Bu şehir puslu, yarı kapalı cezaevi… Soluk almak çoğu kez işkence, güneş bile küsmüş parlamıyor. Yıldızlar, onları gören var mı?
Yalnızlık en şefkatli sırdaşım.. Geceler karanlığına gözyaşlarımı da bürünerek hüzün bulutları yükleniyorlar. Sabaha bu şehirde hava iyice puslu olacak, gözlerimde hasret bulutları...
Uyumak istiyorum, gözlerim sımsıkı. İçimden yüzlere, binlere kadar sayıyorum, uyku yanaşmıyor. Böyle anlarda aniden doğrulup yatağımdan, hıçkıra hıçkıra çığlıklar yağdırmak istiyorum dört bir yanıma. Gözyaşı olmadan da ağlayabiliyormuş insan, bunu en çok böyle anlarda anlayabiliyorum.
Ve sen geliyorsun geceme...
Anne! İlmek ilmek dokuduğun çilekeş dualar bedenimi ısıtıyorken, sensizlik buz gibi iliklerime işliyor...Bu şehir sen kokmuyor anne, denizi mavi değil, çimleri yeşil değil, ekmeğinde besmele yok,
anne seni çok özledim.. Üşüyorum anne, ellerim, ayaklarım, gözlerim ve saçlarım.. şefkatli dokunuşlarına hasret üşüyorum anne... Kimse senin gibi bakmıyor gözlerime, kimse dokunmadı saçlarıma, kimse sarılmadı kuzuna, anne ben çok…
Bu kaçıncı mektup bilmiyordu adresine teslim edilmemiş kaçıncı gözyaşıydı… Ayağa kalktı elinde kalem öylece duraksadı, bunu ona yapamam, hakkım yok dedi.
Gözyaşlarıyla yıkadığı mektubu avuçları arasında sakladı. Sımsıkı bırakmak istemiyormuşçasına.. Kenetlenmiş bir yumruk olmuştu elleri açmaya anne yüreği gerekti...
Bu ülkeye ilk geldiği günü anımsadı.. Havaalanında uğurlanan minik bedenini gördü. Nasılda ürkekti, babasının bakışlarının gölgesi altında nasıl terlediğini… Sakladığı korkusu geldi gözlerinin önüne...
Omuzlarına bırakılan yükün ağırlığının farkına o an varmıştı. İlk kez orada sendelemişti. 18 yıllık ömründe ilk kez hasreti tadıyordu. Ardından sallanan ellerin buruk acısıyla yol alıyordu.
Ben daha büyümedim anne bırakma beni diye haykırmak istercesine bakıyordu. Yaralı bir ceylan misali annesinden şefkat umuyordu... Uçak beni alma annemsiz bırakma…
Aylarca bunu düşünmüştü. Geceleri rüyalarında sorgulamıştı. Ne yaptım ben, neden ülkemden annemden ayrılmak zorunda bırakıldım suçum nedir? Neden ben?
Gözyaşları içinde uyandığı her şafak vaktine bin ah yükleyerek sabaha gün aydın değil diyordu, günüm gecem ahvalim karanlık yalnızlık…
Okulda bir siluet gibi dolaşırken, ismini bile anmaktan tiksinirmişçesine baktığı insanlarla aynı sıraları paylaşmak…
Kâbus renkli düşüncelerinden bir ses ile irkildi. Zakra zakra ...
Omzuna değen eli ürpertiyle iterken zakra değil Zehraaa diye haykırdı!.
Bütün sınıf gülüşürken etrafına bakınıyordu. Yüzlerde nuru Muhammediyeyi görmek istercesine ağlamaklı bir ses ile hiç Müslüman yok mu? dedi.
Neden sonra kendine geldi sınıfta kimsecikler kalmamıştı. Artık dayanacak takatim yok, elini başına götürürken elleri titriyordu. Her şey senin yüzünden bir bez parçasısın oysaki.
Nedir bu halim vebalı gibiyim ülkemden, annemden ayrıldım hala peşimi bırakmadın daha ne istiyorsun?
Gözyaşları ellerine dur dermişçesine çağlıyordu. Hıçkırıkları arşı alaya yükselirken, neden bu kadar zor her şey, ben miyim yer yüzünde tek kulun, neden bu kadar yükleniyorsun bana?.
Kalp atışları hızlandı. Yer gök karardı..mahşeri kalabalıkta yalnızlığın soğuk yüzüyle karşılaştı..kuşlar sustu.. alem sustu ..
Babası geldi gözlerinin önüne ve sözleri uğuldadı kulaklarından tüm azalarına..
Kızım! Ne zaman zora düşsen adının sahibini düşün, düşünki o bu din için ne zorluklara katlandı. Düşün ki o senin için, başındaki örtün için ne zulümlere elhamdülillah dedi. Sakın ola başındaki örtünü, davanı küçümsemeyesin sen ve örtün! Zehrasısınız dinin,yani Muhammed’in yani Ali’nin bayrağısınız, sen hicabınla şereflisin, Sen nur-u Muhummadiyesin sen Zehra’nın azizisin.
Sakın ola yılmayasın. Buradan gidiyor olman dönmeyeceğin davandan vazgeçeceğin anlamına gelmez.
Her giden kırık kalp hicreti yaşıyordur. Döndüğünde Zehralar ağlamayacak, döndüğünde zulümle yeşermeyecek fidanlar, gözyaşlarınız zalimin zulmü için değil, mazlumun alınan hakkı için olan sevinç hamd gözyaşları olacak.
Sen azizsin, sen Zehrasın…
Ellerinden utandı... örtüsünden utandı… rabbinden utandı..
Adımlarını sürüklerken gökyüzünde parlayan güneşi gördü. Güneş tebessüm ederken minik kalbe, papatyalar yollarına serildi. Nazarını benden esirgeme ey azizi Zehra dercesine alem serildi... gözyaşları beheştin kokusunu taşıyordu tuzlu değildi artık, dudaklarına değerken bir sena ile birleşti rabbe doğru dirildi..
Zehra sen azizsin! Beni de kendin gibi aziz eyle...