Bismillah,
Günümüzde
insan hakları, demokrasi, özgürlük gibi ilk bakışta kulağa hoş gelen bir
takım kavramların sözde savunuculuğunu ve öncülüğünü yaptıklarını iddia
eden ABD ve Batı’nın coğrafyamızdaki diktatörlere olan muhabbetleri
dillere destandır. Bu diktatörler bilindiği üzere Batı sisteminin desteğiyle
Ortadoğu halklarının tepesine çöken, ülkelerinin üzerine kabus gibi oturan kimi
otuz, kimi kırk yıllık ABD’li, Batılı sahiplerine bağlı meşhur sadık
diktatörlerdir. Aslında en büyük çelişkide burada kendini göstermektedir. İnsan
şu soruyu sormadan edemiyor: "Batı her fırsatta demokrasiyi, insan
haklarını, özgürlüğü savunmuyor nasıl olur da diktatörlük ve özgürlük
yönetimleri bir biri ile uyumlu hale gelerek bu diktatörler Batı'nın ve ABD’nin
adamları oluyorlar?"
ABD’nin
ve Batı’nın Ortadoğu‘da bugün iktidarda hüküm süren krallarla, şeyhlerle bütün
diktatörlerle bir şekilde bağlantısı, ilişkisi olduğu bilinmektedir. Bu ilişki
o kadar ileri düzeydedir ki bu sömürge yönetimlerinin kadroları neredeyse
tamamen işbaşında ve ülkeleri idare etmektedirler. Buna en canlı
örnek yakın zamana kadar Mübarek’in ABD ‘ye yaptıkları hizmetleri baba oğluna
yapmazdı.Tunus kralı Bin Ali de batılıların ajanı pozisyonunda onlara hizmet
ediyordu. Hakeza, Suud kralının ABD’ye, İngiltere’ye olan muhabbeti,
hizmetleri gözler önündedir.Fransa’nın Cezayirdeki sömürgeci etkisi büyük
hızıyla devam etmektedir.
Yine
sözde her ağzını açtığında eperyalizme karşı olduğunu iddia eden meşhur katil
Kaddafi’nin İtalya’ya ve İngiltere’ye olan lütufleri meşhurdur. Şu anda Libya’da devam eden halk kıyamını
bastırmak için halka karşı kullanmak amacı ile kiralık katilleri de
İngiltere ve İsrail’den getirdiğini belirtmekte fayda var. Bu diktatör
yönetimleri, Yemen, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreny ve diğerleri
gibi örneklerle çoğaltmak mümkündür. Görüldüğü üzere Ortadoğu başta olmak üzere
İslam coğrafyası ABD ve Batılı müstekbir güçler tarafından desteklenen diktatör,
despot yönetimler tarafından bir ahtapot misali Müslüman halkları çepeçevre
kuşatmış vaziyettedir.
Sözde
beşeri değerleri savunan, Batı’nın ve ABD’nin ahlaki açıdan büyük bir sorunu
olan bu vaziyet onların ikiyüzlü siyasetlerinin en açık ifadesidir. Arap
dünyasına şöyle bir baktığımızda, ABD ve Batı ile işbirliği içinde olan ve
onlara sırtlarını dayamış yöneticilerin sözde demokrasilerle onlarca yıldır
iktidarlarını sürdürmekte oldukları gerçeğini görmekteyiz. “Al gülüm, ver
gülüm” mantığıyla Batı’nın ikiyüzlü müsamahası kapsamında iktidarlarını
sürdürmekte olan bu Arap yöneticiler, yıllarca batının en üstün kavramları olan
hukukun üstünlüğü, insan hakları ve demokratik haklar gibi birçok kavramı yok
sayarak halkı yönetmişler ve ABD ve Batı bunun farkında olmasına rağmen bu konuda
ses çıkarmayarak rejimlerinin devam
etmesini sağlamışlardır.
ABD
ve Batı’lı ülkelerin tamamı siyasetlerini kendi çıkarlarına dünya görüşlerine
göre belirleyip takip ettikleri stratejilere göre kendi dışındaki ülkelerle
ilişkilerini düzenlemektedirler. Diğer ülkelerin petrol, doğalgaz
gibi yer altı ve yer üstü doğal zenginlikleri, milyarlarca dolarlık
varlıklarına olan ilgileri özgürlük , insan hakları gibi bütün beşeri değerlerin
üzerindedir. Bununla beraber aynı zamanda stratejik hedefleri bölgelerin
denetimi ve dünya sistemindeki hegemonyalarının sürdürülmesi de, bu
tutumlarının temelini teşkil etmektedir.
ABD
ve Batılı emperyalistler şunu çok iyi bilmektedirler ki halkın değerleri ile
savaş halinde olan ve halka ait bütün maddi kaynakları kendi çıkarları uğruna
Batılı ağa babalarına peşkeş çeken bu diktatörlerin alternatifi,
halkın kendi kaderlerini belirleyen ve kendilerinden olan yönetimler ve yöneticiler
olduğunu çok iyi bilmektedirler.Ama bu emperyalist şebekeler şunu da çok iyi
bilmektedirler ki eğer halk kendi geleceğine yön vereceği yöneticileri
seçecek olursa o zaman da bu küresel emperyalist güçlerin
faydalanacakları,sömürecekleri maddi kaynaklar oldukça azalacaktır. Bir
diktatörü ikna ederek elde edecekleri çıkarlar bu durumda tehlikeye düşecektir.
Buna en canlı örnek olarak namübarek rejimini verebiliriz. ABD bu rejime yılda
3 milyar dolar vererek ülkenin bütün kaynaklarını sömürüyor aynı zamanda
kendine sadık bir köle rejimi satın alırken ülkede 40 milyon insan açlıkla baş
etmek durumunda kalıyordu. Bu diktatörlerin iktidarları sona erdiğinde
ise çöp kutusuna atarken kendi ülkelerine sığınmalarına bile müsaade
etmemektedirler.
Ortadoğudaki
mevcut diktatör rejimler, ABD ve Batı’nın her zaman can simidi olmuştur. ABD ve
onun müttefikleri 11 Eylül bahanesi ile halk yanlısı oldukları yalanları
ile bölgeye ikame ettikleri diktatörleri sayesinde Irak ve Afganistan’a
çıkarma yapıp bir milyon insanı katlederek o ülkelerinin doğal kaynaklarının
üzerine oturdu ve Fars Körfezi’ndeki askeri varlığını meşrulaştırmaya
çalıştılar. Yine Amerika yönetimi Kuveyt işgalini bahane ederek bölgedeki gayri meşru çıkarlarını doğrudan askeri
varlığı ile korumak için Fars Körfezi bölgesine en büyük askeri çıkarmasını
yapmıştı.
Dünyanın
neresinde diktatörlük, zorba ve halk karşıtı bir rejim varsa o rejimin ABD
ve müttefiklerince desteklendiğini görmekteyiz. ABD ,dünyada işlenen bütün katliam
ve savaşların en büyük sorumlusudur. Bilindiği üzere Saddam rejiminin İran’a
dayattığı 8 yıllık savaş, Amerika’nın askeri ve siyasi ve despot Arap
rejimlerin mali desteği ile Batılı güçlerin Ortadoğu stratejisi çerçevesinde
gerçekleşmişti.
Amerika
ve Batılı devletler Arap dünyasındaki anti demokratik, diktatör, despot
rejimlere mali, siyasi ve askeri destek vererek bu ülkeleri kendi çıkarları
doğrultusunda ve Ortadoğu politikaları çerçevesinde koruyabileceğini
düşünmekteydiler. Bu sebeple, despot Arap liderlerle Amerika
ilişkilerinde halkın rolü her zaman göz ardı edilerek halklar daima
aşağılanmışlardır. Diktatör Arap liderleri
de Amerika ve diğer Batı’lı devletlerin himayelerine güvenerek ve iktidarlarını kendi çocuklarına devrederek
hakimiyetlerini sürdürecekleri düşünüyorlardı.
Amerika
ve Batılı müttefikleri de benzer yanlış hesaplarla Arap diktatörlerin
konumlarının güçlü olduğunu zannederek bu devranın hep böyle devam edeceğini
hesaplıyorlardı. Ancak Ortadoğu bölgesinde yaşanan hızlı gelişmeler ve bölge
halkının despot liderlerine karşı kıyam ederek ayaklanmaları ile beraber
Ortadoğu'nun geleceği, yaklaşık yüz yıl sonra ilk defa kendi halklarının
iradesi doğrultusunda şekillenme eğilimine girmiş bulunmaktadır. Bu despot
rejimler yıllarca halkların İslami değerleri ile savaş halinde olup onları
devamlı aşağılamışlardı. Neticede, Ortadoğu halkları İslami birer toplum olması
sebebi ile toplumun yönetim şeklinde belirleyici olacak olan değerlerin başında
İslami değerler gelecektir. Bu sebepten dolayı yeni oluşacak Ortadoğu İslami
karakterler taşıyacaktır.
Bu
halkların kıyamlarına gafil yakalanan ve yeni oluşacak bu olumsuz durumun
farkına varan ABD ve Batı’lı güçlerin İslami uyanış ruhunu bünyesinde
barındıran bu gelişmeler karşısında bölge halklarının kıyamlarını desteklediği
imajını yaratarak duruma müdahale etmeye çalışmaktadırlar. Sanki yıllardan beri
bu alçak diktatörleri bu halkın başına getiren ve onlara musallat ederek
destekleyen kendileri değildi! Bu cihetten, Arap devrimlerinin kontrolleri
dışında gelişmesinden büyük bir kaygı duyan Amerikan ve İsrail istihbarat
servislerinin Arap ülkelerindeki halk devrimlerine nüfuz etmeyi öncelikli hedef
olarak belirleyerek bu halk devrimleri çalmaya yönelik çalışmalarına hız
vermişlerdir.
Ama
artık ABD ve Batı için durum eskisi gibi olmaktan çok uzaktır. Bu kıyamlar
neticesinde yeni oluşan toplumsal hareketleri anlamazdan gelerek, yok
sayarak, hâlâ ABD’nin ve Batı'nın eski gerekçeleriyle kendilerine
bağımlı militarist ya da benzeri otoriter rejimleri sürdürmeye yönelik
arayışlarının bu günden sonra hiçbir anlamı kalmamıştır. Başta Amerika olmak
üzere tüm emperyalist, müstekbir güçlerin ülkeler ve halkların sosyal, siyasal,
kültürel ve ekonomik hayatındaki müdahaleleri ve dayatmaları halkların gına
getirmelerine ve çare peşinde koşmalarına yol açmıştır. Bugün Ortadoğu
bölgesinde ve İslam dünyasındaki halklar uyanmıştır ve güç sahiplerinin sulta
döneminin kapanma vakti gelip çatmıştır. Arap dünyasında Tunus`ta başlayan
devrim rüzgarı, hiç gitmeyeceği sanılan liderleri, rejimleri kartondan yapılan
evler gibi yıkıp geçmiştir.
Arap
halklarıyla liderleri arasındaki ilişki görünen o ki eskisi gibi olmayacaktır. Bu
ayaklanmalar bir gerçeği daha gözler önüne sermiş bulunmaktadır ki, Batı’nın
Arap dünyasıyla ilgili varsayımları, hesapları artık boşa çıkmış görünmektedir.
Tunus‘tan sonra Mısır’da baş gösteren ayaklanmalar 30 yıllık firavun Namübarek
diktasına koltuğunu bıraktırdı. Şimdi de kırk yıldır Libya’da koltuğu kimselere
bırakmayan çöl tilkisi Kaddafi’nin çok kan dökse de devrilmesi an meselesidir.
İslam coğrafyasındaki kıyam rüzgarı daha dinmemiş olup İslami uyanışın artması
ile beraber Suudi Arabistan’da,
Kuveyt’de ,Cezayir’de, Ürdün’de, Yemen’de, Bahreyn’de ve Fas’ta on yıllardır
despotluk yapan, milletine kan kusturan, en temel insani özgürlükleri
kısıtlayan bu diktatör , zalim yöneticilere koltuklarını terk ettirene, İslam
beldelerine adil ve Müslüman yöneticilerini yerleştirene dek bu mücadele ve
kıyamlar devam edecektir.