İlahi to hazıri çe
cuyem ve to nazıri çe guyem
İlahi
sen (hep) hazırsın ne umayım (ben)
ve sen
(hep) nazırsın ne diyeyim (ben)
(A.
Hasanzade Amuli- İlahiname)
Karşıkonulmaz
bir düşmanla karşı karşıyayız bugün. Tüm mukaddeslerimize, tüm mahremimize dil
uzatan bir acımasız düşman. Ağzından alevler taşan bir ejderha timsali doğru,
yanlış, yalan, hakikat demeden önüne geleni yutuyor bugün. Tarih bu canavarın
ağız salyalarından yazılıp da koyuldu önümüze çok kereleri. Bu canavardı çoğu
zaman elimizde avucumuzda ne varsa alıp götüren. Birçok kumandan bu canavarın
adıyla feth etti kutsal mekanları ve birçok firavun bunun adıyla saldırdı
Musa’lara. Bu canavar belirledi tarih denilen yalanın kurallarını.
***
Keskin
kılıçları yoktur her kumandanın. Her ifrit karşısındakini büyülemez öylece.
Horatius ne güzel de demişti oysa. Ne gülüyorsun bu anlattığım senin hikayen.
Şimdi bu satırları okurken sen de kendi gerçekliğinle yüzleşmek için kısacık da
olsa durdur zamanını. Evet doğru duydun zaman yoktur oysa. Hepsini sen büyüttün
beyninde. Her şey kafanda seni küçülttükçe büyüdü. Şöyle bir kaç dakika bu
satırları okurken kendi dünyanda büyüttüğün zamana dur de ve dinle bu
satırların yazarını. Unutma insan var olmak istediğinde vardır. Kendini
tanımaya karar verdiğinde insandır.
***
Karşı
konulmaz bir düşmanlayız bugün. Çarşıda pazarda yolda bahçede onun
tecavüzlerine karşı koymaya çalışıyoruz. İki yol var önümüzde. Biri kendimize
ve biri düşmanımıza çıkmakta. Peki sana insanlığı bahşedene verdiğin söz
ne olacak? Ey insan seni Rabbine karşı böbürlendiren de ne?
Hayatın
saçmalığından dem vuranları izledik on yıllarca. Kimileri kötümserlik
sayfaları açtı önümüzde, kimileriyse umursamazlık. Ancak hepsi tek
bir şeye hizmet etti öylece. Kiekegard’ın umutsuzluk risalesi nasıl da sert bir
yanıttı onlar için. Çünkü hepsi tek bir şeye hizmet etti istemeyerek
olsa da. Düşün dostum! Bir savaşın ortasındasın. Gözlerini kör ebe oynayan
çocukların yaptığı gibi kapatmışlar. Sana düşmana saldırman için bir silah
verdiler. Böylece yaklaşanı vurma emrini verdiler çok kereleri sana. Çok
sonraları senden onlarca çıktı ortaya. Bir şeye inanan, eli silahlı ama gözleri
bağlı onlarca mücahit. Sonra ne mi oldu? Sonra sana vur emri verdiler ve sizler
umursamazca öldürdünüz birbirinizi. Oysa karşıdan gelenlerin de gözleri
bağlıydı ve ellerine silah verilmişti sizler gibi. Ey insanoğlu hiç idrak
etmez misin?
Düşün
dostum! Birgün gözlerini açtın hasbelkader ve şöyle bir gezinmeye çıkınca her
şeyin ne kadar da saçma olduğunu anladın. Herkesin gözünün bağlı olduğu
bir savaşta yenen ya da yenilenin bir anlamı olmadığını öğrendin.
Derken arkadaşlarının da bunu bilmesini isteyince onlar sana nasıl davrandılar?
Bu bir deli dediler. Ya da düşman onu büyüledi. Onlar Muhammed bir delidir
ya da o ancak büyülenmiştir dediler.
Şimdi
düşün dostum! Bu savaş ne kadar adil. Ya da bugün yaşadığın şeyler ne kadar
düşmanın suçu? Sor bakalım kendine biz neden bağladık gözlerimizi. Yani biz
neden idraklerimizi yitirdik?
***
III. Selim
Osmanlı saraylarını Osmanlı mimarisi zirvedeyken Gotik
mimariyle süslediğinde, bugün bizim evlerimize saldıran bu melun canavar, ilk
defa güzel bir kızmışcasına göründü gözlerine insanlarımızın. Bu işte
böyle bir savaş. O hahamlar ve papazlar yanlarında olanı gizlememiş
olsalardı... Önce gözlerini bağladı insanlığın düşman. İdrakı bağlanmış
insanın bir koyundan farkı nedir acaba? Ortega y Gasset’nin şu sorusu ne kadar
da anlamsız: Anlamıyorum insanları hep zalimi eleştirirler ve yine de
zalimin peşinden giderler. Bu anlayamayacak bir şey değildi. Kendi
fıtratına yabancı olan insanın devrimi yine bir başka firavunu zirveye çıkarır.
Musa’sı olmayan İsrail ancak Samirra’nın devesini ilah edinir. Bu insanlığın
benlik savaşının sonucudur. İnsan kendi varlığına yabancılaştığı ve kendi özünü
yitirdiği gün ne ibadethaneler eski ibadethanelerdir ne de meyhaneler eski
meyhaneler. Çünkü ibadethanedekinin de gözü bağlıdır, meyhanedekinin de. İşte
bu yüzden büyük arif şöyle demiştir: men ez medrese u mescit bizar şodem...:
ben medreseden de mescitten de sıkıldım.. İşte bu iki güruhun tek farkları
saflarını farklı seçmeleri. Oysa ikisi de hanif din üzere dünyaya gelmişti.
Neydi onları bu kadar benzerliğe rağmen farklı gettolarda hapis eden şey. Tabii
ki aileleri ve yaşadıkları toplumlar.
***
Şimdi bir
daha düşün dostum! Müslüman bir ailede doğmasaydın, mesela Afrika’da bir kabile
hayatı sürseydin. Yine aynı naraları atar mıydın? O zaman seni sen eden şey
nedir? Ey insanlar eğer Allah’a inanıyorsanız hiç olmazsa izzetlice ölün.
İşte seni çağıran gerçeklik budur. Bugün insanları bir arada tutacak şey, bu
zincir fıtrata dönme ve insan olmayı tanıma isteğidir. Önümüzdeki canavar
insana sadece kendini unutturuyor. Böylece insan da kendi fıtratına
yabancılaşarak bunca zulme ve bunca insanlıkdışı harekete rağmen mevcut düzene
sessiz kalıyor hatta onun için gözleri kapalı can veriyorlar.
***
Şimdi
biraz da en başa dönelim. Cümle kaleler yıkılmış hayatımızda, bir simasız
yüzler diyarı olmuş dünya. Ahlaka muhtaç insanlık. En kadim hakikate susuz
dünya. Bir seni “Yaradan” var bir de yaratmaya çalışan. Çizdiğin bir resim
değil, senin gerçek yüzün. Bir savaş var iki kutuplu. İki düşmandan bir nefsin
diğeri “ben”liğin. Karşı durduğun hep kendin. Senin parçaların ve sen. Peki,
seni yeniden yaratmaya çalışana karşı savaşın ne olacak? Tanrıları yücelten
insan. Peki, insanı yücelten?
Platon yeni bir devir
insan için. Hayâsız ve hesapsız insanın babası. Homeros ise
hayâsızlığı meşrulaştıran adam. Homeros’u yaratan Platon. Homeros
tanrıları yaratır, Homeros’u ise Platon. Homeros’un
tanrıları hayâsızlığa kucak açan tanrılar. Yunan bir hayâsızlığın evladı.
Avrupa ise Yunan’ın torunu. Erdem onun için edep. Peki, kullandığı edep
nedir? Sen
ya da ben! Erdemin bir kalıbı yok. Ama asıl anlamı güç. Vertus!
Koca bir yalan. Ne erdem gerçek, ne Homeros ne de Yunan. Gerçek olan bir şey
var o da murdar bir vasiyetin insanlığı çepeçevre sardığı. Hiçbir şey yok ama
şair der ki; “Privatio presupponit habitum” -Yokluk gerçeği doğurur.-
Gerçek ama hangisi?
***
İşte
dostum! Şu kısa zamanda gözlerini açmak için az zaman kaldığını gördün.
Düşmanın her değeri kendi yolunda harcamaya alışık eli kanlı bir canavar.
Sen... Ey varlığını Allah’a borçlu olan yüce varlık. Şimdi gözlerini açmak için
az zaman kaldı. Eğer büyük günün özlemi sineni ufacık da olsa yakıyorsa, bugün
tevhit bayrağını açmanın tam vaktidir... Vesselam...
Hüseyin
Beheştî
huseyin.behesti@yahoo.fr