Allah‘ın
adıyla
Devrim
kokularının yayılacağı ağaçlar henüz fidan, devrimi yapacak mücahitler ise
henüz kundakta süt emmekteyken, Tahran sokakları henüz kaosa teslim
edilmeyip, insanların ise gizlice evlerde toplandığı vakitler iken, yas
kokusu doldurmakta her yeri. Tahran, insanı hüzünlendiren bir o kadar da
birlikteliğin tadını özleyenler için sevinçli günleri beklemekte.
Tahran’da,
Müslüman ve Hıristiyanların muhabbet ve hoşgörü ile birbirlerine ihsanda
bulunduğu dar ve çıkmaz sokaklarından bir tanesi. Topraktan yapılmış evinin
içerisinde kaderin karanlıklara mahkûm ettiği bir Hıristiyan anne heyecan ile
beklemekte. Komşuları ile her ne kadar samimi olsalar da, nedense onun hayat
hikâyesini kimse bilmemekte.
Yarın
Muharremdi, yarın Müslümanların çok değer verdiği Hz. Hüseyin’in
Kerbela’ya hareket günleriydi. Her yıl olduğu gibi Muharrem ayı öncesi yaptığı
amelleri hatırlamaya çalıştı.
Gecenin
karanlığı Muharrem ayının arifesi ile birleştiğinde, çehresi hüzne
büründü. Bütün gece içinde anlamsız bir duyguyla uyuyamadı. Sabahın ilk
ışıklarına kadar bekledi ve sabahın aydınlattığı sokaklara kendisini
bıraktı.
Bugün, Muharrem
ayının ilk günü. Sandıktan çıkardığı siyah çarşafını üstüne
örttü ve eline yarı kırık bir kovayı alarak mahalle çeşmesinin
yolunu tuttu. Kovayı suyun altına bırakıp dolmasını beklerken, içinde
anlam veremediği duyguyu anlamaya çalıştı. Düşündükçe elini yüreğinin üzerine
bıraktı ve bıraktıkça da yüreğinin sızladığını hissetti.
Bu yıl
farklıydı onun için, bu yıl artık Hüseyin ezadarlığını yaşarken
Hıristiyan olduğu için çekinmeyeceğini ve Müslümanlar ile birlikte Hüseyin’e
yas tutacağını söylendi kendi kendisine.
Su altında
yarı dolmuş kovayı kavradı ve mahallenin tozlu yollarına
serpmeye başladı. Her kova su döktükçe “Ey Hüseyin bu Ermeni’den bu
hizmeti kabul buyur“ diye mırıldandı.
Vakit
ilerlemekte, vakit yas gününün haberini vermekte. Caddeler, sokaklar ve evler
siyaha bürünmüş Tahran’da. İnsanlar da caddeler ve sokaklarla uyum içinde.
Evler de matemin siyahı hissedilmekte. Mescitler baştanbaşa yasın rengini
bürünürken, Hüseyniyeler ve Fatımiyeler ezadarları beklemekte.
Siyaha
bürünmüş çarşafı ve aklara bulanmış saçının azametiyle dışarıya
çıkmış ve evlerinin önünden geçecek kafilenin yasına ortak olmayı beklemekte.
Yaşlılıktan dolayı yıpranmış ellerini sinesinin üzerine götürürken dilinde
Hüseyin ismini zikretmekte.
Vakit
ilerlemekte ve eza dar gruplarının ilki Ermeni hanımın evinin önünde geçmekte.
Kalbi yerinden çıkacakmış gibi heyecan içinde. Bir müddet öylece bekledi evinin
kapısı önünde ve biraz sonra koşarak evinin yolunu tuttu nedeni belirsiz
bir şekilde.
Elini
yüreğine koymuş ve geçen kafileleri evinin kırık penceresinden izlemekte.
Gözyaşlarının sıklığı utancını da kamçılamış olacak ki,”Ey Hüseyin!
Ben neden Ermeniyim diye söylenmekte.
İlk günü
böyle geçti Muharremin, gözyaşları utancının önüne geçti bir Ermeninin. Akşamın
karanlığı perde çekti her şeye ve yıkılmaya yüz tutmuş evinden çıkarak çarşının
yolunu tuttu öylece. Ne olursa olsun Muharrem ayında hizmet etmek istiyordu
Hüseyin ezadarlarına. Kendisini Hüseyin ezadarlığına layık görmese de.
Tahran’ın
karanlığından bir pazara girdi, biraz limon ve birazda şeker alıp evinin yolunu
tuttu. Gecenin ilerleyen saatlerine aldırmaksızın yaşlılığın verdiği bin bir
zahmeti göz ardı ederek Hüseyin ezadarlarına hizmet etmeye ve onlar için
limonata yapmaya çalıştı.
Yaşlılık
ve yalnızlık. Müslümanlar hep birlikte hareket edip onca işi kısa bir sürede
bitirirken, Hıristiyan bir Ermeni yalnızlığının ve yaşlılığının
vermiş olduğu sakinlikle tek bir işi saatlerce sürdürmekte.
Sabah
güneşi yüzünü aydınlatırken, ilk günkü heyecanla doğruldu.
Kapısı önünde duran kırık kovayı alıp yine mahalle çeşmesinin yolunu
tuttu. Mahalleyi suladı ve kapı önlerini süpürdü. Kimse görmedi,
kimse bilmedi. Zaten kimse görsün diye de yapmıyordu. Ne zaman ki, Hüseyin ezadarlarından
birini görse Hüseyin deyip ağlıyordu.
Öğlen
vakti. Matem gruplarının hareket edip yine evinin önünden geçmesini bekledi.
Kendisine verdiği sözü tutup bir Hıristiyan olmanın utancını kenara bırakıp
bütün gece bin bir zahmetle uğraştığı limonata kovasını alarak meydana inip
bekledi.
Kim bilecekti
onun Ermeni olduğunu, kim bilecek ti ki, bir Hıristiyan’ın İmam Hüseyin’e matem
tuttuğunu. Bu düşüncelerden cesaret alarak kafilelerin ortasına attı kendisini
ve onlara yapmış olduğu limonatadan ikram etmeye başladı.
Bir müddet
böyle devam etti. Ta ki Müslüman olan komşularıyla göz göze gelinceye kadar.
Utandı, sıkıldı ve elindeki kovayı elinden bırakarak kalabalık
arasında kayboldu. Ne olmuştu, neler yaşanmıştı.
Ne
hatırlamıştı da, kaçarmışçasına yolları arşınlamıştı. Müslümanların
hor bakışları mı incitmişti de, yaşlı bedenini
genç bedenler arasında yok etmişti. Hiçbiri değildi galiba.
Müslüman
komşularıyla göz göze geldiğinde yanlışta olsa düşünmeye başladı, İslam
fıkhında Müslüman olmayan birinin ikramına icabet etmezlerdi. Utandığından,
mahcup bir şekilde matem meclisinden ayrılmıştı.
Topraktan
yapılmış evine sığındı utancını saklamak için. Yine saklandığı
pencerenin arkasında durmuş yaşlı ellerini sinesine götürmüş gözyaşı
dökmekteydi. Bir müddet yine öylece düşüncelere dalmış ve giden ezadar
gruplarının arkasından baka kalmıştı.
Ne
yapacaktı? Ne yapmalıydı? Karanlığın kapladığı odasında küçük sandığına
ilerledi sessizce. Üzeri örtülü sandığını açıp içerisinde bulunan eski örtüleri
araladı. Karanlığın rengiyle örtüşen bir eşarbı eliyle kavradı ve sandığı bir
daha açılmayacak şekilde kapattı.
Yine
kendisini, duygularıyla yüklü geceye teslim etti. Eşarbının içerisinden
bulundurduğu kâğıt paraların sesini işittikçe tebessüm etmeye başladı. Ve
sabahı bekledi, sevgilinin maşukunu beklediği gibi.
Sabah ne
oldu kimse bilmedi. Kimse bu Hıristiyan’ın İmam Hüseyin ezadarlığına
gelmeyişini fark etmedi. Ama fark edenler oldu bir şeyleri. Matem grupları
gelip geçerken karalara bürünmüş yaşlı bir Ermeni’yi kapısı önünde beklerken
kimse göremedi.
Ve bir
gece, Kum şehrinde bir âlimin kapısını Tahran’ın
unutulmuş sokaklarından hatırlanmaya mazhar olan bir genç çalmaya
başladı. Ev sahibi, Kum kentinin önemli âlimlerinden Seyyit Murtaza idi.
Heyecan ile ilerlemişti kapıya, attığı adımlarda titrek mimikleri yansıyordu
nefesine.
Usulca
aralamıştı kapıyı ve araladığında sanki karşısında maşuku varmış
gibi önce bakmaya çekindi. Ardından usulca yere diktiği bakışlarını kapıyı
çalan gence odakladı.
Gecenin
bir vakti tanımadığı bir Âlim’in kapısını çalmakla ve ona vereceğini
düşündüğü rahatsızlıkla, mahcup bir şekilde kendisini tanıttı.
Tahran’dan
geldiğini ve bulunduğu mahalledeki Hüseyniye ve Fatımiye’de sorumlu olduğunu
açıkladı. Titrek bir ses tonu ile verdiği rahatsızlığın amacını aşikâr eden
rüyayı anlatmaya başladı. Bir gece rüyasında Hz. Fatıma‘yı (a.s) gördüğünü ve
kendisinin Seyyit Murtaza’nın yanına gitmesini emrettiğini söyledi.
Seyyit
Murtaza uzun bir hasretin sona erişini yaşıyordu sanki. Büyük bir hasretle
kucakladı Tahran’dan gelen misafirini. Gözyaşları içerisinde titrek nefeslerin
çıkarmaya zorlandığı kelimeleri kurmaya çalışıyordu şimdi ikisi de.
Seyyit
Murtaza misafirine kendisini tanıttıktan sonra, misafirine bulunduğu mahallede
bir Ermeni bayanın yaşayıp yaşamadığını sordu.
Genç,
olanların farkına yeni varırmışçasına başını onayladı ve mahallesinde
bir Ermeni bayanın yaşadığını, hatta bu bayanın İmam Hüseyin aşığı
olduğunu, hatta geçenlerde eskimiş bir eşarba sardığı parayı kendisine getirip,
bu parayı İmam Hüseyin ihsanlarında kullanılmasını istediğini söyledi.
Seyyit
Murtaza gözyaşlarına hâkim olamadı ve kendi hikâyesini de anlatmaya
başladı. Bir gece kendisinin de rüya âleminde Hz. Fatıma’yı gördüğünü ve
Tahran’da bir mahallede yaşayan Ermeni bir bayanın kapı arkasında yere yığılıp
öldüğünü ve yanına gelecek olan genç ile O eve gidip o bayanın cenaze namazını
kıldırmasını emrettiğini söyledi.
Güneş yavaşça
gökyüzünü aydınlatırken yola çıktılar. Yol boyunca iki yabancı gibi
birbirleriyle hiç konuşmadılar. Zaman bir âlim ile bir genci yan yana getirmiş
özel bir davete götürür gibiydi sanki. Tahran’a vardıklarında sade bir evin
karşısında durdular. Her ikisi de heyecanlıydılar. Yavaşça hareket edip kapıyı
araladılar ve kapının arkasına yığılmış yaşlı bir bayanın cansız bedeniyle
karşılaştılar.
Zaman her
ne kadar acımasız da olsa, bazen taş kalpli insanlara bile ibret verecek
hale gelir. Zaman her ne kadar insanlara birçok şeyi unutturmaya çalışsa da
bazen bazı insanlara birçok şeyi hatırlatır.
Seyyit
Murtaza ile genç rüyalarında gördükleri şeyin
aynısını yaşamanın şaşkınlığıyla ağlarken, bir Ermeni bayanın İmam
Hüseyin’e olan aşkını gördüklerinde daha çok şaşırdılar.
Eskimiş
siyah çarşafıyla yere yığılmış cansız yatıyorken, sanki İmam Hüseyin ezadarlarını
tekrar görmüş gibi yine elini sinesi üzerine bırakmış ve yere yığılmışken
öylece can vermişti.