Dünya siyasetinin her karışı büyük bir karışıklık içerisinde bugünlerde. Kapitalist ekonomiler emperyalist hülyalarını gerçekleştirmek üzere çalışmalar yaparken, eli kanlı zalimler dünyanın muhtelif köşelerinde kan içmeye devam ediyorlar. Tabii bir de sömürgeciliği yıkmak için ant içen emperyalizm karşıtları var. İşte bizim çizgimiz tam da bu yoldur.
Birkaç gün önce ABD seçimlerinde Obama ve Mc Cain’in çekişmelerine tanık olduk. Sert geçen bir ortamı vardı aslına bakarsanız. Bunun yanında da sonrasında bir Fransız televizyonunda izlediğim açık oturum da gerçekten yolumuzun nasıl da doğru olduğunu gösterir nitelikteydi. Bizim yolumuz şüphelerden arınmış ve hakikatin özünü yansıtan bir yoldur.
“Gerçek Rabbindendir, artık sakın şüpheye düşenlerden olma!”(Bakara 147).
Fransız televizyonlarında gördüğüm bir şey var ki sürekli ABD seçimleri Fransa’da gündemde. Ve televizyon kanallarında seçim çeşitli şekillerde ele alınıyor. Ancak doğruyu söylemek gerekirse kısır döngünün dışına çıkabildiklerini göremiyorum. Sürekli Irak, İran ve Bush çevresinde dönem bir seçim propagandası... Bunun normal olduğunu düşünenler çıktı defalarca. Ancak insanların sorması gereken sorular var şüphesiz.
Öncelikle, eğer siz bir başkan adayı olsaydınız ve ülkenizin yedi yüz milyar dolar bütçe açığı olsaydı acaba ilk aşamada İran’ın nükleer enerji programını mı tartışırdınız? Ya da ülkenizde insanların büyük bir kısmı sağlık sigortası olmadığından hastanelere gidemiyorsa sizin televizyonlarda propaganda yapacağınız şey İsrail’in güvenliği mi olurdu? Böylesi bir şeyi bizim dünya görüşümüz pekâlâ kabul edemez. Şimdi de dilerseniz iki başkan adayının konuşmalarında geçen başlıkları kısaca değerlendirelim.
Obama diyor ki Irak’ta güvenliği sağlayacağız. Bu anlaşılmaz bir şeydir. Irak’ta bir güvenlik yok muydu da Amerika geldi ve güvenlik sağlamak için milyonlarca insanı evsiz barksız bıraktı. Irak’ta güvenlik yitmişti de Bush devlet bütçesinden milyar dolarlar akıtarak bugüne kadar güvenliği sağlayamadıysa Sayın Obama mı güvenliği sağlayacak şimdi? Bu gerçekten işgali meşru kılmak için atılmış bir söylemdir. Bunun yanında Irak’ın işgaline Irak savaşı diyen Müslüman çevreden de yazarlar görüyorum. Ve bunu anlamıyorum. Irak’ta savaşan kimdir? Kiminle savaşılmıştır? ABD Irak’ı işgal etmiştir. Binlerce insanı yerinden etmiştir. Yüz binlerce insan da suçsuz yere öldürülmüşlerdir. Irak, Amerikan işgaliyle güvensiz bir ülkeye dönüşmüştür. ABD’nin eliyle de asla güvenli bir hal almayacaktır. Ve bunun yanında Irak’ı yıkan ABD’nin amacı eğer düzeltmek idiyse Bağdat virane miydi ki düzelsin, ya da Kerbela, Necef, Kerkük vd… insanların memnun olmadığı şekilde değillerdi. Saddam’ı devirmek tüm bir Irak’ı baş aşağı etmek demek hiç değildi. Saddam daha Amerikan zaptından evvel yıkılmıştı. Ancak Saddam’dan sonra Irak bu ülke halkına aitti. Yine de sözde özgürlük yanlısı ABD bunu uygulamadı. Çünkü kazanç sağlayacak ilaç, petrol ve silah şirketleri düşünülmeliydi.
“Onlara, yeryüzünde fesat çıkarmayın dendi mi, derler ki: Biz ıslah edicileriz”(Bakara 11).
Mc Cain ise İran’ın varlığı İsrail’in güvenliği için tehdittir ve Irak’tan elbette zaferle döneceğiz diyor. Irak’tan zaferle döneceğiz söylemi nasıl da derin bir sözdür. Nasıl da zihniyetleri açığa vuran bir cümledir. Zafer eğer bir milletin yok oluşuysa ABD asla başaramayacaktır ve Amerika Irak’ta asla galip gelemeyecektir. Sonunda galip gelenler şüphesiz Allah’ın hizbidir.
Diğer taraftan İran’ın varlığı İsrail’in güvenliğine tehdittir diyor. Ben bunun bir seçim propagandasında ne işi olur anlamıyorum. Bu sözler bir devlet başkanın bile ağzından çok zor çıkar. İsrail bir başka devlettir Amerika’ya sınırı yoktur ki onun güvenliği Amerika’yı ilgilendirsin. Hem İran İsrail’e tehditse ve bu kadar güvenlik yanlısı ise neden İsrail de İran’a tehdittir denmiyor. Bu da bir çifte standarttır. Bir de bu Yahudi oylarını çalmak adına yapılmış bir şeydir demek bana çok saçma geliyor. Çünkü bu sözleri söylemeseler de zihniyetleri bellidir. Ancak burada çok daha başka bir zihniyet var ve onu da analizin sonunda açıklamaya çalışacağım.
İran’ın varlığının İsrail’e tehdit olduğu yeni bir şey değildir. Zaten İran İslam Devletinin kurulmasının amaçlarından biri İsrail’in yok edilmesidir. Ancak bu alelade bilinen şeyin altında bile bizim yolumuzun sağlamlığı yatar. Bizler düşman gibi hile yapmayız. Bizler size huzur getireceğiz deyip bir yerleri işgal edip ondan sonra da orayı yok etmeyiz. Biz amacımızı her zaman büyük savaşçılar gibi açıkça bildiririz. Tıpkı Hudeybiye’de Hz. Resul’ün s.a.a Mekkelilere söylediği gibi. Gerekirse barış yaparız, gerekirse savaşırız. Her şey Kuran-ı Kerim’de buyrulduğu üzere olur. Bu yüzden İran’ın varlığı İsrail’e tehdittir, İsrail’in varlığı ise dünya halkları için tehdittir ve Amerika da biliyor ki İsrail’in yok oluşu onun da sonu demektir.
Obama sözlerine “Ben bir ikinci Yahudi soykırımına izin veremem” diye devam ediyor. Bu gerçekten çok ilginç. Sanki Amerikan başkanı olmuyor da küçük bir köye muhtar oluyor. Köy ağası oluyormuş gibi sözler ediyor. İzin vermeyen sizler Almanya’da yapılırken neredeydiniz? Daha 20.yy.ın başlarına kadar Yahudi’ler sizlerin devletlerinde vatandaş bile değildi. Bizim Kuran’ımız ise onları Ehl-i Kitap’tan sayıp haklarına saygı duyuyordu. Yahudi soykırımı istemeyen sizler, Dreyfus davalarında senelerce insanları sırf Yahudi diye yargılamadınız mı? Bu nasıl dünya görüşüdür. Obama kendini Amerikan başkanı olarak görmüyor, Obama kendini gerçekten de zamanı yaratan Tanrı olarak görmeye çalışıyor. İnsaf yahu!
Bunun yanında Fransız “Assemblée Nationale” kanalında izlediğim bir açık oturum programına Amerika’nın başkanlık için yarışan iki adayının Fransa temsilcileriyle, Paris Sorbonne Siyaset Okulu Öğretim Elemanı Prof Ross ve bir de araştırmacı yazar katılmıştı. Entelektüalizm kokan bir ortamda yapılan tartışmaların gerçekten de esef verici olduğunu ifade etmeliyim. Yine de araştırmacı gazeteci olan bayanın “Irak savaşı bir sömürge savaşıdır” sözü takdire şayandı. Hanımefendi bu sözü söyler söylemez iki başkan adayının temsilcileri aynı anda alevlendiler. Ve bu savaşın kesinlikle bir sömürge savaşı olmadığını ifade ettiler.
Irak işgal edilmişti. Savaş yoktu, doğru, ancak sömürgeleştirme vardı. Tıpkı ilk dönem Yunan’ındaki İyon devletinin yaptığı sömürgeleştirme gibi. Bazen sömürgeleştirme toprak fethederek olur. Fethedersin ve kendi toprağına katarsın. Bu da sömürgeleştirmedir. Bazen de gider her şeyini alır kendi ülkene götürürsün ve orayı sersefil bırakıp geri dönersin. İşte Irak işgali tam da bu türden bir sömürgedir. Modern gömlekler giymiştir o kadar. Adı değişmiştir o kadar. Post-modern darbe denilen şeyin Post-Kolonyalizm’den hiçbir farkı yoktur. Yalnızca yöntemler ve devletlerin ekonomik perspektifleri değişmiştir. Fakat her şeyden daha ilginç olanı iki başkan adayının da aynı görüşte olmasıdır. Yani genelde birbirine rakip olanlar farklı düşünürler ama burada hiç de öyle bir durum yok. Obama da Mc Cain de Irak işgalini haklı görüyor.
Bunun yanında Paris Sorbonne üniversitesinden öğretim elemanı Prof Ross hanımefendi hiç de bir bilim adamına yakışır türden açıklamalar yapmadı. Öncelikle bizler bir sosyal bilimciden eleştirdiği düzeni okumasını isteriz. Orayı iyi tanımasını bekleriz. Ancak Sayın Prof Irak üzerine öylesine yorumlar yaptı ki Amerika’yı desteklemek için böylesine şeyler uydurmak hiç de hoş değildi.
Sayın Ross, Amerika Irak’ı terk edemez çünkü Irak’taki hükümet işlevini yapamıyor, Sadr milis kuvvetleri kontrol edilemiyor, Kerkük’te Kürtler, Türkmenler ve Araplar çatışıyor, Kürdistan sorunu var, Şii güçleri kontrol altında değil. Şii-Sünni ihtilafı var” dedi. Bu söyledikleri şeylerin yüzde kaçı doğru? Irak hükümeti eğer işini yapamıyorsa bunun sebebi Amerikan’ın derin-devletçi oluşumudur. Hükümetin işini yapmasına engel olma çalışmalarıdır. Diğer taraftan Sadr ailesi bir milis kuvvet değildir. Terörist hiç değildir. Sadr ailesi kendini İslam’a adamış bir ailedir. Irak’ın işgal edilmesine karşı çıkarak var olan düzene başkaldırmışlardır ve bu da onların yegâne hakkıdır. Bunun yanında eğer başkaldıranlar milis güç oluyorsa, 68 kuşaklarını yere göğe sığdıramayan Fransız entelektüel çevresi onlara bir baksın. De Gaulle’un ülkesi için yaptıklarını büyük bir heyecanla anlatan Fransızlar, kendi ülkesinin işgalinden rahatsız olan Mukteda Sadr gibi bir alimi neden terörist diye adlandırmaktadırlar. Bir bilim adamı gerçekten böyle davranmamalıdır.
Kerkük’teki çatışmaya gelince. Kürtlerin eline silah verip birlikte yaşadıkları insanlarla çatıştıran Amerika değil midir? Eskiden Kürtler ellerinde silahla dolaşmazlardı. Ve Saddam’ın suçunu Arap ya da Türkmenlerde bilmezlerdi. Kürtler İran ya da Türkiye’de de sıhhatli şekilde yaşamaktadırlar. Hakları yenilenlerin böyle yapmayacağını onlar da bilmektedirler. Haklar Müslüman bir kitle tarafından mazlumlara zulmederek alınmaz. Burada yine Amerikan oyunu vardır.
Şii güçler kontrol altında değil sözüne gelince. Bu anlamsız bir cümledir. Şii ya da Sünni hiçbir Müslüman kitle Amerika tarafından kontrol altına alınamaz. ABD ülkeden çıkınca herkes kendi çözümü için masaya oturacaktır. Bunun yanında Ayetullah Sistani, Şii siyle Sünnisiyle tüm kitlelerin sözünü hüccet kabul ettiği şahıstır ve o da tüm işi Irak anayasasına ve meclisine bırakmaktan yanadır. Böyle iken bir de kalkıp Şii-Sünni ihtilafı vardır demek büyük gaflettir. Şii-Sünni çatışmasını sizler yetiştirdiğiniz, beslediğiniz münafıklarca yaratmaya çalıştınız. Ancak insaf sahibi İslam âlimleri buna izin vermedi. Böylece her şey kontrol altına alındı.
Buraya kadar sizlerle bir Amerikan seçimi etüdü yapmaya çalıştık. Ve ilk basamaktaki Obama- Mc Cain tartışmasının ana-başlıklarını değerlendirmek istedik. Şimdi dilerseniz analizin sonuna bıraktığımız bölümü değerlendirelim.
Amerikan başkan adaylarının seçim konuşmalarının ilkinde benimsedikleri üslup bize Roma’yı hatırlatır cinstendi. Konuşmaları tüm dünyanın sahibi olduklarını insanlara dayatır türdendi gerçekten. Öylesine bir övünçle konuşuyorlardı ki, gerçekten de bir Tanrı edasıyla. Bu Pagan Romalıların da, Teslisçi Romalıların da benimsedikleri üsluptu. Onlar Pagan tanrılara inandıklarında kendilerini tanrı olarak görüyorlardı, Teslis inancına girdiklerinde ise Tanrı’nın hululü olarak. Bush dönemi siyasi söylemleri de bunun bir yansımasıydı ve gelecek dönemde büyük ihtimalle başkan olacak Obama’nın söylemlerinde de açıkça bu görülmektedir. ABD kendini yeni Roma imparatorluğu olarak görmektedir ve sürekli İran’a saldırma hülyaları peşindedir. Ancak Amerika pagan Roma olsa da İran ateşperest İran değildir.
Amerikan’ın İsrail propagandası da Roma psikolojisinin yanında neo-liberalizme de dayanmaktadır. Şirketlerin baskıları ve İran’ın anti-emperyalist cepheyi direniş cephesine dönüştürme çabaları Amerikan ekonomisini rahatsız etmektedir. Amerika’nın dışarıda milyarlarca dolar parası vardır. Bunlar piyasada dolaşmaktadır. Çin’in ve İran’ın Euro borsası kurma kararları. Çin’in milyarlarca dolarını bir gecede Euro’ya çevirmesi, bunun yanında ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü Venezüella, Küba gibi devletlerin de İran ile işbirliğine girmesi ve Hizbullah’ın Ortadoğu’nun yeni stratejik caydırıcı gücü haline gelişi Amerika’nın neo-liberalist imparatorluğunu derinden sarsmaktadır. Öyle ki Amerikan adayları bu imparatorluk hayalini korumak için, Ortadoğu’daki üssü İsrail’i korumak adına devletin yedi yüz milyar dolarlık açığını unutmuş, binlerce insanın barınma, işsizlik, sağlık sıkıntılarını diğer tarafa itmiş ve İran’a savaş açmıştır. Çünkü ABD İran’ın izlediği yolun özgürlük mücadelesi veren tüm halkları kucaklayacağını çok iyi bilmektedir.
İran’ın ve Hizbullah’ın güçlenişi, Çin’i, Rusya’yı, Küba’yı, Venezüella’yı yeniden dünya gündemine getirmiştir. İran’ın ve Hizbullah’ın güçlenişi Filistin’de bir kez daha ümitleri yeşertmiştir. Kudüs’ün aydınlık fecrini görünür kılmıştır.
Amerikan seçimlerini iyi izleyelim. İyice görelim Amerikan adaylarının şeytani hülyalarını. Ama çizgimizden taviz vermeyelim. Çünkü bu çizginin haklılığı “Allah’ın fethi gerçekleştiğinde” tüm hakikatiyle gün yüzüne çıkacaktır. Vesselam…
Hüseyin BEHEŞTÎ
huseyn_tr@yahoo.fr