Gözlerin kapatılıp uykuya dalmayı en
fazla arzuladığımız dönemlerden birindeyiz. Hiç bu kadar aciz kalmamıştık
sanırım kendi gerçekliğimize karşı. Seçimlerin arifesinde insanın tüm bedenini
saran, sarmalayan, yıkan, yok eden, sancılar yaratan, kasıp kavuran, ona
insanlığı dışında her şeyi hatırlatan naümitlik hali. İşte yaşadığımız şey
gerçekten bu. Tüm yolların çıkmaza vardığını, tüm kapıların yüzümüze
kapandığını, Allah’ın bizi unuttuğunu ve bize sırtını döndüğünü düşündüğümüz
bir dönemdeyiz. Vesteiinuu bissabri
vessalat…Ve namaz ve sabırla
yardım dilenin (Rabbinizden)…
Asır koca bir savaş açtı üzerimize.
Bizleri alt etmek üzere tüm atlılarını, tüm yayalarını, tüm silahlarını
seferber etti. Sonra bizleri kendi varlığımızdan şüphe etmeye sürükleyecek bir
yenilginin eşiğine sürükledi. Kendi aksimizden/resmimizden korkar, tiksinir ve
kaçar olduk öylece. Bir gölgeye âşık olmuş ve gölgenin peşinde sürüklenmiştik.
Asrın önümüze koyduğu her yeniliğe mal bulmuş mağribi misali sarılıp öylece
aşağılıyorduk kendimizi. Oysa bir kez olsun sormamıştık kendimize biz neydik ve
nereden geldik. Çünkü kolayı vardı… Atalarımız bizim yerimize sormuşlardı değil
mi? Bize söylenmesi gerekenleri söylemişlerdi oysa onlar. Oysa onlar bir
yerlerde bir şeyler için bedel ödemişlerdi değil mi? Türkler Çanakkale’de,
Anadolu’nun ucra bir yerinde, Kürtler Dersim’de ve Halepçe’de, Araplar
Filistin’de, Camp David’de ve daha birçok yerde, İranlılar Tebriz’de,
Meşhed’te, Loristan’da gereken bedeli ödemişlerdi. Bize düşen bu bedeli
ödeyenlerin yasları üzerine güzel bir seremoni düzenlemek, birkaç ağıtla onları
yâd etmek ve sloganik birkaç cümleyle onların yolunda olduğumuzu dile
getirmekti. Sonrası mı? Onu da gelin şöyle anlatayım…
Şam’ın eski mahallerinden birinde
yürüyorum. İki genç dost. Bir müddet aynı dil okulunda okumuştuk burada. Cemal
aslen Cezayirli ancak Fransa’da yaşıyor. Hammad ise aslen Pakistanlı ama
İngiltere’de yaşamakta. Bir müddet birlikte yürüyoruz. Bab al Tuma isimli bu
eski Hıristiyan mahallesinin tarihi dokusu büyülüyor gençleri. Adeta kendilerinden
geçiyorlar. Sonra koyu bir sohbet tutturuyoruz tarih ve şehirlerin karakterleri
hakkında. Cemal Müslüman olduğu gerçeğiyle yüzleşmiş bir genç. Ancak
Müslümanlığın hakikatiyle buluşamamış bir birey vardı karşımda bunu anlamıştım.
Derken bana burada gerçekten gezilip görülecek ve zaman geçirilecek birçok
yerin olduğunu söyledi. Saymaya başladı ve içerisine Hz. Zeynep ve Hz.
Rugayye’nın ziyaretgâhlarını da kattı. Hazin bir gülümseme aldı beni ve onu
kırmamak için yumuşak bir üslupla şöyle dedim ona. Cemal kardeş tarihte zulümle kıyamın, ahlakla ahlaksızlığın, aşkla
nefretin, insanlıkla hayvanlığın yüzleştiği yerler olan bu yerler senin ya da
benim bir iki saatlik turistik açgözlülüğümüzü doyuracak yerler değiller.
Burada insanın belleğinin ve aklının alamayacağı bir hüzün yatıyor. Burada
senin ya da benim idrak edemeyeceğimiz bir insanlık yatıyor. Burada senin ya da
benim yanına bile yaklaşamayacağımız bir aşk yatıyor. O yüzden tarihi kendi
nefis sofranın sömürü metaı olarak düşünme lütfen. Bu sözlerimden sonra
onların yanında ayrıldım ve yürümeye devam ettim. Derken aklıma gelenler tam da
bu anlattıklarımdı işte.
Kendi varlığımızın ve kendi
gerçekliğimizin tüm her şeyiyle yaşatıldığı şehitlikler, mezarlıklar,
ziyaretgâhlar ve daha aklınıza gelecek her özel, manevi mekân bugün bizlerin üç
beş saatlik turistlik zevklerinin, ağlama törenlerinin ve seremoni
çılgınlığının ana muhatabı olmaktadırlar. Acaba bizi kendi değerlerimize karşı
bu kadar duyarsızlaştıran, onlara bu kadar saldırgan kılan, onları değersiz
sloganlar haline getirmeyi bize öğütleyen şey de ne? İnsan gerçekten her şeyi
olması gereken yerden alıp da ona zulmetmek zorunda mıdır? Muallim Naci’nin şu
mısraları ne kadar da manidar: Ben ne
söyledim, sen ne anladın, ne garip hikâyedir bu…
İnsanın kendine ettiği zulümler tarihe
sırtını dönmekle sınırlı değildi oysa. Bu yüzden koca kar kütlesine sırtını
döndüğü ilk anda o büyük bir çığ olarak çıktı karşısına. İnsan insanlık evini
ve ebediyet sofrasını kendi tatlı uykusuna değişti de öylece değersizleşti ve
körleşti. Dünyaya Arap şairin şu mısralarıyla seslenir gibiydi insanoğlu: Ehubbuke ve ehubbu ellezi yehubbuke… Seviyorum
seni ve seviyorum seni seveni de…
Makyavel’in siyasetnamesi niteliğinde
ortaya atıp, büyük teveccüh kazanan kitabı Prens’in
yazılmasının üzerinden yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen insan kendi rızası
üzere bir toplum yaratma salahiyyetini kazanamamış olacak ki, halen Makyavel’in
sözü geçmekte. Her şey can mezbahasında birkaç dirhem değeri olmayan, beyni
sadece ötekine ihtiras, nefret ve kin üreten, insanlıktan çok hayvanlıkla
ilgilenen, yerin üstünden çok altına tamah eden insanların yerleri tarih değil
olsa olsa çöplük olur. Ancak insan öyle mi yaptı. Her zaman bu beyinleri
yüceltti. Ebu Leheb’ler, Muaviye’ler, Makyavel’ler tarih sahnesinde insan
beyninin ışıkları oldular. İnsanlar onlara tamah ettiler. Böylece bir yol
ayrımında buldular kendilerini. Goethe’nin Faust’unda Mefisto ile Faust
arasındaki o ilginç diyalog insanın Makyavelleşmeyle, insan kalma arasındaki
seçimi yapmak üzere geldiği yol ayrımı en güzel tasvir eden örneklerdendir.
Yine aynı eserde Faust’un âşık olduğu Beatrice ise insanın bu dünyada yaptığı
her eylemi güzel sebeplere bağlayarak yaptığının en güzel şekillerinden
biridir.
Ancak insan tüm çaba ve gayretlerine rağmen
Makyavelleşmeyi seçmek zorunda hissetmiştir kendini. Çünkü insan zayıftır. Ümit
etmeyi sever ancak direnmeyi bilmez. Doğa karşısında güçsüzdür. Bu yüzden
fıtratına uygun yaşarsa doğaya galip gelemeyeceğini öğütler şeytan ona. İnsan
da böylece ölülerin yolunu seçer, Makyavelleşir. Söz şairlerden açılmışken,
belki ünlü Baudelaire’in şu mısrası bize öğüt verecektir: Voilâ mon Amour! Les morts qui se nous gouvernent!… İşte böyle
Sevgilim! Ölülerdir bizi yönetenler!
İnsanın dünyaya duyduğu bu aşk kendinin
Halifetullah olduğu gerçeğini unutturdu ona. Ancak bu aşkla öylesine sarhoş
olmuştu ki, asla gerçekliği hatırlayacak akli sıhhate ulaşamadı. Kendi
varlığını sattıkça acıdan yandı ve bu aşk onu hayvanlık yolunda daha bir
olgunlaştırdı. Aşk kapısını çalmak güzeldi ama insan aşk bilmez bir otakta aşk
aramaya koyulmuştu… Şu eski farsça şiirdeki öğütleri dinleseydi keşke:
Yad-e man başed
ki emruz hetayi nekonim
Ger ki der hiş
şikestim sidayi nekonim
Per-i pervane
şikesten huner-i insan nist
Ger şikestim ze
ğaflet, men û mayi ne konim
Yad-e men
başedeger şah-e goli ra çinedim
Vegt-e perper
şodeneş saz û nevayi nekonim
Yademan başed
eger hater-e man tenha maned
Teleb-e eşg ze
her bî ser û payi nekonim
Hata yapmayalım bundan sonra bir daha,
Olur da sıkılırsa ruhumuz, şikayet
etmeyelim.
Meşrebinden değil insanın koparmak
kanatlarını kelebeğin,
Olur da yaparsak şuursuzca bu işi,
fütursuzca iftihar etmeyelim.
Gülü dalından koparırsak bir gün eğer,
Can verdiği vakit, öylece âleme ilan
etmeyelim.
Aşktan kopup da bir gün tenha kalırsak
eğer
Aşk bilmez gönülden aşk talep
etmeyelim.
Ancak insan dinlemeyi sevmez fıtraten.
Acelecidir çünkü… Aceleden yaratılmıştır ne de olsa… Böylece insanoğlunun
şarkısı hep aynı şarkı olarak kalır. Yüzlerce toplum ve ümmet gelir geçer yeryüzünden
ancak o yine aynı şarkıyı dinler insandan… Gözü bağlı insanın şarkısı… Galiba
bu biraz da körlerin filleri anlatmasına benziyor… Vesselam…
Karanlık odadaki Fil'in tarifi bu olsa gerek değil mi?
Kimi Fil'in hortumunu tuttu; Fil bir oluktur dedi.
Kimi Fil'in bacağını tuttu; Fil bir sütundur dedi.
Kimi de Fil'in kulağını kavradı; Fil büyük bir yelpazedir dedi.
Lakin Ey Aziz Dost! Eğer ellerinde en azından bir mum olaydı bu Adem-i zadların, sözlerinde aykırılık olmazdı.
Allah bizleri Hidayet Nurundan, Mumundan, Işığından ayırmasın...
#FFFFFF">
Ali GÜVEN
29-03-2011, 12:55:57
#FFFFFF">
Değerli yazar ufuk açıcı yazın için Allah razı olsun.
#FFFFFF">
alihasan
31-03-2011, 15:24:35
#FFFFFF">
Ağacan ağzına diline sağlık yine harika bir yazı okuma keyfine ulaştım. Aynı, her meyveden olan ;ama görev itibariyle insanın yararına olan meyvelerin bir arada eşsiz güzellikle duruşuna benzemiş; yemeğe hazır bir şekilde. tabi önüne konulan bu meyveyi yeme yeteneğine sahip olmak gerek ki bu yetenek çok insanda var. allah ilmini artirsın ağacan.
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.