Allah’ın adıyla
‘’Müstekbirlerin,
bugün dünyanın bir kısmını kan ve ateş gölüne çevirmeleri, ölümü ve öldürmeyi
adetleri haline getirmeleri, halkları yağmalamaları, sermayelerini ve el
emeklerini karınlarına indirmeleri; birbirlerine karşı üstünlük sağlama, geri
kalmış, zayıf milletleri kendi egemenlikleri altına alma ve onları esirleştirme
isteklerinden ileri gelmektedir.’’/İ.Humeyni
Aslında
bugün dünyada olan ciddi buhranların asıl müsebbibi İslam İnkilabıdır!? Gelişen
her evrensel politik olay; efsane öncü ve yaşlı bilge/İ.Humeyni/‘nin indirdiği
darbedeki gizemin çözümüdür. O Yaşlı bilgenin; Batıya ait bütün tanrıları
yakıp, Doğuya ait bütün ilahları da tarihin çöplüğüne gönderdiği günün
tefsiridir bugünler. Bugün Ortadoğuda yaşananlar, İslam dünyasının uzunca
uykudan sonraki dingin bir halde uyanış safhası da denilebilir.
Erdoğan‘ın
iktidara getirilişinin ilk günlerinde özel bir oturumda dile getirdiğim o günkü
endişelerimi bu güne kadar zamanın verdiği bir haklılıkla korumam
gerektiğini esefle hatırlıyorum! ‘‘…Ve eğer Türkiye bu fırsatı iyi
değerlendirip, Batı /ABD -İsrail ve AB/ adına üstlendiği politik misyondan
kurtulamazsa; Suriye, İran ve diğer Ortadoğu devlet/cik/lerinden daha fazla
bedel ödeyecekler arasında olmaktan kurtulmayacaktır şeklinde endişem
olmuştu‘‘
Bu
cümleden; bugün için Suriyeyi değerlendirmek zorunluğu hasıl oldu. Suriyenin
kirli bağırsaklarına rağmen, taşıdığı bölgesel misyon açısından, bir nevi ‘‘
Hilf‘ul fudl‘‘ üyesi kimliğini yaşıyor oluşu, Tablonun küçük parçalarını
da görmemezlikten gelerek, Tablonun bütününü görmek açısından bize Suriye
ittifak halkasının mevcut oluşumdan kopartılıp, Batı zincirine eklemlenmemesi
gerektiğini bilmek İslami öğretilerimizin yüklediği kaçınılmaz
ilkelerindendir!
Suriye
bugün itibarı ile adeta ateşten gömlek. Mevcut hükümete ise Suriye
gömleğini giymemeyi tavsiye ediyoruz! Rahmetli M.B. Es-Sadr’ın, Saddama yaptığı
tarihi ve siyasi nasihatı; Sayın Erdoğan‘ın bizden dahi iyi biliyor ve anlamış
olduğunu kabul ediyoruz! Batı, her zaman ateşe maşa ile gitmeyi ihmal etmez
iken, Doğu geleneğinde ateşe elle temas etmek, adeta keramet olarak
algılanır! Gösterilmek istenen bu keramette, Suriyeyi ateşe vermek bir yana
İran ve Hizbullahı kaçınılmaz olarak sıcak olayların içine çekmek anlamına
gelir ki; Türkiye, Batı adına bu sorumluluğu yüklenecek lükse sahip değil.
Kaldıki Türkiyede Kürt sorunu hala pamuk ipliğine bağlı bir vaziyette
onyıllardır aynı vaziyette duruyor. Kaldı ki /olası son gelinecek merhale bunu
düşünmek bile ürkütücü/ Erdoğan 2. Bir Yavuz olmak istesede, bu kez yanında
Bitlisli Kürt İdris olmayacak!? Buna rağmen olası Suriye askeri müdahalesinin
son durağı kaçınılmaz olarak ‘‘Çaldıran‘‘ olacaktır! Şüphesiz Zagrosların
eteklerine sıkıştırılmak istenen bir milletin, kendi kaderinin sonunu toplu
imhaya razı olacağı anlamını çıkarmak abestir. Özellikle son 30 yıllık
‘‘Velayet Ekolü‘‘nün öğretileri ile kurumsallaşmış, İran gibi köklü bir
medeniyetin içine çekilmek istendiği savaşta, Doğu-Batı arasında tampon bölge
görevi görmekten öte bir etkenliği olmayan Türkiye en büyük bedeli ödeyecektir.
Unutulmamalıdır ki bu Ekolün mensupları herhangi bir bölge ile sınırlı olmayıp,
islam dünyasında dörtyüzelli milyonluk bir kitleye tekabül ediyor. Bulundukları
bölgenin ve dünyanın ıslahı için azami gayret sarfetmekte olan ‘‘Velayet
ekolü‘‘ mensupları; İlahi öğretilerdeki saflığın öncüleri olarak kendi
değerlerini, ne iki koltuk bir sokak, ne de göreceli herhangi bir olgu ile
değişmeyecek kadar ahlaki olgunluk ve erdemliliğe sahiptirler.
İslam
İnkilabı ile yeniden başlayan, başta Ortadoğu ve akabinde evrensel fikri-fıtri
değişim ve gelişim süreci, hiç kuşkusuz kendi mecrasına varcaktır. Elbette bu
süreci her zaman İslam inkilabı şeklinde tezahür etmesini beklemek doğru değildir…
Türk-İslamcı Medya
ve gurupların iktidara yaranma tutumları, mevcut iktidarın
duygularını okşayabilir.Hatta sözde islamcı medyadaki bir kaç meczup’un
dugusal ve çıkarcı düşünceleri ile /biz bu zevatın bilerek cazgırlık
yaptıklarını kabul ediyoruz. Öyle değilse, bu konularda susmaları gerekirdi/
duyguların aklın önüne geçmesini, birde İslami olduğu lanse edilen bir
iktidarın söylemleri olarak kabul edilecekse, devlet mekanizması asli işlevini
yitirmiş sayılır.
Nitekim
Batı herzamanki gibi artıyı kendi hanesine, eksiyi karşı tarafa
yazmaya devam edecektir. Bu yazgının haklılığını, Batı kendi
felsefesindeki ‘‘Orman‘‘ kanunlarına dayandırmayı da ihmal etmezken…
Şu halde
Türkiye bir orman bekçiliği görevini üstlenecek konuma kendini indirgemeyecek
kadar olgun davranmalıdır!
‘‘Zulmedenler
pek yakında nasıl bir inklapla devrileceklerini göreceklerdir‘‘ İlahi muştusu;
herzaman ve her yer için geçerli olan ilkedir. Bu ilkeden, bugün itibarı ile
İslam dünyası tedrici olarak payına düşeni almakta. Pekala, unutulmamalıdır ki
bir zulmü, bir başka Zulümle gidermekte Zulümdür. Ve Zulüm asla adalet ilkesi
ile bağdaşmaz . Oysa iktidarlar Küfürle ayakta kalabilir, ancak Zulümle asla!
Şu halde Logosundaki Adalet kavramına olan saygısı ve sadakatı
adına dahi olsa..
Son otuz
–kırk yıl öncesinde bu tür senaryolarla Ortadoğu iktidarlarını değiştirilebilirlerdi.
Ne var ki ne Ortadoğu ne de Türkiye, otuz-kırk yıl önceki gibi değildir.
Birileri Ortadoğu dizaynında Türkiye’ye belirli bir rol vermişse de Politik
Arenada herşey çıkarlar ilkesi üstüne bina edildiğini bilen bir iktidar bunu
kendisi ve parçası olduğu bölgenin lehine kullanmayı bilmelidir.
Modernizm
bataklığı ve safsatasıyla, Medeniyet havzasına varmak isteyen Emperyalizm;
Olası aykırı bir durumda sorumluluğu Türkiyenin vebali olarak yazıp bırakmayı
önemsemeden tarihin önünde herzaman olduğu gibi kendini aklamayı deneyecektir.
Nitekim Batı; 8 yıllık İran-Irak savaşından sonra bu aklanmayı ustaca uyguladı
ve bir noktada başarılı da oldu. Salı günü; Türkiye dışişleri bakanının Şam’a
yapacağı ziyaretten önce verilen siyasi demeçler, Ziyaretten önce alınmış bazı
kararların uygulanması için sembolik bir görüşme olacağının açık izlerini
taşıyor! Bu bölgede yeniden burnumuza kan ve barut kokularının sinmesini
istemiyoruz. Savaş tamatamları bölgenin kültüründe geriye doğru kaçınılmaz
derin izler bırakmışsa da, inancımızın özlem duyduğu Medeniyetle uyuşmuyor.
Erdoğanın ‘‘…Bugüne kadar birçok şeyi acaba halledebilir miyiz söylenenler
yerini bulur mu diye çok sabrettik. Artık burada da sabrın son anlarına
geldik…‘‘ ve ‘‘ suriye Türkiyenin iç meselesidir‘‘sözleri
doğrusu akil her insanı ürkütecek türden!
Bu bölgede
taşlar yerinden oynamış ve bu taşları restore etmek için ne Modernizm, ne
Demokrasi ve ne de Liberalizm gibi Batılı kavramların bu coğrafyada kalıcılığı
olmadığı gibi zeminde müsait değil. Bölgenin kendine has Medeniyet inşaası
sürecini hiçbir güç enegelleyemeyecek. Ve bu sürecin en vazgeçilmez mihengi
ise; Rahmetli imamın: ‘’Her şeyimizi yağmalamak isteyen sömürgeciler,
bırakmıyorlar ki dinî ve ilmî müesseselerimizde 'insan' yetişsin. Onlar
insandan korkuyorlar. Eğer bir ülkede 'insan' yetişecek olursa bu onların
huzurlarını kaçırmakta ve çıkarlarını tehlikeye sokmaktadır’’ Sözünde
kendini gösteriyor.
Ümit ederiz ki Ilımlı İslamcılar da bir kez daha düşünüp, nasıl bir
vebali taşımak zorunda kalacaklarının muhasebesini yapmayı ihmal emetmezler.
İslamın belkide son Medeniyetine doğru hareket eden Ümmetin, yeniden şekillenen
yazgısına ekleyecek bir şey bulamıyorsak bile, var olanı sökmemeliyiz.
Vesselam!
Muhammed
CAN
mcan313@msn.com