''İslami Uyanış, Dünyanın Geleceğini Şekillendirecektir"
08/03/2011 - 17:44
HÜSEYİN CAHİT
Bismillah
Yazımızın başlığı Rehber Seyyid ALİ
HAMANEİ’nin bir konuşmasından alınmıştır.
Ortadoğu‘da yaşanan hadiselere insani
pencereden bakıldığında elem verici olduğu gerçeği yadsınmaz ise de hadiselerin
kökünde hayır ve bereket yatmaktadır.Gelecek adına ümit verici şualar
yansımakta.Asrın tağuti ve firavuni güçlerinin her defasında yenilmeye
mahkum oldukları bu asırda da görülmekte. Nemrutların,firavunların, Ebu
Cehillerin, Şahların yıkıldığını mazi nasıl yaşadıysa istikbalde de bu yıkımlar
görülecek ve yaşanacak. Konuları ekonomik temellere ya da yaşam özgürlükleri
şeklinde yorumlayan veya öyle göstermeye çalışan güçler aslında meselenin
aslını dünya milletlerinden saklamaya çalışıyorlar. Dünyanın yer altı ve üstü
kaynaklarının tüm dünyaya yetecek, hatta bu nüfusun onlarca katına
yetecek düzeyde olduğunu gayet iyi bilen güçler halk ayaklanmalarının daha
doğrusu kıyamlarının hedeflerini şaşırtma planlarını yapıyorlar. İnsanlığa adalet ,
barış ve yaşama hazzını sunan İslam, Yüce Yaratıcının en mükkemmel nizamıdır.
İlahi Hüccetlerin (Allahın selamı hepsine olsun) gaye ve hedefi tevhiddir.
Zulüm ve adaletsizliğin yok edilmesidir.Tüm Hüccetler bu hedefe yönelmiş ve
insanlığı uyarmışlardır.
Allah (cc) ilk uyanışı çağımızda İslam inkılabı ile dünyamıza
sunmuştur. Mübarek İnkılab ile birlikte dünyamızda yoksul, ezilen halk
yığınları harakete geçmiştir. Elbette İslami kimliği olan bu kutsal uyanış ile
birlikte İslam milletleri de kıpırdanmaya başlamıştır. İnkılabın ilk
yıllarından bir döneme kadar, tağut, İslam boyası sürerek İslam milletlerini
ılımlı İslam aldatmacası ile uyutmuşsa da artık uynış başlamıştır. Mısır,
Libya, Tunus, Fas, Cezayir, Bahreyn gibi İslam ülkelerindeki kıyamlara İslami uyanışlar
şeklinde bakmaktan başka yol yoktur. Ekonomi veya diğer nedenler kıyamın
argümanlarından olsa dahi esas mesele zalim tağuti güçlere karşı kutsal
uyanışın habercisidir.
İslamı uyanışların modeli kesinlikle İslami İnkılabdır. Beşeriyetin
dayanaksız uydurma ve huzur getirmeyecek modelleri asla dünya milletlerine hele
hele İslami milletlerin modeli olamaz. İslami uyanışların sonucu olarak dünya
yeni yörüngesine oturacaktır. Bu yörünge adalet, barış, huzur, refah ekseninde
olacaktır.Yeni dünya modeli Yaratıcının murat ettiği İslam olacaktır.Bu
hedef zor ve acılı da olsa sonuç İlahi vaadin istediği biçimde tahakkuk
edecektir.
Ancak, uyanışın şimdiki kaptanının önderliği çok önemli bir mesele
olmaya hala devam ediyor. İlahi Hüccetin gaybi oluşundan dolayı onun
yeryüzündeki temsilcisi olan ''Fakih''in önderliği esas temel meseledir. İslam
ümmeti tefrikaya düşmeden , meseleyi kutsal ırkçılık temellerinden kurtararak
birlikteliğini sürdürebilirse, zalim ve şeytani güçlere galabe çalacaktır. Çoğu
yazılarımda ısrarla sürdürdüğüm gibi Velayet-i Fakih'e tabi olmadan sorun
yumaklarını çözmeyi imkansız bilmekteyim. İmamlarımızın (sa)atadığı ve İslamın
öngördüğü Velayet-i Fakihe itaat etmek zarar değil kendi huzur ve kurtuluşumuz
için görev olmalı değil mi? Velayet-i Fakih diktatörlük değildir. Batılı ve
Doğulu kafirlerin uydurduğu diktatör yakıştırması asla doğru terim değildir.
Diktatör olan bir şahıs asla adil değildir. Değil fakih olması camii hocası
bile olamaz. Kendi başlarına yazıp çizen, proğram yapan güya aydınlar
bilmeliler ki İslami şahsiyetler bu meselede daha hassas olmalı Fakih‘e halktan
daha çok itibar etmeliler.İslami uyanışın önünü açmak için sakın sakın batılı
kafirlerin oyununa gelip meseleyi saptırmayalım.Tabi olmayı bilelim.
Ey azizan, İslam mutlaka zafer kazanacak. Ancak biz şimdiki görevimizi
çok iyi bilmeliyiz. Görevimiz Velayet-i Fakihe tabi olmaktır. Asla Velayet-i
Fakih'i kabul etmeyenlerin sözlerine itibar etmeyelim. Velayet-i Fakih'i kabul
etmeyenler tağuti kabul etmiş olmuyorlar mı? ABD, İsrail ve tüm şeytani güçler
kime karşı savaş açmış durumdalar. Güya Mehdeviyet perdesi adı altında ya da o
bu işe layık değil nefsi ve şeytani aldatma ile hakka karşı günahtan
kaçınılmalı. Ey azizan Velayet-i Fakih ilahi bir hediyedir. Zamanın İmamı (as)
zuhur edene kadar O'na tabi olmalı değil midir?
İslami Uyanış dünyanın geleceğini belirleyecekse bunun yolu Velayet-i
Fakih ile gerçekleşecektir. Başka yollar kapalı ve açılmaz kilitlerle
kilitlenmiştir. Zamanın İmamı zuhur edinceye kadar onun yolunda olmaya devam
edeceğimize Allaha (cc) söz veriyoruz.
"Velayet-i Fakih'i kabul etmeyenler tağuti kabul etmiş olmuyorlar mı? .."
Çok ağır ve İddialı bir söz: Velayet-vahdet ve Ümmet ilkeleri ne olacak... Fakihin velayetini kabul etmeyenlerin durumunu Rehber , İstiftaat Risalesi S.62 ve S.65 de belirtmiştir...
Selam ve dua ile.......
#FFFFFF">
EBU HUSEYIN
24-03-2011, 11:45:18
#FFFFFF">
Sayin kardeslerim,
Bazi gercekleri kavramak hijab'in engeline takilmaktadir, Allah derki "bilmediginiz seylerin pesine dusmeyin" bu ogrenmeyin demek degildir. burdaki isareti hijabin otesine gecmek /hijabi kaldirmak iste bu herkezin isi degildir.
Ikinci nokta ise suni kardeslerimizin dunay bakislari ile Sia kardeslerimizin dunya bakislari temelde bir olsada farklilik arz edmektedir. Imami zamana bagliliklari vardir ama onlarin inandiklari sekli ile burda ise yine ayni sey soz konusudur HIJAB tabi hijabi kaldiran gercekler ile karis karsiyadir bu suni olsun sia olsun simdi o gercekleri kabullenmek yasamak ve o gerceklere karsi mujadele edmek. iste Fark budur.
Seytanini hijab yoktu fakat gercekleri kabul etmekte zorlandi. Allah hiç bir kullunu bilmedigi seyden sorgulamiyacaktir. Ama gercekleri bilipde ona karsi mujadele edeniler ise sorgulanacaktir.
Bu baglamda Velayeti fakhi baglanmak o gercegin bilicinde olanin bir sorumlulugudur.Ama bu gercegi bilmeyen yada kavramiyana ne yapabilirizki yada o kisi ne yapabilirki?
Hakikati kavramak yasamak ile hakikati anlamayip yasamaya çalisan arasinda fark vardir.
Bilen ile bilmiyen bir mi Olur? Bilmiyen bilenden ustunmu olur? Goren ile varsayim yapan birmi Olur?
Allah bizlere Teyfik versin
Allaha emanet olun.
#FFFFFF">
ahhp
05-04-2011, 17:17:55
#FFFFFF">
Şeytan ve onun beşeri temsilcileri olan Firavun gibileri , gelenkçi ve statükocudur . Dolayısıyla etnik dini ideolojik adı herne olursa olsun , gelenkçi kişi oluşum parti ülke inanç toplum Şeytani ve Fravunidir .
Yerinizin neresi olduğuna dikkat edin .
Emin olunki , yaratıcı hakk yoluyla değişime uymayanları , şer yoluyla uydurur . Sizler kesinlikle şerrin yıkıcılığı ile değişme uydurulacaksınız . Bekleyin görün , yaratıcı kimden yana olacak .
Hamd, ancak yer ve göğün yaratıcısı, gökte ve yerde bulunan yarattıklarının rızkını veren, onları esirgeyip koruyan, aynı lahza içinde tüm yarattıklarının ihtiyaçlarını duyan ve onların ihtiyacını gideren Yüce yaratıcı olan Allah’adır.
Salât ve selâm ise; Onun Kendine yakışır kendi sıfatlarıyla süslediği ve onu hikmetleriyle nişanelediği Peygamberlerin Hâtemi (sonuncusu) Hazreti Peygamber Muhammed ibni Abdullah (Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem) ve onun tâthir, masum ve yaratılmışların en hayırlısı olan Ehli Beyt’inedir.
Azizlerim,
Mesele şu; Eğitim, bir milletin kendi benliğinin idamesi için gerekli olan en önemli ve başta gelen bir faktördür. Zira bir toplumun çöküşü kendi benliğinden sapıp farklı ve yabancı kültür, ekonomik yapı ve tüm sosyal ilişkilerde bağımlı oluşundan meydana gelmektedir. Geçmiş de, toplumların yok olması, medeniyetlerin dağılması tamamen başka topluluk ve medeniyetlerin hükümranlığı altına girmesi, böylece yozlaşma (dejenere olması) kendi dil, din, örf-adet ve hayat felsefesinden uzaklaşması, ekonomik olarak da yabancı sermayedarların eline bakar ve borçlu duruma girmesiyle olmuştur.
Allah, yeryüzünde O birlensin kendisinin ismi yüceltilsin. O’na kulluk edilsin. O’ndan gayrı yasama ve yürütme hakkı kimsenin hükümetine verilmesin. ve insanlar ve cinlerin ahlak-edebini terbiye etmekle egemenlik mutlak anlamda sadece Allah’a âit kılınsın diye insanı yaratmıştır. Elbette Allah’ın mutlak Hâkimiyeti ve Mutlak Rubûbiyyeti içerisinde olacak şekilde Allah’ın Peygamberi ve Masum İmamların ve ayrıca sâlih kullarının da terbiye edici ve teşride açıklama görevleri ve yetkileri vardır. Bakara suresi 30; “Hani Rabbin meleklere, ben yeryüzünde mutlaka bir halife yaratacağım demişti.” âyetinden de bu hakîkat rahatlıkla çıkarılabilir. İnsanın en güzel bir sûretle yaratılmış olduğu Tin Sûresi 4. âyetinde de; “Gerçekten de biz, insanı, en güzel bir sûrete sâhip olarak yarattık.” bu gerçeğe işâret vardır. İşte böylece Allah, Âdem Safiyullâh’ı (selâmullâhi aleyh) hem insanoğlunun babası, hem de kendinden gelenlere bir eğitici, bir öğretici, terbiye edici, nasihat ve öğüt verici olarak Allâh’ın nehiy ve emirlerini okuyucu-açıklayıcı bir peygamber kıldı. Bir başka buyruk olarak Bakara Sûresi 151. âyetinde de, “Nasıl ki içinizden size bir Peygamber gönderdik. Size âyetlerimizi okumakta, ahlâkınızı temiz bir hale k****kta. Size kitap ve hikmet öğretmekte ve bilmediğiniz şeyler hakkında size malûmat verip sizi bilgi sahibi etmekte.” buyrularak elçinin görevi net olarak ortaya konulmaktadır.
Ancak daha sonraları (Âdem Peygamberden sonra), Allah’ın nehiy (münker) ve emirlerine (maruf) uyan ve uymayan topluluklar oluştu. Meşhur olduğu gibi, Habil (a.s.) ve Kabil (l.a.) hadisesi ile başlayan, birbirlerinin haklarını gasp etme, esir etme, birbirlerini katletme, yekdiğerinin üstünde saltanat kurma, bunlarla da yetinmeyip, zayıf olanları köleleştirme ve de sapıkça yollara düşerek, ağaç ve taştan yaptıkları putları kendilerine ilah kabul edip birbirlerini bu putlarına kurban olarak sunma cürümleri de işlendi.
Bu durum, yüce peygamber ve ata-babamız Âdem (a.s) döneminden beri başlayıp, gönderilmiş bütün peygamberlerin dönemlerinde ve peygamberlerin sonuncusu Hazreti Muhammed’e (s.a.a.v) kadar da yer yer, zaman zaman devam etmiş, zâlimâne cürümler, cinâyetler, ahlaksız ve zelil yaşam rezil yaşamı benimseyenlerce sürdürülmüştür.
Ve maalesef bu alçak ve sefih fiiller hâlâ da işlenmektedir… Elbette ki bu ahlâkî bozuklukla birlikte, adâletsiz yönetimler ve sömürü çarkları da devam etmektedir.
Derken, Hazreti Allah, Peygamberimiz olan Hazreti Muhammed’i (s.a.a.v) bize âyetlerinde hiçbir şek ve şüphe bulunmayan bir kitapla gönderdi. Bu hususta, Bakara Sûresi 2. âyette; “Bu, bir kitaptır ki onda şüphe yok. Takva sâhiplerine yol göstericidir.” buyrulmaktadır. Elbette bu kitabın ayetlerinde asla ve asla şek ve şüphe yoktur. Ancak bugün Peygamberimizin mirâs olarak bıraktığı iki emânetten Ehli Beyt‘i hafife alınmakta, ya da onlar hakkında mübalağa edilmekte yahut onların vâris olduğu inkâr edilmekte kimilerince.
Bu din nasıl algılanıyor anlam veremiyoruz! Yoksa ayrı bir Kitap’tan, ayrı bir peygamberden mi bahsediyoruz anlayamıyoruz? Allah’ın ayetlerine karşı mücâdeleye girişilir mi? İnadına onlar anlamazlıktan gelinir mi? Bakara Sûresinin 23. âyetinde; “Kulumuza indire geldiğimiz Kuran’dan şüpheniz varsa, ona benzer bir sûre getirin, doğrulardan iseniz Allah'tan başka tanıklarınızı da çağırın.” buyrulmaktadır.
O, peygamberine ilk vahyiyle, “oku”mayı emretti. Burada okumaktan kasıt okuma-yazma yetisini kazanmak mı? Yoksa emredilen ilahi kelimeleri tekrar etmek mi idi? “Size âyetlerimizi okumakta” lafzı, size âyetlerimizi aktarmakta, sizi hakka davet etmekte, size o kitabı öğütlemekte manasında değil miydi? Evet gerçekte zaten, O yüce elçi bundan başka ne “okuma” ne de bir şey söyleme yetisine sâhip idi. Ahzâb Sûresi 2. âyeti; “Ve Rabbinden ne vahiy edildi ise ona uy; şüphe yok ki Allah, ne yapıyorsanız hepsinden de haberdardır.” ifâdesiyle bu gerçeği bizlere bildirmektedir. Zira o, yüceler yücesi uçsuz bucaksız âlemlerin efendisinin elçisi olarak hem insanlığa hem de cinlere Peygamber olarak gönderilmiş övülmüş (Ahmed) bir rahmet idi. Ve o peygamberi kendisine vahiy edildiği gibi insanlara “kitabı okumakta” yani marufu emreylemekte ve münkerden (kötülükten) sakındırmaktadır. Bu doğrultuda, ilk tebliğ etmesi gereken topluluk akrabalarıydı. Şuarâ 214; “Ve en yakın akrabalarını uyar/korkut.” âyeti indirildiğinde, Hazreti peygamber (s.a.a.v) Haşimoğullarını davet etti ve onlara bir yemek verdi ve yedirdi-içirdi. Sonra: "Ey Abdulmuttalib oğulları!" dedi, "Bana itâat edin, yeryüzüne hâkim olun. İçinizden kim bana yardım eder, bu işte beni kuvvetlendirirse kardeşim, vasim, vezirim, vârisim ve benden sonra halifem olur." buyurdu. Hazreti İmam Ali; "Bu işte, ben sana yardım edeceğim." deyince, Hz. Peygamber (s.a.a); "Otur!" buyurdu ve sözünü bir kere daha tekrarladı. Gene Hazreti Ali’den başka cevap veren çıkmadı. Üçüncü defasında Hz. Peygamber, Hazreti Emir İmam Ali’ye "Otur!" diye, buyurdu ve Hazreti Ali’ye işâret ederek; "Sen Artık benim kardeşim, vasim, vezirim, vârisim ve benden sonra halifemsin." buyurdu. [Müracaat: s. 123, Taberi Tefsiri c.19 s. 68, Dürrül Mensur c.5 s.97, Mizan c.15 s.335 kaynaklarında böyle anlatılmaktadır.]
Başka bir rivâyet de ise, orada hazır bulunanların hiçbirinden bir ses çıkmaz ve yalnızca Hazreti Emir İmam Ali (a.s.) kalkıp; "Ey Allah'ın Peygamberi! Sana yardım etmeye ben hazırım." der.
Hz. Resulullah (Sallallâhu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem), Hazreti İmam Ali’ye; "Ey Ali! Sen otur!" der ve bu sahne üç defa tekrarlanır. Her üçünde de o Hazret'e icâbet eden yalnızca Hazreti Ali olur.
Bunun üzerine, Hz. Resulullah (s.a.a.v) mübârek elini Hazreti Emir İmam Ali’nin omzuna koyarak: "Bu benim kardeşim, vasim ve sizin aranızdaki halifemdir, onu dinleyin ve ona itaat edin." buyurdular.
Gelenler, dönerlerken Ebû Tâlib hazretlerine, kardeşinin oğlunun dinine girersen oğlun, sana emir olacak diyerek onunla alay ettiler.
Rivâyet edilmiştir ki: Hz. Muhammed (a.s.) onları çağırmıştı, davetine kırk beş kişi gelmişti. Ebû Leheb de içlerindeydi; dedi ki: ‘Yâ Muhammed, bunlar, amcaların, amca oğulların, bir araya geldiler, ne söyleyeceksen söyle.’
Hz. Peygamber, ayağa kalkıp Allah'ı övdü, sonra; "Korkutan, yakınlarına yalan söylemez. Kendisinden başka tapacak bulunmayan Allah'a andolsun ki ben, bilhassa size Allah elçisi olarak gönderildim, umûmi olarak da bütün insanlara. And olsun Allah'a nasıl uyuyorsanız öylece de öleceksiniz, nasıl uyanıp kalkıyorsanız öylece de tekrar diriltileceksiniz; nasıl, çeşit çeşit işlerde bulunuyorsanız öylece de soruya çekileceksiniz. İyiliğe karşılık iyilik bulacaksınız, kötülüğe karşılık kötülük. Cennet de ebedîdir, cehennem de. Siz, ilk korkuttuğum kişilersiniz." buyurdu. Onların bir kısmı inandı, Müslüman oldu. İmânını ilk izhâr eden, Hazreti Ali idi.
Ayrıca bazı kaynaklarda böyle yer almaktadır. Salebi ve Taberi "El-Kebir" adlı tefsirlerinde. Yine, İbni Kesir kendi tefsirinin Şuarâ Sûresi'nin tefsirinde, Taberi "Tarihül Ümem ve Müluk" adlı tarih kitabının 217. sayfasında, İbni Esir "El-Kamil" adlı tarih kitabının 2. cildinin 22. sayfasında, Ebu-l Feda kendi tarihinin 1. cüz'ünün 116. sayfasında, İbni Ebil Hadid "Şerhi Nehcül Belağa" adlı kitabının 3. cildinin 257. sayfasından 281. sayfasına kadar olan bölümünde, Halebi "Siretül Halebiyye" adlı kitabının 1. cüz'ünün 381. sayfasında, Ahmet bin Hanbel "Müsned" adlı kitabının 1. cüz'ünün 111, 159 ve 331. sayfasında, Nesai "Hasais-ül Aleviyye" adlı kitabının 6. sayfasında, Hakim "Müstedrek-üs Sahiheyn" adlı kitabının 3. cüz'ünün 123. sayfasında ve bilahare "Kenzül Ümmal" kitabının 392, 396, 397, 408. sayfalarında, Ahmet bin Hanbelin Müsnedinin haşiyesinde basılmış olan "Müntehabül Kenzül Ümmal" kitabının 5. cildinin 41. sayfasından 43. sayfasına kadar olan bölümlerinde bu hadisin çeşitli tariklerden nakledilmiş olduğunu ve bir çok alimin onun sahih hadis olduğunu açıkça belirtmiş olduğunu görebilirsiniz.
Şimdi soruyoruz sayın okuyucuya… Allâh’ın peygamberi kendi hevesiyle mi bu benim amcam oğludur, eniştemdir, kızımdır, yakınımdır vs. diye buyurmuştur? Yahut da Hazreti Ali sıradan bir çocuk ise nasıl her an Allâh’ın kontrolünde olan o yüce insan henüz akıl buluğ olmayan birine bir emânet teslim edebilir? Onu kendisine vasi ve vezir tayin edebilir? Enfâl Sûresi 20. âyetinde; “Ey inananlar, Allah'a ve Peygamberine itaat edin, Kur'ân'ı dinlediğiniz halde ondan yüz çevirmeyin.” buyrulmuştur. Dolayısıyla; O’nun konuştukları sadece Kuran’ın emri gereği olmuştur ve vahyin doğrultusunda gerçekleşmiştir. Ahzâb Sûresi 2. âyetinde de; “Ve Rabbinden ne vahy edildi ise ona uy...” buyrulmakta iken, yoksa O, vahye uymadı mı? Kesinlikle hayır… Necm, 3-4. âyetlerde Allah onun nasıl davrandığını şöyle açıklamaktadır. “Ve o kendi dileğiyle söz de söylemedi. Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret.”
Bu ve benzeri birçok âyetten anlaşılacağı üzere, onun ilmi, her davranışı, kültürü, siyaseti, ahlakı, bireysel ve sosyal tüm amelleri ilâhiydi, Allah’ın emir ve isteklerine uygundu.
Bazı insanlar bizlere; “Bu din, soy-sopun, velâyetin de (islamın idareciliği, yöneticiliği ve Müslümanların maslahatında) mi? olduğunu mu iddia ediyorsunuz?” diyorlar. Ancak bu soruyu soranlar, Allah’ın neden temizlikten, helal yemekten, adil davranmaktan güzel huy ve ahlak-edepten bahsettiğini hiç görmediler(!) veya kavrayamadılar. Tüm bunların bir insanda hâsıl olması için, o insanın Allâh’ın emir ve nehiylerini, öğüt ve nasihatlerini dinlemesinden geçtiğini ve bu emir-nehiy ve güzel ahlakla kuşanmış olan soy-sopça edepli ve tathir kimselerden peygamberler ve Allah’ın işâret ettiği sâlihler gelebildiğini de dikkate alamadılar. Allah teala; “…sadıklar, sâlihlerle ve sabredenlerle beraber olun.” buyurmadı mı?
Hal böyleyken, nasıl Hazreti Muhammed (s.a.a.v) kalkıp risâlet/nübüvvet’e ters hareket edebilsin, böyle bir şey mümkün müdür? Vallahi, hayır. Yunus Sûresi 38. âyetinde, “Yoksa onu Peygamber uydurdu mu diyorlar?” buyrulmaktadır. Onun soyu yine onun hadisleriyle gösterilmektedir ki; Peygamberimizin babası Hz. Abdullah Kureyş kabilesinden ve Haşim oğulları soyundandır. Hz. Abdullah’ın babası Abdulmuttalip annesi de Fâtıma’dır. Peygamberimizin dedeleri aşağıdan yukarıya doğru söyle sıralanır. Abdulmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusayy, Kilab, Mürre, Ka’b, Lüeyy, Galib, Fihr, Malik, Nadr, Kinane, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan. Adnan ile Hz. İsmail arasında kırk kadar ata bulunduğu bildirilmekte ve Peygamberimizin soyu böylece Hz. İbrahim’e dayanmaktadır. Hz. İsmail’in on iki oğlundan birisi olana kadar, Adnan’ın soyunu Hz. İsmail’e bağlar. [Asım Köksal; İslam Tarihi]
Peygamber efendimiz de şöyle buyurmaktadır; "Allah, İbrahim oğullarından, İsmail'i, İsmail oğullarından, Kinane oğullarını, Kinâne'den Kureyş'!, Kureyş'ten Beni Hâşim'i, Benî Hâşim'den de beni seçti.” [Müslim, Fazâil, 2276]
Ve nitekim Allah da Ali İmran Sûresi 33. âyetinde; “Şüphe yok ki Allah, Âdem'i, Nûh'u, İbrahîm soyunu ve İmrân soyunu seçti, âlemlere üstün etti.” buyurmaktadır. Bu üstünlüğü veren elbette ki Allah’tır. Bakara Sûresi 124. âyeti celilesi de; “O zamanlar Rabbi, İbrahîm'i bâzı sözlerle sınadı. O, bunları yerine getirip tamamlayınca dedi ki: Ben seni insanlara imam edeceğim. İbrahîm, ‘soyumu da imam et’ dedi. Allah, benim ahdime dedi, zâlimler nail olamazlar.” buyurdu.
Şimdi burada biz kendi görüşlerimizi veya değerlendirmelerimizi koyamıyoruz. Aziz okuyucuya sadece hadislerle ışık tutmaya çalışacağız. Ve yine Sâd Sûresi 26. âyetinde, Allah buyurur ki; "Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık.” Burada görüldüğü üzere, bu âyet-i kerimede masum olup, nübüvvet makamına ulaşmış olan Hz. Davud'u bizzat Allah Teâlâ'nın kendisi imâmet ve hilâfet makamına tayin ettiğinden bahsedilmektedir. O halde bu âyet de bizim, imamın masum olması ve Allah tarafından tayin edilmesi gerektiğine dair olan inancımızı doğrulamaktadır. Öyleyse, sen insanlar arasında hak ve adâlet ile hükmetsin diye Allah, peygamberinden sonra kulları arasında bir varis, vasi, vezir, idareci adil bir rehber, imam seçmesi için onu bir ve son kez de tarih sayfaların da kaçınılmaz olarak kabul edilmekte olan Ğadir Hum denilen yerde Cuhfe denilen kuyunun başında Mâide Sûresinin 67. âyetini inzal ederek şöyle buyurmuştur; “...Ey Peygamber, bildir, sana Rabbinden indirilen emri. Eğer bu tebliği îfâ etmezsen onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphe yok ki Allah, kâfir olan kavme, doğru yola gitmek hususunda başarı vermez.”
Rivâyet edilir ki bu âyet geldiğinde Peygamber efendimiz; 1.sini Arafat'ta, 2.sini Mina'daki Hîf Mescidi'nde ve 3.sünü ise -okuduğu hutbelerin en sonuncusu- Ğadir Hum'da okuyarak son gelen âyetten bir evvel ki olan Mâide 67. âyeti celile mucibince bizlere; “Ey insanlar! Aranızda öyle birşey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız takdirde asla sapmazsınız. Bunlar; Allâh’ın Kitabı Kurân ve İtretim Ehlibeytimdir." buyurdular. Ve bu hadisi de buyurmakla Allah katında Risâlet/Nübüvvet görevinin rükunlarından olan bir hadiseyi de îfâ etmiş oldular. Ayrıca, Şeyh Muhammed Abduh El Mısri, (Ö.H.1323) de şöyle demiştir; İbni Ebi Hatem, İbni Merdeveyh ve İbni Asakir ve Ebu Said-i Hudri’den “Mezkur âyet Gadir Hum günü Ali bin Ebi Talib hakkında nazil olmuştur.” diye rivâyet etmiştir. [Tefsirul Menar c: 6, s. 463…]
Ve yine Hazreti Peygamberimiz Muhammed (s.a.a.) Mekke’den Medine’ye hicreti akabinde Medinelilerin ona mücevherat ve hediyeler getirip; “Ey Allâh’ın peygamberi ana ve babamız sana kurban olsun. Mekkeliler sana bunca eziyet ettiler biz ise seni kendimize emir ve sultan edeceğiz…” dediklerinde, bu kez Allah (c.c.) Şûrâ Sûresi 23. âyetiyle şöyle buyurmuştu; “Bu, Allah'ın, inanan ve iyi işlerde bulunan kullarını müjdelemesidir işte. De ki: Sizden, tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum, istediğim, ancak yakınlarıma sevgidir ve kim güzel ve iyi bir iş yaparsa onun güzelim mükâfâtını arttırırız; şüphe yok ki Allah, suçları örter, iyiliğe, mükâfatla karşılık verir.” Bununla ilgili farklı kaynaklardan nice hadisler mevcuttur. Bu zikredilen âyet mucibince, efendimiz bizlere; Kuran ve Ehli Beyt‘i miras bırakmış ve İmam Ali’yi kendisinden sonra vezir, vekil, vasi, imam ve mevlâ olarak tanıtarak, bildiğimiz buyrukları emreylemiştir.
Bu hususta Allâh’ın Peygamberine bu âyetler indirilmemiş olsa idi, o nasıl kendi Ehli Beyt’ini bize vârisler olarak tayin edebilirdi? O Yüce insan, iki cihan serveri, Resûlü Kibriyâ, Ahzâb Sûresi 2./ Necm Sûresi, 3-4, ayrıca Ali İmran 161. ve benzeri âyetlere rağmen, nasıl önce kendisini ateşe atarak risâletin dışında bir söz ve kelime edebilirdi? Allah aşkına “adâlet-insâf” diyoruz ve kardeşlerimizi adâlete, insafa davet ediyoruz. Gadir Hum Günü verilen ahd, verilen söz, yapılan ikrar (bey’at) şu âyeti kerimeyle uyarılmaz mı idı? Ki Allah burada bunun ehemmiyetine binâen buyurmamış mıdır? Akabe de yahut Gadir Hum’da, Fetih; 10. âyetinde; “Şüphe yok ki seninle bîatleşenler, ancak Allah'la bîatleşmişlerdir, Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah'la ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir verilecektir.”
Acaba orada (Ğadir Hum’da) yapılan tebliğ ne idi? Yoksa peygamber’den (s.a.a.v) sonra bu ilahi ve tüm dinlerin hatemi ve geçmiş peygamberleri ve o peygamberlerin getirdiği din-şeriat ve kitaplarının şahidi ve tasdiki olan İslam dini sâhipsiz mi kalacaktı? Yahut ulu orta kullar arasında kim kaparsa onun mu olacaktı? İdâre-i maslahat İslam mı olacaktı? Hayır kesinlikle ve kesinlikle öyle olmayacaktı ve olmamalıydı. Zira o kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. Onlar ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek istiyorlar. Oysa, Saf Sûresi 8. âyetin de Allah; “Halbuki, kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır." buyurmaktadır. Bu durumda bundan sonra bir tek bir şey kalıyor, o da Bakara 279. âyetinde bildirilen; “…Bunu yapmazsanız bilin ki Allah'la ve Peygamberiyle savaşa giriştiniz. Tövbe ederseniz anamalınız sizindir, ne zulmedersiniz, ne zulüm görürsünüz.” Ve sözü edilen emanetlere ne peygamber ihanet etmiştir ne de müminler edebilir, ancak bilerek ahitlerinden dönenler istisnâ. Enfâl Sûresi 27; “Ey inananlar, Allah'a ve Peygambere hıyânet etmeyin ve bile-bile emânetlerinize de hıyânette bulunmayın.” Öyleyse korkun o günden, o günün hesabı çetindir. Şuarâ Sûresi 94-95; “Hepsi de, birbiri üstüne, baş aşağı cehenneme atılmışlardır tapanlar da, tapılanlar da. Ve İblîs'in bütün ordusu da.”
Anlayanlara bu kadarı kâfîdir. Âl-i İmrân; 144 de buyrulur; “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler geldi geçti. Ölürse yahut öldürülürse gerisin-geriye mi döneceksiniz? Kim dönerse bilsin ki Allah'a hiçbir sûretle zarar veremez ve Allah şükredenlerin karşılığını yakında verecektir.”
Ama bakıyoruz ki verilen bir beyat var ve o peygamber aramızdan ayrılır ayrılmaz çok elimdir ki bu âyeti sanki; “Peygamber nasıl olsa o geçip gitti, artık kim bize hükmedebilir(!)” diyerek; “Şüphe yok ki seninle bîatleşenler, ancak Allah'la bîatleşmişlerdir” âyetini unuttular? Evet ya bu ikrarları veya biatlerini unuttular(!) yahut da, zaten candan ikrar ve beyat etmemişlerdi(!)? Yahutta; “Allah'la ve Peygamberiyle savaşa giriştiniz.” buyruğundan çekinmeyerek göz göre göre cehenneme yöneldiler? Burada pek çok soru ortaya çıkıyor. ‘İnancımızda acaba şüphede miyiz?’ diye araştıranlar, ararken gerçeği aramada haklı olarak nasıl karar almak zorunda kalıyorlar bakmak lazım. Aksi halde yeryüzünde amelleri boşa çıkmış mel’un birileri olarak dolaşmaz mıyız? Ahzâb 57; “Gerçekten de Allah'ı ve Peygamberini incitenlere Allah, dünyada da lânet etmiştir. Âhirette de onlara, horlayıcı, aşağılatıcı bir azap hazırlamıştır.”
Ne kadar elim bir azap vardır dünyadan bir pay elde etmek için Allah ile olan ahdini satarak dolaşanlara! Onlar için Allah, Bakara Sûresi 90. âyette buyurur ki; “Ne pis şeydir o kendilerini satmaları, bu sûretle de Allah'ın indirdiği Kuran’ı inkar edenlerden olmaları, Allah'ın, kullarından dilediğine ihsan edip, kitap indirmesine haset ederek kâfirlikte bulunmaları. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için aşağılık bir azap var.”
Abdullah Kâhuli’nin rivâyetine göre İmam Cafer Sâdık (a.s) şöyle buyurdu; “Eğer bir topluluk şeriki olmayan Allah’a ibadet eder, namaz kılar, zekat verir, hacca gider, Ramazan ayında oruç tutar ama Allah ve Resulünün yaptığı bir şey için ‘keşke filan işi yapmasalardı’ der veya böyle bir şey kalbinden geçirirse sırf bununla müşrik olurlar.” Sonra bu ayeti okudu: “Rabbine andolsun ki aralarında ihtilafa düşüpte sana gelenler verdiğin hükme kalpten razı olup teslim olmadıkları sürece mümin olamazlar.” [Nisâ Sûresi, 65. âyet] Sonra İmam Cafer Sâdık (a.s) buyurdu ki; “Biz Ehli Beyte teslim olmanızı tavsiye ediyorum…” [Usûlu Kâfi 2. hadis]
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, Salât ve selam Peygamberimize ve Ehli Beyt’ine olsun
Yazarlar ve makalelerin
Yayınlanan haberlerin yorumları sadece yorum sahibini bağlar. Bu konuda
rast haber merkezi'nin hiçbir sorumluluğu yoktur
rasthaber.com’da yayınlanan harici linkler ayrı bir sayfada açilir.harici linklerin içeriğinden rasthaber.com hiçbir şekilde sorumlu değildir
rasthaber.com’da yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.