Allah‘ın
adıyla
Mezarlığa
gittiğimizde neden ağlarız? Çok sevdiğimiz birini kaybettiğimiz için mi? Yoksa
onun dünya hayatında nasıl bir konuma sahip olduğunu bilip de şimdi ne hale
geldiğini gördüğümüz için mi? Eğer bir ölü için ağlamışsak, bilmeliyiz ki
bizim de mezardakinden bir farkımız yoktur demektir. Çünkü biz mezarlıktaki
ölüye ağlarken o da bizim için ağlamaktadır.
Ama aramızda bir fark vardır. Mezarda bulunan kimse
bizim gibi şu an hayatta olmayı dilerken, biz hiç mi hiç onun yerinde olmayı
dilemiyoruz.
Bazen, insan ellerinde bulunanların değerini bilmez,
uzunca hayallere dalarak uzun vadeli bir yaşamı düşleyerek yaşamını sürdürür.
Aza kanat etmez, hiç ölmeyecekmiş gibi uzun uzadıya hayallerin planını yaparak
geçirir.
Uzun yaşamı boyunca büyük bir şevk ile nice
isteklerine ulaşır, nice hayallerini gerçekleştirir ama yine de bu dünyadan
gideceğini anladığında içinde tarif edilemez bir korku hüküm sürer. Ve ölüm
gelip çattığında ise ya haddini aşanlardan olur ya da geri kalmışlardan.
Oysa o hala yaşama sevinci içindedir. Bu korku da neyin
nesidir? Yıllarca bildiği ve gerçekliğine inandığı sözler eyleme dökülmüştür ve
anlamıştır geri dönüşün olmadığını. Oysa insan çoğu amelde eylemsizlik
etmiştir. Bu yüzdendir ki şimdi ölüm anında bildiği sözler gerçeğin ta
kendisidir.
İnsana en
acı veren sözler ise, şimdiye kadar bin bir zorluklarla elde ettiği tüm
güzellikleri bırak denilmesidir. İnsan aslında ölümden değil de elde
ettiklerinin elinden çıktığına üzülmektedir. İşte ölüm, tüm güzelliklerden
vazgeçme gerçeğidir.
Ölüm
sarhoşluğunda artık geriye dönüp neler yaptığını hesap ederek geçirmektedir.
Oysa şimdiye kadar insan hep ilerisini düşünmüştür, gerisin geriye dönüp de
bakmamıştır.
Nice
zengin dostları vardır insanın, nice değer verdiği sevdikleri. Her şeyini
adadığı ve yılmadan onların mutlu bir yaşam sürmesini amaçladığı
aileleri. Nice güzel elbiseleri vardır insanın, birazcık soldu mu yâ da eskidi
mi çöpe attığı kaliteli markaları. Son model arabaları vardır insanın canı
sıkıldığında ya da dostları ile olduğunda uzun bir seyahate çıkmasına yardımcı
olacak yardımcıları.
Hatırladıkları kadar
unuttukları da vardır insanın. Şimdiye kadar bilip de umursamadığı
kimsesizler, yetimler ve yoksullar. Dünya hayatı aldatmıştır insanı, bir
gün olsun çalmamıştır kapılarını bu kimselerin, kendi akrabalarının bile
kapısını çalmadığı bir insanın kendi evini bile hatırlamasını hoş karşılamak
gerekir.
Kendi
evini de tanımamaktadır insan. Bir gün olsun kendi evine uğramış mıdır insan?
Milyonlarca para harcadığı geniş ve güzel evlerinden bahsetmiyorum. Dar ve
kapısız bir evden, kendisinden başka kimsenin olmayacağı gibi ışığın bile
uğramadığı o evden bahsediyorum.
Her şeye
rağmen, tüm unuttuklarına rağmen ölüm insanı unutmuyor. Bir gün ansızın
kapısını çalıyor insanın ve gidelim diyor. Ve insan idrak ediyor.
İstese de istemese de hatta izin ver ailemle ve sevdiklerimle vedalaşayım dese
de insan, artık çok geçtir onun için.
Ve
ölüm…
İnsanın en
güzel dostudur ölüm. Çünkü hiçbir zaman yalan söylememiştir, hiçbir zaman insan
onu unutsa da o sevdiğini unutmamıştır. İnsanın ne olduğu nereden gelip nereye
gideceği de ilgilendirmez ölümü.
Uzun
hayallere kapılmazdır ölüm. Bir bahane bulmasına da gerek yoktur onun. O
şimdiye kadar bilinen en büyük gerçektir çünkü. İnsan ölümden nefret etse de,
ölüm insanı deli gibi sevmektedir. Doğumundan yaşamını sonlandırıncaya kadar
beklemektir ölüm insanı, insan her ne kadar inkâr etse de, ölüm insan ile
nikâhlı olduğunu inkâr etmemektedir.
Ve yaşam
sonlanmıştır. İnsan ile ölümün düğünü gerçekleşmektedir.
Beyaz bir
kefendir düğün elbisesi insanın. Oysa insan rengârenk elbiseler giymeye
alışmıştır. Her ne kadar insana acı da verse bu durum, artık yapacak bir şey
yoktur onun için. Ölüm, insan gibi acımasız da değildir. Tüm dostlarını davet
etmiştir düğünlerine insanın. Ölüm anlatır insana şimdi tüm gerçekleri.
Dünyadaki
düğününde çok sevinçliydi insan, ölümle olan düğününde ise nedense üzüntü
içindedir. Dünyadaki düğünde sevdiği dostları ile son model bir gelin
arabasıyla gitmişti düğün evine. Oysa şimdi yine aynı dostları ile
tahtadan ve sıradan olan bir tabut içinde gitmektedir zifaf evine. Dostları
sırasıyla omuzlarında taşır düğün arabasını insanın. İnsan ağladıkça, dostları
da ağlamaktadır onun için. Oysa insan dostları ile hep gülümsemiştir
hayata.
Ve zifaf
evine yaklaşmıştır insan. Düğün arabasından indirerek ve sıradan olan
damatlığı içinde elleri bağlanarak düğün evine bırakırlar dostları. Nasıl
da sıradan bir düğündür.
Ve teslim
ederler gelin misali insanı daimi kalacağı evine. Dünyadaki geniş eve hiç
mi hiç benzememektedir bu ev. Dostları da dünyadaki düğünü öncesi gibi
hazırlamamıştır bu evi. Ne bir ışık yanıyordur o evde ne de bir canlı vardır
kendisinden başka.
Düğün
evinin kapısını kapadıktan sonra, insan son kez yeni evinin penceresinden
ağlayarak bakmaktadır dostlarına. Her ne kadar dünyadaki düğünlerinde sabaha
kadar eğlenmişse dostları ile şimdi ayrılık vaktidir insan için.
Her ne kadar
gitmelerini istemese de sevdikleri yeni evinin önünde uzun uzadıya beklemez
insanı. Ve her biri yavaş yavaş terk ederler yeni evlerine bırakıp ta
insanı.
İnsan, ne
kadar da aciz olduğunu anlamaktadır. Beyaz bir kefen içinde dar mı dar bir eve
konulduğunda bir ışık arar kendine. Oysa artık çok geçtir insan için. Ve insana
kendisini tanıması için zaman verilmektedir.
Ve başlar
ölüm anlatmaya…
Hani sen
küçük bir çocuktun karanlıklardan korkardın ya ve şimdi büyüdün yine
korkmaktasın. Hani sen güçsüzdün güçlü kılındın ya ve şimdi yine güçsüz ve
acizsin. Hani nerede o beğenmeyip bir kenara attığın rızıkların, oysa şimdi bir
azık aramaktasın. Hani sen güzel mi güzel rengârenk elbiseler giymekteydin,
şimdi beyaz bir kefenle görülmektesin.
Nerede sevdiklerin,
nerede güvendiklerin, nerede uzun hayallere kapılarak sağlamlaştırdığın heva
heveslerin. Hiçbiri yoklar. Çünkü sen bir ömür gerçeklere perde çektin ve biz
şimdi gözündeki tüm perdeleri kaldırdık ve kesinkes görmekte ve
bilmektesin.
Hayat tüm güzellikleri
kazanma hırsıdır. Ölüm ise tüm güzelliklerden vazgeçme gerçeğidir…