birleşimi, ister istemez Türkiye gibi bir coğrafyanın aydınlarında
yanlış anlamlara müsait bir düşünce, dil ve kişiliğe yol açacaktı. Böylesine
netameli bir düşünürü Sünnî ve muhafazakâr bir kültüre çevirmek ise başlı
başına bir problemdir.
Şeriati'yi doğru anlamak için onun kullandığı terimlere aşina olmayı zorunlu
kılar. Ali, Muhammed, Fâtıma, Zeynep, Hüseyin isimleri hala İslam dünyasında
hak ettiği yeterli araştırmayı görememiş iken, Şeriati’nin bu isimler üstüne
inşa ettiği kişiliğini ve bilgiyi onlar öncülüğünde pratikleştirmek istemesi,
elbette Şeriati’yi Şeriati olarak tanımamızı zorlaştırır.
O, doğru fikir üretmek ve bu fikirlerin İslam dünyasını aydınlatmasında kendini
feda eden, Nazlı, nazlı parlayan bir 'Mumdu!
Karanlığa müsamaha gösterilerek, Aydınlığa ulaşıldığını tarih bize
ulaştırmamıştır. Karanlık tamamen yok olmadan önce Aydınlığın olacağını kimse
de hiçbir kurala binaen açıklayamaz.
O/Şeriati/, ne Semaverden kaynayıp boşalacak yer bulamayınca buharlaşıp buram,
buram kokan yorgunluk demi malzemesi, ne de özgürlüğün tadını yakalamak için
ellerini kelepçelere, ayaklarını prangalara tereddütsüz uzatan bir çılgınlık.
Ve ne de
ulaşamadığı, kendi deyimi ile ulaşmak istemediği İslam devriminin tartışılmaz
öncülerinden biridir. O'nun tüm söylemleri hiçbir zaman sadece İran halkı için
olmamıştı, o dünya Müslümanlarına ölümsüz bir yol açmış bu uğurda sayısız
kelimeler tüketmişti.
Vatandan uzak ve hicretteki yalnızlık ve ölümsüzleştiği ölümündeki sadelik ve
güzellik, onun duasının tecellisidir. Bu açıdan baktığımızda O’nun hakkında ne
yazılıp çizilse, tarifi imkânsız bir adres olarak karşımıza çıkar. O’nu
tanımaya çalışmak, sadece O’nun anlaşılmasında bir adım daha öteye gitmenin
göstergesidir. Arkasından bıraktığı eserleri ile hala ılgıt, ılgıt esen meltem
gibidir. Şimdi Cemil Meriç'in deyimiyle; “O, Göller Bölgesinde bir adadır.”
diyerek kabulmu edelim? Yoksa O kendi zamanının denizlerinden bir deniz miydi?
Ve ya nazlı nazlı yanan ve günümüze kadar da ışıldayan bir mum muydu? …
İslam dünyası; Mevcut sorunlarının ana kaynağını, Batı dünyasına yüklemenin
verdiği psikoloji ile rahatlamayı tercih ederken, O yükselttiği, ‘‘Batı
Medeniyeti Asya ve Afrika’yı sömürüyor‘‘ Sloganında acaba Batılı aydınların
söylediği “Kime karşı olduğumuzu bilmez isek kim olduğumuzu nasıl bileceğiz?”
düsturu acaba bugün hala ne kadar anlamış?
İslam dünyasındaki halklar; Batının hedefindeki kıtaların halkından olan kendi
uşaklarına da bunu içselleştirip ve böylece ayakta kalmayı başarırken, bu
yazgının sorumlu yalnızca Batı mı?
Bir başka batılı düşünür de; “Birisi kimlerin insan olduğuna karar verene
kadar insanlar kim olduklarına karar veremez.” Derken, acaba bu sözün, kendisine
alan bulması için hangi mekanizmaların işlerlik kazanması gerekirdi?
Doğrudur. Bu sözler batı medeniyeti için vazgeçilmez temel kıstaslar. Pekala,
ya biz doğulu halklar ve özellikle Müslümanlar hangi haldeyiz?
Diyebiliriz ki, koskoca bir kıtanın kocaman bir kadavrası. Sadece zamanın son
çeyrek yüzyılındaki kod açılımı; İlahi Kitabın 2/257 olan süreci…
Halkına adanmış sorumluluk üstenmiş kimseler yokmuydu, bu lanetli toplumların
kaderinde? Yoksa apayrı bir süreç mi gerekiyor du doğulu toplumların ıslah ve
ihyâsı için? Öyle ise bu sürecin neresinde ve hangi aşamasındayız? Binlerce
yıllık bilgi mirasına sahip olan Müslümanlar, dünün bir günlük Müslüman olmuş
Ebu Zer’in eyleminde hala neden bulunamıyor?
Meğer sorunlarımızın başlangıcı; ‘‘Neyi, nasıl anlamak gerekir‘‘i
anlayamadığımızdan kaynaklanıyor. Ölümsüz bir sevginin tutsağı olduğunu savunan
Müslümanların tutsaklığı ve ölüme olan korkaklığı neden? Hareketsizliğimizi
ümitsizliğimizle özdeşleştirip sessizlik içinde ömrümüzü tüketmemizi isteyenler
kimler? Nasıl bilmeliyiz, nasıl anlamalıyız, nasıl, nasıl? Nasıllar…
Yani ne yapmalı, nereden başlamalıyız? Ne yapmak istediklerimiz de ki ne‘ye
hayır demesini bilmeliyiz deki sorun da başka bir sorun! Soru, sorun ve
sorunlar…
Kemal sıfatların küllünü kendisinde cem eden yegâne ve mutlak Yaratıcı olan
Rabbul âlemini hakkıyla tanıyamamamız, Âlemlere rahmet olan Kutlu peygamberi
(s.a.a) ile itreti ve de önünden ve arkasından bâtılın yanaşamayacağı, kıyamete
kadar var olacak bütün sorunların yegane çözüm kaynağı olan Kitabı öğrenip,
onunla amel etmemek bizi parya sınıfına indirgemiş bir ümmet yaptı!
O halde neyi nasıl anlamalıyız?
Beyinlerimizi “format” layarak, yeniden olması gerekeni olduğu gibi
anlamalıyız.
Anlamdan önce de “Olması gerekeni olduğu gibi belirleyen ‘ölçü’ bulmalı bilmeli
inanmalıyız”
Mevcut “…izm ve …ist’lerin yüklediği bilgileri sıfırlamaktan başlanması
gerektiğini anlamak çok zor değil. Ne var ki, yerine yüklenecek yeni bilgi
kaynağını nereden, kim, nasıl, katkısız yükleme yetisine sahip ve bunu nasıl
ispatlayabilir?
Kuran’ı anlama metodu ile aşılacağı öne sürülen sorunlar, Kur’an’ın
birleştiriciliğinden ziyade, ayrıştırıcı olması, sorunlarımızı sözsel olarak
dillendirmesek bile kendi iç dünyamızdaki Kur’an anlayışı ile sunulan İslamî
öğretiler bizi içinden çıkılmaz dertler yumağına büründürmüş ve karşıya,
düşmana onulmaz “done‘‘ler vermiş!
Aydınlarımız ise Halktan tepki gelir diye ya da mülhid batıdan eleştiri gelir
diye çekindiğinden, sorunların asli kaynağını dile getirmiyor!
Her iki halde de sorunlarımız çözülmüyor. Böylece karşının anlayışındaki
“irtica” ve “yobaz” yaftasına yardımcı olanlar yine İslami aydın ve âlimlerdir.
İslami aydınların söylemlerindeki Şeriati'ye ait “Ne yapmalı?” Sorusu hala bizim
/Türkiyeliler/için geçerli olmayan sorudur…
Sürecek…
Muhammed CAN
mcan313@msn.com