Bismillah…
Bana Ali’yi anlat dediler. Oysa nasıl
anlatacağımı bilmiyorum. Anlat diyenler çekip gittiler. Oysa Ali’nin
kanı düştükçe toprağa, kalemin yazmasını bekliyorum.
Gönül
isterdi ki, Malik-i Eşter olsun, şecaati ondan dinleyelim. Gönül isterdi ki,
Ammar olsun, feraseti ondan dinleyelim. Gönül isterdi ki, Ebuzer olsun
yalnızlığı ondan dinleyelim. Gönül isterdi ki, Kumeyl olsun onunla dua edelim.
Gönül isterdi ki Ebu Derda olsun, gecelerin sessizliğini ondan bilelim. Gönül
isterdi ki, Meysem-i Temmar olsun da hurmanın vücuda nasıl geldiğini
öğrenelim.
Her biri
Ali’nin nişaneleridir. Gönül isterdi ki Fatıma olsun Ali’yi ondan
dinleyelim.
Bugün,
kimileri vardı ki iftara kimseyi davet etmediler. Bugün kimileri de vardı ki, camide
iftarlarını ettiler. Bilirler bu gece farklıdır onlar için, bu gece
aslında bir fark vardır herkes için.
Kufe’nin geceleri farklıdır aslında. Gündüzleri
yüzleşmenin rehavetidir Kufe şehri, geceleri ise ihanetin arifesi.
Gecenin ilerleyen saatleridir Kufe’de. Âlem uykuda,
insanlar uykuda, en önemlisi Kufe uykuda. Ama biri var gözüne uyku girmez
geceleri. Kendisine mazlum deriz biz, ama o unutmaz yetimleri.
Bu gece kızının evine davetliydi. Eşi vefat ettikten
sonra belki ilk kez çocukları ile oturmuştu aynı sofraya, belki de
ilk kez bu kadar yakındılar birbirlerine. Bu gece, çocukları için ayrı bir önem
taşımakta, kendisi için ayrı bir önem taşımakta.
Bir parça ekmek ve birazcık tuz ile
açmıştı iftarını. Önüne bıraktıkları süte
dokunmamıştı bile henüz. Çocukları ısrar etse de süt konusunda o
ekmeğine tuzu batırmanın niyetinde öylece etmişti iftarını.
Heyecan vardı, ama temkinliydi. Sevgiliye gitmenin
heyecanı vardır ya hani. Herkesten saklarcasına tedirgin hareketler ve
kimsenin bilmemesi için uğraşılan vakitler. Öyle bir haldeydi.
Bağdaş kurup oturduğu sofrada, ikide bir elini mübarek
sakallarına götürüyor ve kısa bir tebessümle ak düşmüş sakallarını
sıvazlıyordu. Ve arada bir çocuklarına sevgilinin vuslatı için uzadıkça uzayan
vakiti soruyordu.
Vakit gelmemiş miydi acaba?
Vakit ilerlemekte, o ise derin düşüncelerle etrafını
seyretmekte. Çocukları anlam veremiyordu olanlara. Acaba babamız hasta mı diye
sormadan da edemiyorlardı kendi kendilerine. Ama yine de bazen babaları
hakkında çoğu şeyi de bilmiyorlardı yine.
Ve vakitin geldiğini haber veriyor dışarıda bulunan
canlılar. Ay bulutlar ardına saklanıyor o ayağa kalkınca. Yıldızlar birer birer
kaymaya başlıyor semayı boşaltırcasına. Başlıyor bir telaş Ramazanın ondokuzuncu
gecesi. Bu
giden kimdir diye soracak olursan, derler ki giden Peygamber kardeşi.
Sanki Ramazan
ayında dışarıda kalmış bir miskin kendisi. Sanki bir fakir de birinin evine
davetliymiş gibi. Yetimler gibi tıpkı, mahcup bir eda ile teşekkür ettiği
kişi kendi kızı. Ardına bakıp ta, vedalaşmadığı kişilerde kendi ev
halkı.
Bir
gidiş var bu gece bir gidiş. Ön taraftan bakıldığında bir Aslan’ın
heybeti. Arkasından bakıldığında, geceleri ibadetinden dolayı kamburlaşan
çehresi. Bir gidiş var bu gece bir gidiş. İnsanların yıllarca
kendilerine sormaktan çekindiği bir soru bu. Nereye bu gidiş?
Kufe’nin
karanlık sokaklarına bırakıyor kendisini. O karanlığa daldıkça utanıyor
karanlıklar onun hüzünlü çehresinden. Kaç gece sırdaş olmuştu
karanlıklar onun derdine de yine de bir merhem bulunmamıştı onun
yaralı gönlüne.
Ve bir
sahne, çıkıyor Ay saklandığı bulutlar arkasından. Hafifçe gülümsüyor yeryüzünün
mihrabına. Son gece ve nereye bu gidiş diye sorulurken hani. O, kamburlaşan
beline aldırmaksızın sırtlandığı çuvallarla erzak taşıyor Kufe’nin bilinmeyen,
bilinse dahi bulunmayan mekânlarına.
Ama Ay
kararıyor o uzadıkça uzayan yollarda yürürken. Ay kararıyor, o yetim evlere
erzak götürürken. Çünkü şimdiye kadar kimse bilmemiştir erzak getirenin
kim olduğunu. Şimdiye kadar kimse bilmemiştir geceleri sırtına çuval
yükleyeni.
Öylece son
görevini tamamlıyor. Ancak yetimler o öldükten sonra her gece gelenin kim
olduğunu anlıyor.
Ve sabah ezanı okunuyor Camide. Ve tüm
olanları bilirmişçesine hazırlıklıdır mescidi Kufe. Yavaş adımlarla
arşınlamakta yolları. Ve son kez Kufe sokaklarını arşınlıyor eskimiş ama
yamalı olan ayakkabıları.
Namaza duruyor yorgun ama istekli olan mübarek
bedeniyle. Bir huzur kaplıyor yüreğini, ellerini kaldırıp Allah-u Ekber deyince.
Gök ehli telaş içinde yer ehli habersiz. Ama o Rabbinin huzurunda
ağlamakta sessiz sessiz.
Allah-u Ekber diyor, melekler ağlamaya başlıyor. Eşhedu
enne Muhammeden resulillah, diyor peygamber ağlamaya başlıyor. Bir zalim
kılıcı kınından çıkarıyor, O eşhedu enne Aliyyen veliyullah demeye niyet
ederken, zalimin kılıcı mübarek başını yaralıyor.
Ve
Cebrail, Ali demenin, Ali’yi zikretmenin karşılığı budur diyor. Ne zaman
ki bir kimse Ali derse Âlem titriyor. Bir insan düşünün kendi ismini bile
diyemiyor. Ve mübarek yüzünü kılıç darbesi sonucu toprağa koyarken,
gözünüz aydın Ali öldü diyor.
Gidin
Malik-i Eştere haber verin. Gidin Ebu zer’e deyin ki Ali’nin artık kuyularla
işi yoktur. Gidin Meysem’e deyin ki, Kufe pazarında artık Hurma satmasın, hurma
ağaçlarının sahibi öldü deyin. Gidin Ebu Derda’ya deyin ki Medine’nin
gecelerine Ali’yi beklemesin artık. Gidin Kumeyl’e deyin ki Kufe‘de bir mazlum
şehit oldu onun için dua etsin. Gidin yetimlere, Ali iftarda süt içmedi
sütlerinizi geri götürün deyin.
Gidin
Hasan ve Hüseyin’e başsağlığı verin. Ve gidin Fatıma’ya göz
aydınlığı verin Ali’sine bu gece kavuşacağı için.
Bana
Ali’yi anlat dediler. Oysa nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Anlat diyenler
çekip gittiler. Gidin bana anlatsın diyenler deyin ki, Ali’nin
kanı düştükçe toprağa, kalemin yazmasını bekliyorum.