Bismillah,
Yirminci yüzyılın başlarında
bölgeden çekilen sömürgeci İngilizlerin geride bıraktığı boşluğu Amerika’ya
yaslanarak geçiren Suudi krallığın, Soğuk Savaş‘ın bitiminden bu yana da öncelikli
politikası, Amerika ve Avrupa’dan aldığı destekle, Afganistan, Irak, Lübnan,
Filistin ve Yemen gibi bölgelerde sözde Şii, diğer bir deyişle İslam devrimin etkisini sınırlandırmaya çalışmak olmuştur. Bugün
ise Suudi rejimi için en büyük tehlike İslam inkılabının günümüze yansımaları
olan ve Tunus’ta başlayıp, Mısır’da devam eden ve bugün de Libya’da neticeye
ulaşan halk kıyamlarıdır.Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde yaşanan İslami
uyanış süreci, Suudi rejiminin iç ve dış
politikasında büyük kaygıları ve sıkıntıları beraberinde getirdi.
ABD ve Batılıların Ortadoğu’daki çıkarlarını
korumakla görevli olan Suudi rejimi, kutsal topraklara yerleştirdikleri
binlerce Amerikan askeri ile, bölgede yaşanan halk kıyamlarına karşı
koymak ve bu kıyamların ABD anlayışının mecrasına kaymasını sağlamak için ABD
işbirlikçisi ve Washington politikalarının şubesi olarak görevini kusursuz
yerine getirmektedir.Bu sebepten dolayı efendilerine sadık olan Suudi rejimine,
Fars körfezi bölgesindeki emirliklerin ve Arap dünyasında yer alan despot
rejimlerin ağabeylik rolü verildi. ABD ve Batı'nın en stratejik müttefiki olan
ve demokrasi ve insan hakları adına hiç ama hiçbir şey olmayan bu yönetim sahip
olduğu El-Arabiye televizyonu ile bölgeye ABD menşeli demokrasi pazarlamayı da
ihmal etmiyor!
Kutsal toprakları Vahabi ideolojisi
ile yöneten ve Mekke'nin sahibi(!) olan Suudi rejiminin, İslam ile ilgili
tarihsel her şeyi İslam adına(!) yıkıp yerle bir etmeye yönelik marifetleri
dillere destandır. Suudi ailesinin, bu konudaki marifetlerini anlatmakla
bitiremeyeceğimiz için sadece en son Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde
meydana gelen halk kıyamlarında bu rejimin yapmış olduğu marifetlerden
bahsetmeye çalışacağız.
Arap halkları için kötü örnek teşkil
eden bu devrimleri çevrelemek ve bastırmak için Suudi rejiminin ağababaları
tarafından kendisine verilen yeni
misyonu olan bölge ağabeyliğine, halk tarafından kovulan Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin
Bin Ali’yi koruma altına almakla başladı. Bin Ali’ye, hiçbir Avrupa ülkesi, Tunus
halkının korkusundan destek olmamalarına ve ona sığınma hakkı vermemelerine
rağmen Suudi rejimi, devrik lidere sahip çıktı.
Suudi yönetimi Kuzey Afrika’nın İslami uyanıştan
etkilenen ikinci ülkesi Mısır halkının kıyamına karşı da Tunus örneğinde olduğu
gibi duyarsız kalmadı. Tunus olaylarına
karşı tarafsız görünen Suudi yönetimi, rejimi için tehlikenin ne kadar büyük
olduğunun farkına vararak Mübarek
rejimini sonuna kadar destekleyerek,
Mısır halkının Mübarek’i devirme talebine karşı koydu.
ABD’nin Ortadoğu politikaları ile
eşgüdümlü hareket eden ılımlı ve
işbirlikçi Arap liderlerinin merkezi olan Mübarek rejimi, bölgede direniş
eksenine karşı da önemli bir görevi üslenmişti. Bu yüzden Mübarek’in
devrilmesi, Ortadoğu bölgesinde ılımlı ve işbirlikçi Arap ekseni olarak bilinen
eksende yer alan ülkelerin konumunu zayıf düşüreceğinden dolayı Suudi rejimi
son ana kadar Mübarek rejimini destekledi.
Mübarek rejimi devrildikten sonrada
generalleri memnun etmek için 4 milyar dolar hibe etti. Bununla beraber bu halk
kıyamlarının kendi topraklarına sıçramasından büyük endişe duyan Suudi rejimi,
bu bağlamda her türlü mali ve güvenlik imkanlarını seferber etmeye koyuldu.
Bahreyn, Yemen ve Libya’da büyük kıyamların başlamasının akabinde, Suudi
Arabistan halkı da geniş çaplı propagandalar yaparak 11 Mart Öfke Günü gösterileri
için çağrıda bulundular. Bu öfke günü protestolarında birçok siyasi aktivistler tutuklandı. Bu gösteriler Suudi güçleri tarafından şiddetle bastırılmaya çalışılıyor; bazı
protestocular katlediliyor veya yaralanıyordu. Petrol gelirinden elde ettiği
milyarlarca dolarlık servetin sahibi olan Suudi rejiminin hasta kralı
protestolardan üç ay önce tedavi için bulunduğu yurt dışında, halka 35 milyar dolar mali yardım adı altında
verdiği rüşveti ile halk kıyamını sindirmeye çalışıyordu.
Suudiler,
Al-i halife hanedanının hüküm sürdüğü, monarşi ve diktatör rejimine karşı başlatılan ayaklanmayı bastırmak için küçük
Bahreyn krallığına birliklerini gönderdi.11
Mart Öfke Günü’nden birkaç gün sonra Suudi rejimi ve BAE askerleriyle beraber
Bahreyn halkının kıyamını kanlı bir şekilde bastırmak için bu ülkeye giriş
yapıyordu. Bahreyn kıyamını bastırmak için de Fars Körfezi İşbirliği Konseyi, diğer
adı ile(Arap
Despot Monarşileri Kulübü)
Yemen krizini kontrol altına almak için bir plan sundu.
Ürdün ve Fas’ın Körfez İşbirliği Konseyi’ne katılması için davet edildi.
Bahreyn’e yapılan askeri müdahale, Yemen için Fars Körfezi İşbirliği Konseyi
çerçevesinde sunulan plan ve Ürdün ve Fas’ın konseye katılma önerisi, Suudi
Arabistan’ın Arap dünyasında yaşanan kıyamlara karşı mücadelesi çerçevesinde
yapılan girişimlerdi.
Suudi Arabistan, Bahreyn’in Al-i Halife
rejimi için sadece büyük ağabey değil, aynı zamanda kraliyet ailesi için babalık
rolü de ifa ediyor.Bu yakın zamanda Bahreyn kralının oğlu, Suudi kralının kızı ile
siyasi bir evlilik yaparak iki kraliyet ailesi arasındaki akrabalık bağları
daha da güçlenmiş oluyordu.
Amerika’nın 5. filosu Bahreyn’de
bulunuyor olması ve bu ülkede yaşanacak
her türlü gelişme, Amerika’nın Fars Körfezi ve Umman Denizi’ndeki askeri
konumunu tehlikeye atabileceğinden dolayı ABD, Suudi rejiminin Bahreyn’in
içişlerine müdahalesini ve oranın işgalinin desteklemesini sağlıyordu.
Yemen
halk devrimi patlak verdiğinde Suudi ailesi, Ali Abdullah Salih’in saltanatını
güçlendirip desteklemek için harekete geçtiler.
Aşiret desteklerini satın alması için milyonlarca doları Yemene akıttırarak yemen
ordusuna, istihbarat, teçhizat ve lojistik destek sağladılar.
Suudi rejimi, Yemen halkının kıyamını bastırmakta da aktif rol oynuyordu. Stratejik
açıdan Yemen, Suudi rejimi için büyük önem arz ediyor. Yemen’in coğrafi konumu
ve Suudi yönetimi ile ilişki biçimi ve özellikle son yıllarda bu ülkenin, Suudi
Arabistan’ın milli güvenliği üzerindeki etkisi itibarı ile Fars Körfezi
İşbirliği Konseyi’ne üye ülkelerin seviyesine kadar yükseltti. Bu yüzden Suudi
Arabistan, son yıllarda Yemen’de yaşanan her türlü kriz ve gelişmede aktif bir
aktör olarak yer aldı.Bu açıdan Yemen halkının geniş çaplı kıyamı, Suudi
yönetiminde büyük kaygılar oluşturdu.
Mübarek rejiminin devrilmesi ile Ortadoğu’da
en büyük müttefikini kaybeden Suudi rejimi, bu kıyamların Suudi Arabistan
topraklarına sıçramasından kaygı duymaya başladı. Bunun için de eli kanlı Yemen
diktatörü Ali Abdullah Salih rejimini korumak ve sadece Salih’in iktidardan
çekilmesini sağlamak için yeni bir plan ortaya atarak Yemen halkının kıyamını saptırmak istedi.
Neticede ise Yemen diktatörü, sarayına düzenlenen baskında ağır bir şekilde
yaralandı ve hemen Suudi Arabistan’a götürüldü. Böylece Salih’i iktidarı
bırakma konusunda ikna edemeyen Suudi rejimi, Salih’in yaralanması ile birlikte
Yemen halkının kıyamını kontrol altına almak ve Yemen rejimini korumak için bir
fırsat buldu. Ancak Ali Abdullah Salih’in, Yemen’den ayrılması, Yemen halkının
geri adım atmasını sağlayamadı ve Yemenliler demokratik ve halkçı bir rejim
talebi üzerinde ısrarla durdu. Nitekim geçen hafta Yemen halkının düzenlediği
milyonluk protesto gösterisi, Suudi rejiminin Yemen halkının kıyamını
saptırmakta başarısız olduğunu ortaya koydu.
Suudilerin
en son marifeti ise Suriye’de meydana gelen kargaşalarda oynadığı rol ve kargaşalara
verdiği desteklerdir.Suriye’nin jeopolitik konumu, Filistin davası ve direniş cephesine
verdiği destek, İslami İran ve Lübnan
ile olan olumlu ilişkileri ve Siyonist
rejime yönelik tutumları nedeni ile önemli bir konuma sahiptir.Suriye’nin bu
mevcut konumu özellikle Suudi rejimi, ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa gibi birtakım
şer güçleri rahatsız ediyor. Bunun için
ABD ve Batı’nın güçlü müttefiki olan Suudi rejimi bu direniş cephelerinden olan
Suriye’nin yıkılmasına yönelik katkılarına devam etmektedir. Bunun için de Suudi
rejimi , Ürdün, Irak, Suriye ve Arabistan'da bulunan birtakım kabilesini
kışkırtarak ve dağıttığı milyon dolarlar ile Suriye'deki kargaşaları yönetmeye
devam etmektedir.Ayrıca, Suudi rejimi de Suriye’deki teröristlere modern
makineli, dürbünlü ve gece görüşlü dürbünlü silahları temin etmenin yanı sıra
bu silahların onların eline ulaşması için Suriye'nin sınır kapısında çalışan
memurlara büyük miktarda rüşvet verdiği Suudi
istihbaratının Suriye’deki kaosları yönettiği, yapay itiraz dalgalarını
kontrol etmeye ve yönlendirmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde yaşanan İslami uyanış ile despot rejimlerin yerine halkçı rejimlerin
kurulması için oluşan ortam, Ortadoğu bölgesinde tüm dengeleri alt üst
etmiştir.Suudilerin bütün bu maddi ve
siyasi çabaları aslında bu monarşik ve ABD işbirlikçisi yönetimleri koruma ve
kollamaktan ziyade bu dikta ve
işbirlikçi rejimin kendisini de korumaya yönelik girişimleridir.
Bölgede meydana gelen bu İslami
uyanışla beraber diktatör rejimlerin kaleleri bir bir devrilmekte olup, Suudi
rejimi de bu gelişmelere paralel olarak bölgedeki eski konumunu ve gücünü
kaybetmeye devam etmektedir. Artık bu uyanış süreci büyük bir ivme ile
ilerlemeye devam etmekte olup, petrol dolarlar, ABD ve Batı işbirlikçisi olmak
bu alçak rejimi devam ettirmeye yetmeyecektir.